Son Dakika

Okunan haber:

Suudi rejimi yıkılır mı? -yorum


Suudi Arabistan

Suudi rejimi yıkılır mı? -yorum

Tunuslu seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin, baskıcı rejimi ve onun ürünü olan fakirliği protesto etmek için kendini yakmasıyla başlayan halk ayaklanmalarının 3. kurbanı Kaddafi olmuş görünüyor. Tunus’un Bin Ali’si ve Mısır’ın Mübarek’i, bir iki diklense de, sonuçta akıntıya kendilerini bırakmıştı. Libya’nın Kaddafi’siyse ‘çarpışarak geri çekilmeyi’ denedi, ama çağdaşlarının akıbetinden kurtulamadı. “NATO müdahalesi olmasaydı Kaddafi devrilir miydi?” sorusu her zaman için akılcı bir soru olarak kalacak, evet ama tarih akıl yürütmelere göre değil, sonuçlara göre yazılıyor. Öyle ya da böyle, her üç ülkedeki ayaklanmaların bize gösterdiği bir şey var ki o da şu: Bir kez halk ayaklandı mı, egemenliklerini Nasır’ın 1950’lerde fitilini ateşlediği sosyalizm soslu Arap milliyetçiliği dalgası üzerine binerek inşa eden liderlerin, çağımız koşulları içerisinde ayakta kalmaları bir hayli zor görünüyor. Ne kadar direnebileceklerini belirleyense, uluslararası konjüktürün kendine has dengeleri. Fransa’nın Kaddafi’nin devrilmesindeki aceleciliğini ve onunla birlikte Avrupa’nın diğer başat güçlerinin Libya’ya dönük askeri çözüm heyecanını, halk hareketine dönük devlet terörünün koşullarının daha da ağır olduğu Suriye’de göremeyişimiz gibi unsurlar, baskıcı liderlerin iktidar sürelerinde belirli oluyor, olacak.

Arap dünyası diken üstünde

Yemen, Bahreyn, Suriye kaynıyor. Ürdün, Umman ve Cezayir’de küçük hareketlenmeler söz konusu. İran ara ara hareketlense de, rejim şimdilik muktedir görünüyor. İslam Devrimi’nden önce Şah’ın da son ana kadar ne kadar sağlam bir görüntü verdiği hatırlanırsa, görüntülerin pek bir şey garanti etmediğini söyleyebiliriz; tıpkı neredeyse hakkında “Piramitler kalkar gider ama o gitmez” denilen Mübarek’in bir anda devrilmesi örneğinde olduğu gibi. Fas Kralı 6. Muhammed, monarşiyi hedefleyen bir reform paketiyle başlayan halk hareketlerine karşı önleyici vuruş yapsa da, Faslılar da bir kez ‘neden olmasın ki?’ dedi. Üstelik Fas kraliyet ailesinin İsrail’le, özellikle de Mossad ile geçmişe uzanan sıcak ilişkisi, kraliyetin kendi zeminini pek de sağlam bulmadığına yorulabilir.

İsyan ateşi, Riyad’a ulaşır mı?

Peki, Arap halklarını saran bu özgürlük ve demokrasi ateşi, Suudi Arabistan’ı da yakar mı? Tunus, Mısır, Libya’dan sonra Riyad’ta da rejim devrilir mi?

Suudi rejimini devirebilecek bir ayaklanma ihtimali, bir çokları için düşünmesi bile zor olabilecek bir fikir. Özellikle birkaç ay önce facebook’da ‘öfke günü’ başlığı altında örgütlenen ve halkı sokağa çıkmaya çağıran küçük çaplı gençlik hareketine bile, 35 milyar doları bulan bir ‘rahatlatma paketiyle’, daha çok iş ve eğitim imkanı vaat ederek cevap veren Kral Abdullah’ın kararlılığını görünce, fikir kulağa iyice saçma geliyor. Bununla birlikte biliyoruz ki devrimler Ortadoğu’da genellikle salgın olarak kendini gösteriyor. 1950’lerde Nasır Mısır’da iktidarı ele geçirdiğinde, bölgede patlak veren milliyetçi hareketlenmeler, Ürdün, Suriye, Suudi Arabistan ve Libya dahil bir çok ülkede iktidarları sarsmıştı. Suudi Kraliyet ailesinin sıra dışı üyelerinden Talal bin Abdül Aziz El Suud, o günlerde liberal değerleri savunan ve meşruti monarşiyi öngören Özgür Prens Hareketi’ne liderlik ettiği için Kraliyet tarafından aforoz edilerek, uzun süre yurt dışında yaşamak zorunda kalmıştı. Şimdi tekrar ülkesinde. Kraliyet tarafından affedildi. Kral Abdullah’ın üvey kardeşi olan Talal bin Abdülaziz’in, kağıt üzerinde tahta çıkmaya hakkı olsa da, ‘aykırı fikirlerle’ dolu geçmişi, bu ihtimali devre dışı bırakıyor. O da bunun vermiş olduğu rahatlıkla sisteme dönük eleştirilerini dile getirmeye devam ediyor. Aykırı prens, işsizlik ve benzeri gündelik sorunların geniş kaynaklarla çözülse bile, bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da baş gösteren olayların, daha da kötü bir şekilde krallıkta baş gösterebileceğini söylüyor ve bir an evvel rejimi yumuşatmaları çağrısında bulunuyor.

Suud rejimi endişeli

Kraliyet ailesi, ülkenin dört bir yanındaki halk ayaklanmalarını, pek belli etmese de, bir kuşatılmışlık duygusuyla izliyor. Zaman zaman hızını alamayıp, komşu Bahreyn’deki Şii ayaklanmasını bastırmak için kendi güçlerini yollaması da, ‘Aman yılanın başını küçükken ezelim’ mantığının pratikteki yansıması. Suudi Arabistan’daki Şiilerin ara ara seslerini yükseltmesinin ileride daha büyük çaplı bir ayaklanmaya dönüşebilmesi ihtimali gözardı etmiyor yönetici elit.

Yirminci yüzyılın başlarında bölgeden çekilen sömürgeci İngilizlerin geride bıraktığı boşluğu Amerika’ya yaslanarak geçiren krallık, Soğuk Savaş boyunca da yine etrafındaki Sovyet destekli komşularından dolayı kuşatılmışlık hissiyle dolup taşmıştı. Soğuk Savaş‘ın bitiminden bu yana da krallığın öncelikli politikası, Afganistan, Irak, Lübnan, Filistin ve Yemen gibi bölgelerde Şii, diğer bir deyişle İran’ın etkisini sınırlamak gibi görünüyor. Bu politikasının Amerika ve Avrupa’dan da destek aldığına kuşku yok. Zaten Kral ve çevresinin, prensin uyarılarına rağmen, kendi pozisyonunu sağlam görmesi de bundan. Kısaca, İran’daki rejim ayakta kaldığı sürece Suudi rejimi de kolay kolay yıkılmaz.

Fakirlik var ama…

Halk ayaklanması yaşayan bölge ülkelerindeki idari çürümüşlük ve fakirlik, bu ülkelerdeki kadar büyük boyutta olmasa da, Suudi Arabistan’da da söz konusu. Bununla birlikte Suudi rejiminin, bu yarayı pansuman etmede kullanacağı büyük kaynakları var. Petrol fiyatları sürekli yükseliyor. Mısır’da 6 bin, Tunus’taysa 9 bin dolar civarında olan kişi başı milli gelir Arabistan’da 24 bin dolar civarında ve giderek artıyor. Ülkedeki 30 yaş altındakilerdeki işsizlik oranı 2009 yılında yüzde 30 gibi yüksek bir orandaydı. Kraliyet ailesi, işsizliği bir numaralı tehdit ilan etmiş durumda. Bu alanda büyük yatırımlar yapılıyor, planlanıyor. İşsizlik ciddi bir sorun ama henüz rejim meselesi olmaktan uzak gibi.

Krallıkla halk ayaklanması rüzgarı esen diğer ülkeler arasındaki bir diğer fark da, Suudilerin ülkedeki muhalefeti neredeyse tamamen kontrol altına almış olması. Özellikle son on yıldır yapılan operasyonlarla El Kaide hücrelerinin canına okundu, muhalif görüşlere sahip din adamları bir şekilde rejimle daha bir barışık hale getirildi, asker ve polis içindeki aşırılar temizlendi. Ülkedeki rejimin kendi gelecekleri açısından en iyisi olduğuna liberal Suudi seçkinler de bir şekilde ikna olmuş görünüyor.

Ordu bağımsız aktör değil

Ordu, tüm Arap coğrafyasında olduğu gibi Suudi Arabistan’da da yönetimde belirleyici bir yere sahip. Kraliyet ailesinin üst düzey üyeleri ve onların oğulları, ülkedeki güvenlik güçlerinin neredeyse tamamına; ordu, ulusal muhafızlar ve dini polise hakim görünüyor. Ordu, Mısır’daki gibi, bağımsız ve kendisine bel bağlanılabilir bir kurum olarak sahnede görünmüyor. Buna bir de ülkede bir şekilde demokrasi ve insan hakları çağrısı yapıp, parti kurmaya çalışanları bertaraf eden bir iklim olduğu gerçeğini de ekleyebiliriz.

Halk ayaklanması kutsal topraklara ulaşır mı sorusunun bir diğer boyutu da ülkenin yönetim kademelerinin belirlenmesiyle ilgili. Bu açıdan bakıldığında Suudi Arabistan’da, Mısır ve Tunus’ta devrimler öncesinde mevcut olan iktidar veliahdı boşluğu söz konusu değil. Halk, Kral Abdullah’tan öncekileri bildiği gibi, sonrasında başa geçecek olanları da biliyor.

Petrol kartı

Suudi Arabistan sözkonusu olunca, petrol meselesi daha da önemli hale geliyor. Suudi Arabistan, petrol fiyatlarının kabul edilebilir sınırda tutulması konusunda, petrole göbeğinden bağımlı sanayileşmiş ülkelere zorluk çıkarmadığı gibi, ayaklanma neticesinde Libya’nın hesaptan düşülen günlük arzını kapatmayı önerecek kadar da ‘düşünceli’. Üstelik iyi bir silah alıcısı. Bir kalemde 60 milyar dolarlık sipariş verebiliyor. İran yayılmacılığına karşı dengeleme görevi gören siyasi bir aktör.

Şüphesiz ki Obama yönetimi, bir çok değerini (aslına bakılırsa hiç birini) paylaşmadığı bu ülkenin de değişmesini istiyor. Ama zaman içerisinde. Bunun diğer ülkelerdeki gibi bir halk ayaklanması neticesinde olmasını tercih etmediği gibi, rejimin ayakta kalabilmesi için gereken desteği vereceğine de şüphe yok. Zira Suudi rejiminin devrilmesi demek, neredeyse fosil yakıtlara bağımlı günümüz siyasi düzeninin de alt üst olması demek. Yine de bu coğrafyada asla asla dememeli.

Ali Çimen