Son Dakika

Bugünlerde dünyanın gözü kulağı Mısır’da. Herkes merakla, halk hareketinin, ülkeyi 30 yıldır yöneten Hüsnü Mübarek’i ve onun şahsında ete kemiğe bürünen rejimi devirip deviremeyeceğini merak ediyor. Pek dile getirilmese de, merak kadar bir de endişe söz konusu: Bu kriz sonucu Süveyş Kanalı’nın 1956’daki gibi, bir kez daha devre dışı kalması ihtimali. Haliyle bugünlerde medya Mısır analiz ve tahlillerinden geçilmiyor. Bu bağlamda en çok adı geçenler, Mübarek ve Müslüman Kardeşler olsa da, Mısır söz konusu olduğunda, sıklıkla referans konusu olan bir isim ve bir de olay var: Mısır’ın efsane lideri, Arap milliyetçiliğinin şövalyesi Cemal Abdül Nasır ve mimarı olduğu; bir dönem dünyadaki dengeleri sarsan Süveyş Krizi. Şimdi gelin Mısır’ı anlamada önemli bir basamak olan bu ismi ve krizi masaya yatıralım.

Nasır ipleri eline alıyor

Nasır, hem İngiliz sömürge idaresine hem de krallığa son vermeyi hedefleyen Hür Subaylar adlı gizli hareketin kurucularından biriydi. İngilizleri hedef alan sokak gösterilerinde pişmişti. İsrail’in kurulmasıyla patlak veren ilk Arap-İsrail savaşında çarpışmıştı. Tam bir eylemciydi. 1949’da kurdukları Hür Subaylar, 1952’de hedefine ulaştı ve kansız bir darbeyle monarşiyi devirdi. Cumhuriyete geçilmiş ve Orgeneral Muhammed Necib ülkenin ilk asker kökenli Cumhurbaşkanı olmuştu ama ipler karizmatik Nasır’ın baş rolde olduğu Devrimci Komuta Konseyi’nin elindeydi. Zamanla Nasır, ön plana çıktı. Önce başbakanlığa geldi, hayata geçirdiği tek partili sisteme dayalı ortamda yapılan seçimlerin ardından da 1956’da cumhurbaşkanlığına seçildi. Artık Mısır’ın tek hakimi olmuştu. Arap milliyetçiliği ve Sosyalizmle harmanladığı siyasi gündemini hayata geçirmeye soyunmakta gecikmeyecekti.

Kanalı millileştirdi, dünya şok oldu

Nasır, 26 Temmuz 1959’da Aswan Barajı’na finanse etmek için Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirdiklerini duyurduğunda, batılı başkentler şok geçirmişti. Özellikle de şirketin sahibi olan İngilizler ve Fransızlar…

1969’da inşası tamamlandığında kanalın dünya ekonomisi açısından önemli bir rol oynayacağına hiç kimsenin şüphesi yoktu. Kanal, Asya’dan ticari mallarla petrolün, Afrika kıtasını dolaşmaya gerek kalmadan, Avrupa’ya daha kısa sürede ve daha az maliyete taşınmasına olanak sağlamasının yanı sıra İngiltere’nin Hindistan başta olmak üzere sömürgeleriyle bağlantısının da can damarıydı.

O gün İskenderiye’de toplanan büyük bir kalabalığa seslenen Nasır, büyük bir heyecanla kanalın artık kendilerinin olduğunu haykırıyordu. Kanalın bulunduğu bölge Mısır’ın egemenliğindeydi, ancak işletme hakkı kanalın açıldığı yıl 99 yıllığına Fransız ve İngiliz yatırımcıların sahibi olduğu Süveyş Kanal Şirketi’ne verilmişti. 1968’e kadar da Mısır hükümetine devredilmeyecekti. Lakin bu anlaşma yapılırken hiç kimse Nasır faktörünü göz önünde bulundurmamıştı. Mısır’ın bu yeni lideri, ülkede bir millileştirme politikası yürütüyor ve Batı tarafından sert bir dille eleştiriliyordu. Batı karşısında topyekun bir yenilgi ve bezginlik hissiyle yanıp tutuşan Arap dünyasının aradığı kahraman olarak sıyrılmakta zorlanmadı. 1952’de Kral Faruk’u devirerek iktidarı ele geçiren askeri kadronun bu ihtiraslı lideri, güçlü hitabet yeteneğiyle kendisini dinleyenleri coşturuyordu. Kanalın yapımında 120 bin Mısırlının öldüğünü söylemiş; buna karşın Mısır’ın kanalın yıllık 35 milyon poundu bulan gelirinden çok küçük bir pay aldığını öne sürmüştü. Dünyayı bir anda gerginliğe sürükleyen bu millileştirme kararını, ABD’nin ve İngiltere’nin, Nil Nehri üzerinde yapılmakta olan Aswan Barajı’na verdikleri mali desteği çekmelerinin ardından almıştı. Kredilerin kesilmesineyse, Nasır’ın kendisine silah satmaya yanaşmayan Batıyı boş verip, bu ihtiyacı karşı bloktaki Sovyetlerden karşılaması olmuştu.

Batı yüz çevirince Sovyetler’e döndü

Baraj, Nasır’ın politikalarının kalbiydi. Arap milliyetçiliğini canlandırmak ve bölgenin yeni devleti İsrail’in karşısına dikilmek istiyordu. Mısır güçlü olmalıydı. Gücün yoluysa enerjiden geçiyordu. Batı, kredileri keserek bir bakıma Nasır’ın nasırına basmıştı. Üstelik bu arada Amerika ve İngiltere’nin meydandan çekildiğini gören Sovyetler, projeye koşulsuz kredi desteği vererek sahneye çıkmıştı. Dönem Soğuk Savaş devriydi ve Nasır taşları yerinden oynatmıştı.

Nasır Süveyş Kanalı’nı millileştirmekle kalmamış; aynı zamanda İsrail’in Kızıldeniz’e tek bağlantısı olan Tiran Boğazı’nı da kapatmıştı. Mısır, bir anda karşısında üç amansız düşman buldu. Dönemin İngiliz Başbakanı Anthony Eden, kanalı Nasır’a yedirmemekte kararlıydı. Gerekirse Fransızlarla birlikte silaha sarılacaklardı. Uma bunun için ortam oluşturulmalıydı. İsrail’i de yanlarına alıp, taraflar tarafından yıllarca inkar edilecek, gizli bir plan üzerinde anlaştılar. İsrail, Sina yarımadasını işgal edecek, İngiltere ve Fransa, Mısır ve İsrail’den Süveyş Kanalı’nın çevresinden çekilmelerini isteyecek; Nasır bu talebi reddedince de, ki reddedeceği konusunda en ufak bir tereddüt yoktu, İngiltere ve Fransa, savaşan tarafların arasına girmek bahanesiyle kanal bölgesini işgal edecekti. Tam da istedikleri gibi oldu. Ekim 1956’da İsrail, Süveyş Kanalı’na doğru harekete geçti. Fransız ve İngilizler planlandığı gibi ültimatom verdi. Nasır, beklendiği gibi ültimatomu reddetti ve İngiltere ve Fransa, Mısır’a saldırdı. Gizli ittifakın tarafları Mısır pastasından paylarını alacaklarını düşünüyordu ama evdeki hesabın çarşıya uymadığını göreceklerdi.

Amerika bastırıyor ve…

Bölgedeki gelişmelerin dışında kalmak ve yeni müttefikini batıya yedirmek istemeyen Sovyetler Birliği, Mısır’ın yanında savaşa gireceği tehdidini savurunca kriz bir anda kontrolden çıktı. Dönemin Amerikan Başkanı Eisenhower ve Birleşmiş Milletler, SSCB’nin bu olayı Ortadoğu’da güç kazanmak için bir koz olarak kullanmasından korkarak devreye girdi. Amerikan yönetimi kendisinden habersiz işler çevrildiği için resmen burnundan soluyordu. Büyük abinin devreye girmesiyle İsrail, Fransa ve İngiltere, Mısır’la bir ateşkese ve nihayetinde Kasım 1956’da Mısır’dan çekilmeye ‘ikna edildi’. Amerika bu sonucu elde etmek için normalde yakın müttefiki olan her üç saldırgana da inanılmaz baskılar ve tehditler yöneltmekten çekinmedi.
Nasır, bir kararıyla tüm dünyayı karıştırmış ve resmen batı ittifakının temellerini dinamitlemişti.

Neyi değiştirdi?

Süveyş Krizi’nin saldırganların değil, diğer güçlerin baskısıyla ve onların istediği şekilde bitmesi, aynı zamanda İngiltere ve Fransa’nın küresel bir aktör olarak sahneden çekildikleri gerçeğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Nasır, Arap dünyasının kahramanı oldu, Arap milliyetçiliği gözle görülür şekilde ivme kazandı. Fransa ve İngiltere’nin Mısır’da, askeri açıdan tüm hedeflerine ulaşmalarına rağmen, önlerine bakarak geri çekilmek zorunda kalmaları, bu her iki ülkenin dünyanın diğer bölgelerindeki sömürgelerini de cesaretlendirdi. Krizde ülkesine büyük bir utanç yaşatan Eden Hükümeti istifa etti. Yerine gelen Harold Macmillan, hem sömürgeler üzerindeki baskıyı azalttı hem de tekrar Amerika’nın gözüne girmeye çalıştı. Süveyş Krizi, İngiltere’nin tek başına askeri güç kullandığı son vaka oldu. Artık Amerika’nın yedeğindeki bir güçtü. Bu olay bir bakıma süper güç statüsünün Amerika ve Sovyetler’e geçişinin de son aşaması oldu. Kriz her ne kadar Amerika-İngiltere ilişkilerinde kalıcı hasar bırakmasa da, aynı şey Fransa için söz konusu olmadı. Aradaki köprüler atıldı. Fransızlar Amerika tarafından ihanete uğradıklarını ve NATO ülkelerinin de kendilerini arkadan bıçakladığını söyleme noktasına geldi. Bu gerilim, General de Gaulle’ün 1966’da Fransa’yı NATO’dan çıkarmasıyla zirve yaptı. Bu krizden en karlı çıkan tarafsa İsrail oldu. Hem askeri açıdan gösterdiği başarıyla ordusu moral kazandı, hem Mısır’ın 1951’de kapattığı Tiran Boğazı’nın açılmasıyla deniz ticaretinde serbestiyet elde etti, hem de Mısır’la olan sınırında 11 yıl sürecek bir sükunet tesis etti. Süveyş‘in ardından Kıbrıs, Aden ve Irak, İngiltere’nin bölgedeki ana üsleri olurken Fransızlar kuvvetlerini Tunus ve Lübnan’a konuşlandırdı.