Son Dakika

Okunan haber:

Türkiye'de gazeteci olmak: Şener ve Şık'ın tahliye olmasının ardından


Türkiye

Türkiye'de gazeteci olmak: Şener ve Şık'ın tahliye olmasının ardından

Gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener’in 375 günlük tutukluluk süresinin sonunda iki kişiyle daha serbest bırakılması gazeteciler ve dostları arasında büyük bir sevinçle karşılandı. Gazeteciler Silivri Cezaevi’nin kapısında ve sonrasında evlerinin önünde bayraklarla, kahramanlar gibi karşılandılar. Mahkemenin kararı, bir yıldır uluslararası kamuoyunda “gazetecilerin tutuklanması ve basın özgürlüğünün ihlali” suçlamalarıyla ağır eleştirilere tabi tutulan Türk hükümetini de rahatlattı. Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç Bakanlar Kurulu Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamada, gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tahliyelerini, “Tahliyelerden sadece memnuniyet duyulur. 375 gündür içeride bulunmaları üzüntü vericidir” diyerek bu durumu ortaya koydu. Gazeteciler hakkındaki suçlamalar henüz düşmüş değil. Yargılama devam edecek, Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuksuz olarak yargılanacak.

Haberin duyulmasının ardından pek çok gazeteci ve aktivist twitter hesaplarından olayı kutladılar ve bayram havası estirdiler. Ancak gerçek şu ki Türk basının genel durumuna bakıldığında aslında kutlanacak çok fazla bir şey yok. Türkiye’de basın özgürlüğüne dair sorunlar mevcut AK Parti hükümetinin çok öncesine, 1980 askeri darbesi sonrası uygulamalara kadar uzanıyor. Darbe sonrası yeniden şekillenen Türk medyasındaki yapısal sorunlar basın özgürlüğünün gelişememesindeki gerçek engel gibi görünüyor.

Türkiye’de gazeteciler yasal olarak değil belki ama pratikte kendilerini her türlü ekonomik ve siyasi değişim ve baskıdan koruyacak sendikal haklarından vazgeçmiş, daha doğrusu vazgeçirilmiş bulunuyor. Büyük medya grupları yıllardır çalışanlarını, işleriyle sendika üyeliği arasında bir seçime zorluyor. En hafif tabirle çalışanlarının sendika üyeliğine karşı “heveslerini” kırıyor.

Patronlar bu yeni yapılanmanın gerçekleşmesinde ise yıllardır medyayı yöneten bir avuç yönetici ve köşe yazarının desteğini gördü. Büyük paralar alan yönetici/patron-gazeteciler bu ödemenin karşılığı olarak patronun şartlarını çalışanlara dayatmasını bildi. Büyük medya şirketleri çeşitli yollarla gazetecilerin sigortalarını basın kanununa uygun yapmaktan kaçınarak onları sıradan işçiler haline getirdi. Bu nedenle çoğu gazeteci, basın kartı olmadan çalıştı. Gazetecilerin iki seçeneği vardı: Bu şartları kabul edip çalışmak ya da mesleği bırakmak. Eli iyice güçlenen medya patronları ücret politikalarını da istedikleri gibi belirleyerek gazeteciliği “ucuzlattı.” Türkiye’de gazeteciliği ve yazılı/görsel basını zayıflatan en önemli unsurlardan biri de bu oldu. İyi yetişmiş, iyi eğitim almış gençler basın sektöründen uzak durdu.Meslekte olgunlaşan kaliteli pek çok muhabir en verimli olabilecekleri zamanlarda aynı gerekçelerle medyadan ayrıldılar. Uluslararası alanda 40’lı, 50’li yaşlarda çok sayıda muhabir hala alanda çalışmakta olmasına rağmen Türkiye’de bu tecrübede alanda gazeteci görmek neredeyse imkansız gibi. Bosna Savaşı’nda, Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de haber yapan pek çok muhabir bugün sektörün dışında. Bugün Türkiye’de gazete ve televizyonları yöneten gazetecilerin pek çoğunun alanda uluslararası ya da ulusal haber kovalamadığı bilinen bir gerçek. Bu yapı, nesiller değişip yeni isimler medyaya katıldıkça iyice sağlamlaştı. Artık genel yayın yönetmenleri bile iş güvenlikleri olmadan, ertesi gün işsiz kalabilecekleri korkusuyla işlerinin başına oturuyorlar.

Türkiye zayıf koalisyon hükümetleri ile yönetildiği günlerde bu çarpık gelişim tam olarak su yüzüne çıkmamıştı. Basın mensupları bir partiyi diğerine oynayarak manevra alanı bulabilmiş, sorunlarını bu şekilde aşabilmişti. Ancak Ak Parti’nin 2002’den itibaren üç kez üst üste seçim kazanması ve güçlü iktidar haline gelmesi meseleyi tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.

Bugün Türk basınında çok daha temel sorunlar var. Bunun başında da henüz “gazeteciliğin nerede başlayıp nerede bittiğine” dair tartışmaların bile sağlıklı biçimde yapılamamış olması geliyor. Türkiye’de yüzlerce iletişim fakültesi bulunmasına rağmen gazetecilik mesleğinin ne olduğu, demokrasi için ne anlam ifade ettiği, etik gibi ana kavramlar karşılığını bulmuş değil. Mesleğe başlayanların bu kavramların önemini bile kavranamamış olması büyük bir sorun.

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in yargılandığı Oda TV davası da Türkiye’de basını bu açıdan iki yönde bölmüş oldu. Bir yanda herkesi bildiği ideolojik bölünme ve siyasi duruş farkı var. Şık ve Şener’i destekleyenlerle, tutukluluğunu savunanlar birbirine rakip siyasi ekollerden geliyor. Başka bir bölünme ise davada yargılananların yaptıkları işin gazetecilikle örtüşüp örtüşmediği, gazeteciliği aşan boyutunun bulunup bulunmadığı tartışmalarından kaynaklanıyor. Bu karmaşada Türkiye’de yerleşen yanlış bir algı da “gazeteci dokunulmazlığı.” Kuşkusuz Avrupa’da da yargılanan ceza alan gazeteciler mevcut. İngiltere’de yasadışı dinleme yapan News of the World çalışanları hapiste. Ancak gazetecileri susturmak için suç atılması da Amerika’dan Çin’e kadar uzanan coğrafyada çokça rastlanan bir yöntem. Türkiye’de bu konuda bir ayrım da getirilebilmiş değil.

Bu ortamda Türkiye’de sektöre katılan yeni gazetecilerin meslek kriterleri açısından çok gerilerde olduğu bilinen bir gerçek. Bu temel zaafiyet Türk basınını her türlü siyasi etkiye daha açık hale getiriyor. Bu durum mevcut hükümetle ilgili bir sorun değil. Bu yapıdaki bir basının yarın başka bir iktidarın idaresi altında benzer bir şekilde güdülebileceğini söylemek kehanet olmaz.

Evet, bugün pek çok gazeteci, meslektaşları artık evlerinde, ailelerinin yanında olduğu için düne göre güne daha mutlu başladı. Ama büyük resme bakıldığında Türk basını açısından kutlanacak çok az şey olduğu da bir gerçek.