Kapat
Kullanıcı girişi
Lütfen kullanıcı bilgilerini giriniz

veya Kullanıcı hesabı açın

Şifrenizi mi unuttunuz?

Ana metne geç

Şili’de askeri diktatörlük dönemindeki kayıpları araştıran komisyon yeni bulgulara ulaştı. Buna göre daha önceden resmi kayıtlara geçen rakamların da üzerinde kişinin işkence gördüğü anlaşıldı.

Son bulgulara göre insan hakları ihlallerine maruz kalanların sayısı 9 bin 800 artarak toplamda 40 bin 18’e ulaştı.

Adalet Bakanı Teodora Ribera, raporun devlet başkanına sunulacağını ve onun da onayıyla gereken kanuni düzenlemelerin yapılacağını açıkladı. Buna göre kurbanlara ya da yakınlarına tazminat ödenecek.

Şili’deki askeri diktatörlük boyunca 30 bin kişi hapsedilmiş, bunlardan birçoğu işkence görmüştü.

Diktatörlür döneminde işlenen suçlarla ilgili ordudan ve sivillerden 769 kişi hakkında dava açıldı, bunlardan 276’sı mahkum oldu.

Şili’nin meşru sosyalist lideri Salvador Allende hükümetini 1973’te Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde askeri darbeyle devirerek ülkeyi 1990 yılına kadar yöneten ve yaklaşık 3 bin 200 muhalifi öldürten diktatör Augusto Pinochet, 2006 aralık ayında ölmüştü.

Komisyon raporuyla Şili halkının Pinochet dönemiyle ilgili acılarının tazeleneceğine kesin gözüyle bakılırken, gelin biz de Şili’nin bu karanlık geçmişine ve bu karanlığın mimarına bir göz atalım.

“Şili uçurumun kenarına gelmişti netekim…”

“Bazen demokrasiye kan banyosu yaptırmak gerekebilir.” Bu sözler ülkesinin seçilmiş hükümetini darbeyle deviren Augusto Pinochet’ye (Agusto Pinoşe) ait. Komünizmle mücadele bahanesiyle ülkeyi tarumar edip koskoca bir hapishaneye çevirmiş, ülke onun ‘izin verdiği’ ölçülerde demokrasiye geçince de hem kendisini hem de baskı döneminde milletin ensesinde boza pişiren tüm arkadaşlarını adaletten kaçırmak için olmadık cambazlıklar yapmıştı. İşte 20. yüzyılın en bayağı darbeci diktatörlerinden birinin hikâyesi.

Pinoсhet de Hitler gibi bir gümrük memurunun oğlu olarak dünyaya gelmişti. Asker olmasını annesi, ardından da karısı destekledi. Genç Pinochet, Prusya geleneğine, yani disiplinli ve anayasaya bağlı Şili ordusunda süratle yükseldi. Her ne kadar kendisi komünistlerden nefret etse ve 1950’li yıllarda Şili Komünist Partisi’ni hedef alan gösterilerde rol alsa da, kaderin cilvesi olsa gerek, ordunun başına gelmesi, Latin Amerika’nın ilk Marksist lideri Salvador Allende’nin iktidarı döneminde ve onun isteği ile gerçekleşecekti. Lakin her darbeci gibi Pinochet de, kendi önünü açan amirlerini yemekte gecikmeyecekti.

Devir Soğuk Savaş devri…

Yetmişli yılların başıydı. Dünya, Sovyetlerle Amerika arasında ideolojik açıdan bölünmüştü. Tarafların sürekli olarak etki alanlarını genişletmenin yollarını aradıkları günlerdi. 1969’da Beyaz Saray’a yerleşen dönemin Amerikan Başkanı Richard Nixon, Amerika’nın arka bahçesi olarak görülen Güney Amerika’da komünizmin yayılmasından endişe ediyordu. Kendisine gelen raporlara göre Şili’de yaklaşmakta olan seçimlerin en büyük favorisi sosyalist Allende’ydi. Başkan’ın yüzü buruşmuştu. Bu duruma seyirci kalamazlardı. Düğmeye bastı. CIA, Şili halkının iradesinin sandığa yansımaması için elinden geleni yaptı, lakin Washington’daki hesap Santiago’ya uymadı. 1970’deki seçimlerin sonuçları açıklandığında Beyaz Saray’dakilerin yüzü morarmıştı. Allende, diğer iki rakibini paspas gibi çiğneyip, başbakanlığa yerleşti.

“Latin Amerika kızıl sandviç olur!”

Nixon, daha sonra yayımlanan hatıratında, danışmanlarından birinin kendisine, “Allande seçimi kazanırsa, Latin Amerika, bir tarafında Küba diğer tarafındaysa Şili’nin bulunduğu ‘kızıl bir sandviç’ olur.” dediğini yazacaktı. Seçimlerin ardından Nixon’ın emriyle Şili’nin ekonomik açıdan çökertilmesi operasyonu başladı. Çiçeği burnunda Başbakan Allende’nin gündemindeki maddeler arasında sanayinin, özellikle de Amerikalıların elinde bulunan bakır şirketlerinin millileştirilmesi ve toprak reformu vardı. 1973’e gelindiğinde enflasyon yükselmiş, CIA destekli grevler, işleri aksatmaya başlamıştı. Kendi başına buyruk hareket eden solcu grupların denetimsiz toprak reformu girişimleri de ülkedeki tansiyonu yükseltmişti. Türkiye’deki darbe lügatinden alışık olduğumuz tabirle, “şartlar olgunlaşıyordu”.

Farkında olmadan cellâdını seçti

Ortalığı toparlamak isteyen Allende, Latin Amerika’nın en uzun demokrasi geçmişi olan ülkesi Şili’de siyasetin dışında kalma gibi bir geleneğe sahip olan ordudan yardım istedi. Bu yaptığı en büyük hata olacaktı. Bununla bağlantılı bir diğer hatası da güvenilir biri olduğunu düşündüğü Pinochet’yi 1973 Haziranında genelkurmay başkanlığına atamasıydı. Üstelik generali, siyasi beklentileri olmadığı düşüncesiyle seçmişti. Tercihlerinin ne kadar kötü olduğunu anlaması için fazla beklemesine gerek kalmayacaktı.

11 Eylül 1973, Şili halkının zihnine kazınan bir tarih oldu. Zira o gün Pinochet, seçimle iktidara gelmiş Allende hükümetini devirdi. Başbakan darbe sırasında öldü. Kimilerine göre intihar etmiş kimilerine göreyse de, askerler tarafından öldürülmüştü. Pinochet her ne kadar darbenin planlamasında çok az rolü olduğunu iddia etse de, akabinde ülkenin kontrolünü devralan dörtlü cuntanın lideri olarak 1974’de ülkenin tek hâkimi oldu. Parlamento’yu kapamış, siyasi parti ve sendikaların canına ot tıkamış ve nihayetinde de kendisini cumhurbaşkanı ilan etmişti. Olan bitenler, o günlerin klasik şablonuna birebir uyuyordu. Amerika ile ters düşen solcu bir hükümet, aşırı vatan sevgisinin verdiği sıcaklıkla paçaları tutuşan bir avuç sağcı general tarafından devriliyor, yörüngesinden çıkan ülke, ‘doğru yolu’ buluyordu.

Allende, soğuk savaşın en civcivli günlerinde ortaya çıkıp, “Demokratik yolu izleyip sosyalizme ulaşacağız!” demeyip, bir de ardından seçimleri kazanmasa, Amerika’nın tepesi atmayacak, Pinochet de tarihin mezarlığındaki isimsiz asker emeklilerinden biri olacaktı.

Diktatörlerin hiç bayatlamayan mazareti

General Pinochet, Türkiye’de yaşayan ve yaşı 30’un üzerinde olanların rahatlıkla hatırlayacağı bir söyleme sarılmakta gecikmedi. Ona kalırsa sadece, “Ülkesini seven bir vatanseverdi ve uçurumun kenarındaki ülkesini komünizm ve terör belasından kurtarmak için üzerine düşeni yapmıştı.”

Darbeci devlet başkanı sanayideki millileştirmeyi durdurdu; şirketleri ve toprakları eski sahiplerine iade etti. Kendisi ekonomiden hiç anlamasa da, Chigago Üniversitesi’nden Milton Friedman’ın serbest ticaret politikalarını hayata geçirmeleri için, daha sonradan ‘Chicago boys’ olarak isimlendirilecekbir grup genç ekonomistin Friedman tarafından eğitilmesini sağladı. Bu kadronun ülkeye hâkim kıldığı ekonomik modelle Şili, bölgenin en sağlam ekonomisi oldu. Tabi ki ülkenin ayağa kalkmasında Amerikan desteğinin de payı büyüktü. Lanetli diktatörlük kisvesini giyen onlarcası gibi Şilili general de ‘Tanrı tarafından seçildiğine’ inanıyordu. Kendisini bir politikacıdan ziyade hep asker olarak gördü. Askeri üniformalara düşkünlüğünü siyah güneş gözlükleriyle tamamlayarak, devletin karanlık gölgesini düşürdü Şili halkının iradesi üzerine. Komünizm karşısında sarımsak görmüş vampir gibiydi; aynı zamanda demokrasi fikrinden de hoşlanmazdı. Ona göre “Demokrasi İçine sızılması ve imhası kolay bir yapıydı.”

1970’lerde, özellikle de ekonominin düzeldiği ve istikrarın geri geldiği bir ortamda birçok Şilili, generalin arkasında saf tutmakta gecikmedi. Bununla birlikte her zaman için demir yumruk politikasına yönelik keskin bir muhalefet de oldu. Gizli polis servisinin acımasızlığına ve askeri rejimin tüm ezici gücüne rağmen Pinochet, 1986’da kendisini hedef alan suikast girişiminden kıl payı kurtuldu. Ülkede, Komünizme karşı mücadelesinin mimarı olan Amerika’nın da desteğiyle yarattığı ekonomik mucizeye çok güvenmiş olacak ki, askeri yönetimin eklemeler yaptırdığı anayasanın gözetimi altında 1988’de halkı referanduma götürdü. Bir şekilde güvenoyu almayı planlıyordu. Hatta alacağından da emindi. Ama şok oldu. Kaybetmişti! Halk, sandıkta söylemesi gerekeni söylemekte gecikmemiş, darbeci, kendi eliyle sivil yönetime giden yolu açmıştı. 1990’da acısını içine gömerek cumhurbaşkanlığından ayrıldı ama “sivil yönetim dedikse o kadar da değildi” hani. Genelkurmay başkanlığını yürütmeye devam etti. Silahı elinden bırakmak işine gelmemişti.

Pinochet bir türlü halkın yakasını bırakmıyor

Dünya değişiyordu. Demokrasi tüm dünyada daha bir kucaklanır olmuştu. Amerika’da Başkan Clinton vardı ve atık en çok telaffuz edilen kelimeler‘küreselleşme’ ve ‘internet devrimi’ydi. Eli kanlı eski darbeciler bu yeni düzenin parlak vitrinine yakışmıyordu. Pinochet nihayet 1998’de Genel Kurmay Başkanlığı’ndan ayrıldı ama Şili halkının çilesi henüz bitmemişti. Bu kez de kendisini ömür boyu senatör ilan etti! Adaletin pençesinden kaçmak için türlü cambazlıklar yapıyordu. Senatörlüğün ılıman sularına sığınan diktatörün gücü sembolik düzeye inmişti ama yapacağını da yapmıştı. Geride kendisinden sonra gelen hükümetlerin dökümünü çıkarmakta zorlanacakları bir insan hakları ihlalleri destanı bırakmıştı. 30 bin kişinin tanıklığıyla hazırlanan bir hükümet raporuna göre cunta rejimi 3 bin 197 kişiyi öldürtmüş, 30 binini de işkenceden geçirmişti. Kayıpların sayısınıysa Allah bilirdi.

Ve bir gün işler değişir…

Pinochet senatörlüğün tadını çıkartamadan yakalandı. Aynı yıl İngiltere ziyareti sırasında İspanya’ya teslim edilmek üzere ev hapsine alınınca, şok olmuştu. Nasıl olurda kendisine kol kanat geren büyük güçler, şimdi ona bu muameleyi reva görürdü? İspanyollar, kendi vatandaşlarının da canına kıydığı gerekçesiyle eski darbe liderinin peşine düşmüştü. Pinochet, sağlığını öne sürerek zamana oynadığı iki yılın sonunda İspanyolların elinden kurtuldu. İngilizler, 2000 yılının Martında “Mahkeme sürecine dayanacak kadar sağlıklı değil.” diyerek generali ülkesine yollamışlardı. Bununla birlikte Pinochet, bıraktığı gibi bir Şili bulamadı. Köprünün altından çok sular akmıştı. Ülkesine döndüğü ay, Şili’nin Allende’den sonraki ilk sosyalist devlet başkanı Ricardo Lagos yemin edip göreve başladı. Geçmişin pislikleriyle hesaplaşmaya kararlıydı. Şili mahkemelerinden birinin kararı ile generale yargı yolu açıldı. O andan itibaren Pinochet ve yargı, köşe kapmaca oynamaya başlayacaktı.

Her faniye dokunurlar

Nihayet 2001’de yargı Pinochet’nin insan hakları ihlallerini gizlemeye yönelik suçlardan mahkeme önüne çıkarılmasına karar verdi ve eski diktatör 6 haftalığına ev hapsine alındı. Muhalifleri açısından sembolik bir zafer olmasına karşın generalin altı hafta göz hapsinde tutulması, demokrasi taraftarlarıadına bir iman tazeleme olmuştu. İnanılmaz işler oluyordu Şili’de! Buna karşın Yüksek Mahkeme 2002’de “Zihin sağlığı olarak yargılanmaya müsait değil.” diyerek Pinochet yandaşlarını sevindirdi. General, bu kararın ardından ömür boyu senatörlük makamından istifa etti ve sağlığını devletin tutumu yüzünden kaybettiğini savunmaya başladı. Oysa kötüye giden sağlığı, en güçlü avukatı olmuştu. Vücudunu ve zihnini yoldan çıkaran bir dizi hastalığa yakalanmış olsa da, bu hastalıklar onu aleyhine açılan yüzlerce soruşturmanın pençesinden çekip alacak, kendisi gibi birçoklarının yakayı kurtarmasını sağlayan ‘diktatör piyangosu’ ona da vuracaktı. Ama adalet, henüz son sözünü söylememişti. Sürekli ev hapsine alınıp bırakılan darbecinin ilk sabıka kaydı nihayet 2005’te çıkarıldı. Polis, devam eden soruşturmalar çerçevesinde Pinochet’nin fotoğraflarını çekerek parmak izini almış, üstelik eski devlet başkanına, adi suçlular gibi her gün karakola rapor verme zorunluluğu da getirilmişti. Yargı bir dönemin tabutuna son çiviyi çakıyordu.Mahkemeler birbiri ardına hakkında celp çıkartmasına rağmen, avukatları, müvekkillerinin sağlık durumunu kalkan gibi kullanarak bunları savuşturmayı başarıyordu. Tüm bu gelişmelere karşın yargı, kendisini olmasa bile, suç ortağı onlarcasını demir parmaklıkların ardına tıkmayı başarmıştı. Diktatörün halen sıkı bağlantıları vardı. Darbe kurbanı diğer ülkelerde de sıklıkla görüldüğü gibi, her zaman ‘postal yalayıcısı’ bir kitle, hayatlarını idame ettirmelerine fırsat sağlıyordu. Yine de Pinochet, 2006’da, Allende’nin iki korumasının öldürülmesinde birinci dereceden rolü olduğu gerekçesiyle, beşinci kez adli makamlar tarafından ev hapsine alınmaktan kurtulamayacaktı.

Ölürken bile halkı böldü

İhtiyar kurt son yıllarında hükümetinin uyguladığı mali disiplin sayesinde Şili ekonomisini bölgenin en güçlüsü haline getiren rejimini öven sadık taraftarlarını kaybetmeye başladı. Zira birbiri ardına açılan davalar, ihtiyar kurdun, Şili ekonomisi kadar kendi ekonomisini de düşündüğünü gösteriyordu. Özellikle aralarında Washington’daki Riggs Bank’ın da bulunduğu bir dizi bankada keşfedilen gizli hesaplarındaki milyon dolarlar, taraftarlarını bile çileden çıkarmıştı. Bu işe tuz biber ekense, Hong Kong’daki bir bankada, diktatör adına açılan hesapta ortaya çıkartılan 10 ton altın olacaktı.

Pinochet 10 Aralık 2006’da, 91 yaşında, tedavi gördüğü hastanede öldü. Haber üzerine bayraklarla sokaklara çıkan binlerce Şilili, Pinochet’nin ölümünü dans ederek ve korna çalarak kutlamış, taraftarlarıysa hastane önünde toplanarak eski diktatörün yasını tutmaya başlamıştı…

Copyright © 2014 euronews

Daha fazla: