Son Dakika

Okunan haber:

Norveç katliamı: Çokkültürlülüğün miladı mı?


Norveç

Norveç katliamı: Çokkültürlülüğün miladı mı?

Irkçılık ve şiddet karşıtlığının öncülerinden Martin Luther King, 34 yaşındayken 1963 yılında yaptığı tarihi ‘Bir Hayalim Var’ hitabında, yıllarca ezilen siyahilerin özgür ve eşit olmasının savaşını veriyordu. Bu tarihi konuşmadan yarım yüzyıl sonra Norveç katliamını gerçekleştiren ve kendisini Haçlı Şövalyesi olarak tanıtan 32 yaşındaki Anders Behring Breivik, bir başka hayalden bahsediyor, yazdığı 2083: Avrupa Bağımsızlık Bildirgesi’nde, ‘İslamsız, Müslümansız bir Avrupa’dan söz ediyordu. İki hayalden biri, toplumu bütünleştirmeyi ve çokkültürlü toplumu arzularken; diğeri İslamofobi (İslam korkusu) adı arkasında parçalamayı hedefliyor. Yaptığı saldırıyla Avrupa’da kimlik krizini daha da derinleştiren Breivik, çokkültürlülük tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

Çokkültürlülük politikalarını rafa kaldıran Avrupalı liderler, şimdi eski kıtayı şok eden saldırı sonrası yeni bir yol haritası çizmek zorunda. Bu konuda düğmeye basan isim Avrupa Birliği İçişleri Komiseri Cecilia Malmström oldu. İsveçli Komiser, Norveç katliamının hemen ardından yabancı düşmanlığı ve ırkçılık konularında uyarılarılarına rağmen önlemler almayan Birlik üyelerini eleştirerek, geçen yıl teklif edilen ‘radikalleşmeyle mücadele ağını’ 9 Eylül’de hayata geçireceklerini açıkladı. Ayrıca AB ülkelerinden siyasetçiler ve terör uzmanları da demokrasi ve hoşgörü değerlerinin yaygınlaştırılmasını amaçlayan ‘çokkültürlü’ bir plan üzerinde çalışmaya başladı. Avrupa’da aşırı kesime karşı yeni önlemler içeren bu adımlar, çokkültürlülük sorunuyla mücadelede yeni bir dönemin başlamasının da habercisi. Peki Avrupa’nın kimlik arayışında önemli yeri olan çokkültürlülük ne anlama geliyor?

Çokkültürlülükte yeni dönem

Farklı kültür ve etnik yapılara mensup insanların, bireysel değerlerine sahip olarak bir arada yaşamasını savunan anlayış olan çokkültürlülük, 1970’li yıllarda Avustralya ve Kanada’da kültürel çeşitliliği teşvik eden devlet politikaları için kullanıldı. Soğuk Savaş sonrasından günümüze kadar da toplumsal inşanın en temel yapıtaşlarından biri olarak görüldü. Kanadalı siyaset bilimci Will Kymlicka, çeşitliliğin kaynakları olarak Batı demokrasilerinde gözlenen beş etno-kültürel grubu, ulusal azınlıklar, göçmen gruplar, tecrit edici etno-dinsel gruplar, metikler (kaçak ve geçici göçmenler), Afrikalı-Amerikalılar şeklinde sıralıyor. Sosyal bilimcilere göre çokkültürlülüğün bu özneleri, genel olarak kültürel çeşitliliğin tanınması ve toplumsal eşitlik talebinde bulunuyor. Amerikalı eleştirel teorist Nancy Fraser, yabancılaştırılmış grupların, saygı gösterilmeyen kimliklerinin ve kültürel ürünlerinin olumlu biçimde yeniden değerlendirilmesini istediğine işaret ediyor. Kültürel çeşitliliğin tanınması gerektiğini savunan ve ‘evrensel eşitlik ilkesi’ ile çokkültürlülüğe zemin oluşturan Charles Taylor tarafından ifade edilen The Politics of Recognition (Tanınma Politikası), ‘bütün bir topluma canlılık kazandıran insan kültürlerinin hepsinde, tüm insanlığa söylenecek önemli şeylerin bulunduğunu kabul edilmesi gerektiği’ varsayımından hareket ediyor.

Çokkültürlülüğe karşı olanların tezleri de belli noktalarda birleşiyor. Onlara göre bu toplumları oluşturan göçmenler, kendi kültürlerine bağlı olduklarından dolayı toplumun genelinden kendilerini ayırırlar. Göçmenlerin entegrasyonu da ancak belli oranda asimilasyonla sağlanabilir. Batı kültürünün diğerlerinden üstün olduğu görüşü de çokkültürlüğün çıkmazlarından olarak görülür. Günümüzün Avrupalı liderleri de bu tezleri savunarak Avrupa’da çokkültürlülüğü iflasa götüren yolun kapısını çoktan araladı.

Bugüne nasıl gelindi?

Sosyal bilimcilerin işaret ettikleri toplumların kültürel çeşitliliğin tanınması ve toplumsal eşitlik talepleri, ilk başta AB’nin fikir babaları Fransa ve Almanya tarafından yok sayıldı. Avrupa’nın yaşadığı kimlik krizinin faturası göçmenlere, yabancılara, farklı dilden, dinden olanlara kesildi. AB’nin çokkültürlülüğü teşvik eden politikalarına rağmen Avrupa’da bu politikanın sonunu hazırlayan olaylar nelerdi?

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve İngiltere Başbakanı David Cameron, ağız birliği etmişcesine arka arkaya, ‘Avrupa’da çokkültürlülük öldü’ açıklaması yaptı. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, 8 binden fazla Romen’i AB’nin ‘ayrımcılık’ eleştirilerine rağmen topraklarından sildi. Almanya, göçmenlere karşı ‘vicdan testi’ni uyguladı. Göçmen karşıtı politikalar son olarak İngiltere’de yapılan seçimlerde prim yaptı. Çokkültürlülüğün beşiklerinden olan İngiltere’de yüzyılların politikası değiştirilerek, ilk defa seçim kampanyasında bu denli ciddi anlamda göçmen karşıtı argümanlar kullanıldı. Cameron’un yıllık topraklarına giren 100 bin göçmen sayısını 10 binlere indirme sözü oy toplamayı başardı.

Aynı dönemde Avrupa’da özellikle siyaset arenasında yabancı karşıtı aşırı sağcılar yükselişe geçti. Hollanda’da Geert Wilders, İslam’a ve Müslümanlara açık bir şekilde hakaret eden sözleriyle üçüncü büyük parti konumuna geldi. Avrupa Parlamentosu’nun son 2009 seçimlerinde yabancı düşmanı, aşırı siyasetçiler 736 koltuğun 120’si almayı başardı. İsviçre’de 2009’da referandumda yeni minare yapımı yasaklandı. Malmö şehrinde bile 171 farklı ulustan insanın yaşadığı İsveç‘te göçmenleri hedef alan İsveç Demokratları, meclise 20 milletvekiliyle girdi. İtalya’da özellikle Afrikalı göçmenlere karşı olan Umberto Bossi’nin Kuzey Ligi, hükümette ağırlığını ortaya koydu. Finlandiya’da Nisan ayında yapılan seçimlerde AB karşıtı aşırı milliyetçi Gerçek Finliler, 200 sandalyeli mecliste 39 sandelye kazandı. Liste, Yunanistan, Bulgaristan, Slovakya, Letonya, Slovanya gibi ülkelerdeki yabancı düşmanı partilerin başarılarıyla uzuyor.

Peki Avrupa’da bu başarıları kazanan liderler, toplumun desteğini almak için hangi argüman ları kullandı? Avrupa’da daha korumacı ve aşırı politikalara yönelen siyasiler, bunun nedeni olarak daha çok güvenlik stratejilerini gösterdi. Diğer yandan ekonomik ve sosyal gerekçeler de sıralandı. Ayrıca göçmenlerin oluşturduğu kültür oluşumlarının demokratik değerlere uyma konusunda zorlandıkları kaygısı dile getirildi. Bu ayrımcı politikalara maruz kalan kesim de Batılı toplumların ‘öteki’ kültürleri dışlayan yönüne dikkat çeken Charles Taylor’un ifadesiyle, ‘kökenini başka kültürlerden alan bazı kesimleri marjinalleştirdi.’ Siyasetçilerin ayrımcı politikaları ve buna maruz kalan toplumun marjinalleşmesi sürekli birbirini besledi.

Sosyal bilimcilerse bu kısırdöngüden çıkılması ve çokkültürlüğün yeniden hayat bulması için Bhikhu Parekh’in yaptığı özetle siyasete şu tavsiye bulunuyor: “Meşru birlik ve çeşitlilik taleplerini uzlaştırmak, asimilasyoncu olmadan kapsayıcı olmak, vatandaşların meşru kültürel farklılıklarına saygı gösterirken aralarında ortak bir a idiyet hissi oluşturmak ve değerli ve ortak paylaşılan vatandaşlık kimliğine zarar vermeden çoğulcu kültürel kimlikleri korumak için yollar bulmak gereklidir.”

AB yeniden devrede

AB İçişleri Komiseri Cecilia Malmström, Parekh’in özetlediği bu politikaları yeniden düşünmek ve Avrupa içine düştüğü kimlik krizinden çıkarmak için son bir hamle yaptı. Norveç katliamından sonra, İsveçli Komiser, AB Komisyonu olarak geçen yıl teklif ettikleri ‘radikalleşmeyle mücadele ağını’ 9 Eylül’de hayata geçireceklerini açıkladı. Bu ağ, genel itibariyle dini, siyasi ve ideolojik her türlü radikalleşmeyi hedef alıyor. Plana göre, toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla radikalleşme konusunda toplum bilinçlendirilecek ve terör propagandasıyla mücadele edilecek. Diğer yandan AB Dönem Başkanı Polonya ve üye ülkelerin terörle mücadele uzmanları, aşırı sağ tehditlerle ilgili çalışma başlattı. Bunun sonunda oluşacak bir plan da 22-23 Eylül’de Brüksel’de toplanacak AB adalet ve içişleri bakanlarının onayına sunulacak.

AB, Londra ve Madrid terör saldırılarından sonra da benzer bir plan kabul etmişti. Buna göre de ‘yumaşak önlemler’ arasında gençlerin kültürler arası değişim programları yer alırken, ‘sert önlemler’ arasında ırk, din, cinsiyet ve milliyet ayrımını teşvik eden yayınların yasaklanması gibi tedbirler sıralanıyordu. Birlik, yine bu plan kapsamında 2008 yılını Kültürler arası Diyalog yılı ilan ederek yıl boyunca eğitimden sağlığa; yönetimden, sosyal politikalara kadar birçok konuda geliştirilen projelerle çokkültürlüğü teşvik eden bir program yürüttü. Ancak bu projelerden AB ve üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle istenilen verim alınamadı.

Norveç katliamı, bugün aşırı düşüncelerle mücadele konusunda Avrupa’yı daha somut adımlar atmaya itiyor. Bu sefer masaya daha kararlı bir şekilde oturan AB Komiseri Malmström, Birlik üyesi ülkeleri ‘Çoğulcu ve hoşgörülü toplum için ayakta durabilen çok az lider var’ diye fırçaladı. Bütün bunlar, önümüzdeki dönemde AB’nin çokkültürlülük konusunda daha fazla inisiyatif alacağı ve üye ülkelerin direncine rağmen bu politikaları uygulamaya sokmaya çalışacağı anlamına geliyor. Şimdi, toplumlararası eşitliği savunan sosyal bilimcilerin çokkültürlülük konusundaki görüşlerinin başta siyasiler olmak üzere tüm kesimler tarafından yeniden okunmasının zamanı.