Son Dakika

Okunan haber:

Elif Şafak: “Dilin efendisi değiliz.”


DÜNYA

Elif Şafak: “Dilin efendisi değiliz.”

Elif Şafak. Türkiye’nin en çok okunan kadın yazarı. Sadece yurt içinde değil, yurt dışında da büyük ilgi görüyor. Uluslararası toplum onu, kitaplarının başarısıyla olduğu kadar, ‘Baba ve Piç’ isimli romanındaki karakterlerinden birini 1915 olayları hakkında konuşturmasından dolayı hakkında açılan ‘Türklüğe hakaret’ davasıyla da tanıdı. Dava düştü, edebiyattaki yıldızıysa giderek parladı. Şafak son kitabı Aşk’la uzun zamandır hem Türkiye’de hem de dışarıda adından çok söz ettiriyor. euronews ekibinden Ali Çimen, Elif Şafak’la, bir edebiyat festivaline katılmak için geldiği Lyon’da, Avrupa’yı, kültürü ve yazarlığı konuştu.

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini hararetle destekliyorsunuz. Neden?

Bence Avrupa’nın da Türkiye’ye ihtiyacı var. Tabi öyle bir ikilem varki hepimizin önünde, nasıl bir dünya istiyoruz, nasıl bir gelecek istiyoruz. Avrupa’nın da
kendi kendine bu soruyu sorması gerekiyor. Nasıl bir gelecek arzu ediliyor, sadece birbirine benzeyen insanların yaşadığı, aynı şekilde düşünen, aynı şekilde giyinen, aynı şekilde konuşan insanlarla örülü bir dünyada mı yaşamak istiyoruz? Yoksa farklılıklara açık, farklı kültür ve geçmişlerden gelen insanların ortak değerler etrafında beraber üretecekleri enerjiye, sinerjie inanıyor muyuz? Bu anlamda ben Türkiye’nin genç nüfusuyla, dinamizmiyle, derin kültürüyle çok şey katabileceğini düşünüyorum Avrupa Birliği’ne.

Taraflar böyle bir birliktelikten somut olarak ne kazanacaklar? Söz gelimi Türkiye üye oldu, ne kazanacak bu durumda?

Bir siyasetçiyle konuşsanız size farklı cevaplar verirdi.
Siyasetin dili farklı. Siyasette biz ve onlar ayrımı temel. Ben ve öteki ayrımı temel. Siyasetçiler hep bir öteki yaratırlar. Ama bir yazar bir sanatçı böyle bakamaz. Benim için öteki diye biri yok. Ben ve öteki arasında köprüler oluşturabilmem lazım. Hiç bir kültür kendini böyle yalıtarak, geri çekilerek zenginleşmiyor. Kültürün de genişlemesi, derinleşebilmesi için farklılıkların da bir araya gelebilmesi, beraber güzellikler yaratabilmeleri lazım.

Türkiye’yi kültürel açıdan Avrupa’yla birleşmeye, uzlaşmaya, aynı pota içerisinde erimeye hazır görüyor musunuz?

tabiki görüyorum. Bence Türkiye batılı bir ülke ama bunu derken şunu da iddia etmiyorum; Türkiye Norveç gibi bir Avrupa ülkesi değil; olması da gerekmiyor.
Türkiye içinde çok önemli sentezler barındırabilen bir ülke. Doğulu unsurlar, Osmanlıya dair İslami unsurlar, ama bir o kadar da batı kültürüyle yoğrulmuş, harmanlanmış bir ülke. Ve bence bu sentezin kendisi çok güzel bir sentez. Bence 11 Eylül sonrası dünya kutuplaşmadan bir yarar görmedi. Bu biz ve ötekiler, İslam ve Batı demokrasisi sanki çok ayrı şeylermiş gibi ortaya konuluyor. Medeniyetler çatışması olduğuna inanan insanlar var. Ama bence öyle değil. Bir o kadar da kültürlerin kaynaşması söz konusu ve içinde yaşadığımız yüzyıl öyle bir yüzyıl.

Avrupa’yı Hıristiyan Birliği olarak görenler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Avrupa’nın da kendi içinde çok farklı eğilimler var. Avrupa tek bir sesten ibaret değil. Tek bir renkten ibaret değil. Avrupa’nın kendi içinde çok ciddi bir Müslüman nüfus var. Aynı zamanda Avrupa sürekli göç almaya devam ediyor. Kozmopolit bir temeli de var. O
yüzden farklılıkları da kendi içinde birleştirebilecek bir yapısı var Avrupa’nın, onu da görmek lazım. Onun için Avrupa’nın tek bir sese, tek bir renge indirgenmesinden Avrupalıların da çok fayda göreceklerini zannetmiyorum.

Gerçek bir entelektüel kendi ülkesine bir yabancı gözüyle bakabilmeli diyorsunuz. Siz bu şekilde baktığınızda nasıl bir Türkiye görüyorsunuz?

Mevlana’nın çok sık kullandığım bir pergel benzetmesi var, ben de severim bunu metafor olarak kullanmayı.
Pergelin bir ayağı sabittir, bir yerde kök salmıştır. Pergelin öbür ayağı ise kocaman bir çember çizer ve dünyayı dolaşır. Türkiye’de kadınlardan çok şey öğreniyorum, sözlü kültürden, yazılı kültürden çok besleniyorum. Ama aynı anda pergelin öbür ayağı da dünyayı dolaşıyor, farklı kültürlerle temas kuruyor, öğreniyor. Çünkü bence hepimiz hem buralıyız hem de dünya vatandaşıyız.

Türkiye’de siyasal bir dönüşüm yaşandığını görüyoruz. Siz bir yazar olarak aynı zamanda zihinsel bir dönüşüme de şahitlik ediyor musunuz?

İnanılmaz bir dinamizm var Türkiye’de . Özellikle Türkiye’deki gençler ve kadınlar hakkında çok
iyimser düşünüyorum. Bizim işimiz yazmak, roman okumak. Roman okurlarının çoğu aslında kadınlardır. Kadınlar ayakta tutar bizdeki edebiyat dünyasını. Türkiye’deki bu dinamizm Avrupa’da çok fazla bilinmiyor. Bu da çok ironik geliyor bana çünkü bu kadar coğrafi olarak yakınız, bu kadar iç içeyiz, ama bakıyorum hani Almanlar Türkleri ne kadar iyi tanıyor, Fransızlar Türkleri ne kadar iyi tanıyor, ya da biz onları ne kadar iyi tanıyoruz. Klişelerin ötesine geçmek lazım. İnsana bakmak lazım. Çünkü insan o kadar birki, o kadar
aynı ki, çok evrensel olduğunu düşünüyorum insanın özünün.

Edebiyata nasıl bir rol biçiyorsunuz bu karşılıklı etkileşimde? Ve iletişim çağında olmamıza rağmen taraflar neden birbirlerini bu kadar yanlış tanıyabiliyor?

Ben edebiyat taraf olmamalı diye düşünüyorum. Ayrıştırmamalı, buluşturmalı. Ve edebiyatın, sanatın buluşturması gerektiğine inanıyorum. Onun için bir yazarın görevi insanları itmek değil, tam tersine köprü oluşturabilmek. Özellikle hikaye sanatında bu böyle çünkü hikayeler o kadar evrensel, o kadar insanlığa ait ki, hikayelerin vizeye ihtiyacı yok, pasaporta ihtiyacı yok. Hikayeler sürekli dünyayı dolaşıyor. Aslında hikaye anlatma sanatının özünde empati yatıyor. Empati kurabilmek, kendini bir başka insanın yerine koyabilmek.

Son kitabınız aşk, işlediği konu itibariyle, sufizmi merkeze alması nedeniyle çok ilgi gördü. Buradan hareketle, modern insan maneviyatla el ele giden bir aşka hasret diyebilir miyiz?

Şu dokunduğumuz dünyanın ötesinde ne var, anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz; hayatı, ölümü, aşkı, kavuşmayı veya ayrılığı. Bunlar çok evrensel sorular aslında. Sufizm bir yanıyla hem biliniyor ama diğer yanıyla da pek o kadar bilinmiyor. tabiki Hz. Mevlana’ya dair çok büyük bir ilgi var dünyada ama Hz. Şems o kadar bilinmiyor. Ben Aşk’ta aşkı farklı yönleriyle anlatmak istedim. Biraz doğudan baktım aşka, biraz batıdan. Biraz bugününe baktım aşkın, biraz düne, 13. yüzyıla baktım. Maddi ve manevi aşka baktım ve bütün bunları buluşturmaya çalıştım romanda.

Bir yazar olarak sık sık, doğu ve batı bizim zihnimizde yarattığımız hayali kavramlardır dediğinizi duydum. Tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Şimdi tabi doğuyu ve batıyı sık sık kavram olarak kullanıyoruz ama tam olarak nerde başlıyor sınırları nerde bitiyor; düşünmeye başladığımızda bir sürü soru çıkıyor. Bunlar sabit değişmez bloklar değil. Yüzyıllar içinde bizim doğu ve batı algılarımız çok değişti. Zamanla daha da değişebilir. Eğer sadece bir siyasi harita üzerinden bakıyorsanız daha kolay sınırlar çizebilirsiniz. Ama insan ve kültür açısından bakıyorsak, ben nasıl çizeceğim sınırları? Her şey o kadar iç içe geçmiş ki. Bence şunu görmemiz lazım. Özellikle 11 Eylül sonrası dünyada herkesin hikayesi birbiriyle bağlantılı. Aslında kaderlerimiz birbiriyle bağlantılı. 11 Eylül sonrası dünyada Pakistan’da yaşayan bir insanın mutsuzluğu Kanada’daki birinin mutluluğunu etkileyebiliyor. Artık herşey o kadar birbiriyle bağlantılı ki. Aslında bu hep böyleydi, biz daha yeni yeni bunu görüyoruz.

Çift dilde yazan bir yazarsınız; hem İngilizce hem de Türkçe. Yazdığınız dili değiştirdiğinizde, Elif Şafak da değişiyor, bir başka Elif Şafak oluyor mu?

Ben niye İngilizce yazıyorum çünkü diller arası yolculuk yapmayı seviyorum, kültürler arası, şehirler arası yolculuklar yapmayı seviyorum. Ama İngilizce yazdığımda biraz daha matematiksel bir bağ kuruyorum, o kadar duygusal değil. Türkçeyle ilişkim daha duygusal benim. Aslında bir dilden diğerine geçerken o dilin labirentine giriyoruz, o dilin kurallarıyla, o dilin melodisiyle konuşmaya başlıyoruz. Bence biz dilin efendisi değiliz, dil bizi şekillendiriyor, hayal gücümüzü, sistematiğimizi. O yüzden tabiki değişiyor insan bir dilden diğerine geçerken. Birden fazla dilde düşünmenin, hayal kurmanın, belki de rüya görmenin insana kattığı şeyler var ve içinde yaşadığımız yüzyıl da böyle bir yüzyıl.

Türkiyeli bir yazar olarak toplumdaki dinamizmi yakından takip ediyorsunuz. Türkiye’de şu an değişimin aktörü kim? Kadınları ve sivil toplumu bu çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yurt dışında Türkiye’deki kadınların durumunun çok bilinmediğini düşünüyorum. Sanki Türkiye’deki kadınlar tek tipmiş gibi bir algı var, ki bu doğru değil. Türkiye’de belli alanlarda kadınlar o kadar görünür ki, o kadar faaller ki, mesela medyada, akademide, reklam dünyasında, bir çok gelişen sektörde. Edebiyatta bu böyle, sanatta bu böyle. Kadınların getirdiği üretkenlik inanılmaz. Ama nerde kadınların oranı çok az Türkiye’de: siyasette. Baktığımız zaman Türkiye’de yazılı kültür daha erkek egemen, erkekler çok daha fazla görünürler, üretkenler. Köşe yazarları, eleştirmenler, editörler, yayıncılar, yazarlar, şairler gibi. Erkeklerin sayıca kalabalık olduğu bir alan. Ama kimler okuyor diye baktığımda, ne kadar çok kadın okuyor! Özellikle romanda bu böyle. Sanki erkekler daha çok yazıyor, kadınlar daha çok okuyor gibi hal çıkıyor. Daha çok kadının yazılı kültür içine girmesini, daha çok kadının kitap yazmasını, fikirlerini, duygularını kağıda dökmesini, yazılı kültürün içinde ilerlemesini istiyorum. Özellikle genç kızlarımızda yazar olma arzusunun, kendini, bireysel yeteneklerini geliştirme arzusunun arttığını görüyorum.

Elif Şafak, Teşekkürler.

Rasmussen: ''NATO ve AB arasında gerçek ve kuvvetli ortaklık ilişkileri kurulmalı''

DÜNYA

Rasmussen: ''NATO ve AB arasında gerçek ve kuvvetli ortaklık ilişkileri kurulmalı''