Son Dakika

Şener: Dink cinayeti, devlet görevlilerini korumak için kapatıldı

Okunan haber:

Şener: Dink cinayeti, devlet görevlilerini korumak için kapatıldı

Metin boyutu Aa Aa

Hrant Dink cinayetinin iç yüzünü araştırırken devlet içindeki yasadışı örgütlenmelerin izini süren gazeteci Nedim Şener bir yıl önce kendini, mücadele ettiği kişilerin yargılandığı bir davanın sanığı olarak buldu. 375 günlük tutukluluk süresinin ardından örgüt üyesi olduğu yönündeki suçlamanın kaldırılmasıyla birlikte serbest kaldı. Yaşadığı zor günlerin Türkiye’deki yargı sisteminin aksaklıklarının sonucu olduğunu belirten Nedim Şener, Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki en büyük engelin ifade özgürlüğünün gelişmemesi olduğuna inanıyor. Muhabirimiz Bora Bayraktar’ın sorularını cevaplayan Nedim Şener “ifade özgürlüğünü Avrupa, Amerika istiyor diye değil layık olduğumuz için yerleştirmeliyiz” dedi. Dink davasına da değinen Şener, cinayetin aydınlatılamamasının ardında olayın devlet içindeki görevlilere uzanmasının olabileceğine işaret etti.

Bora Bayraktar: Siyasi boyutları olan büyük bir davanın tarafısınız. Bir yıl boyunca neden tutuklu kaldınız, daha doğrusu ne değişti de serbest bırakıldınız?

Nedim Şener: Son bölümden başlayayım. Neden serbest kaldım? Yargıdaki demokrasi adına yaşanan olumlu gelişmelerden etkilenildiğini düşünüyorum. Çünkü Adalet Bakanlığı, AİHM’nin ifade özgürlüğü konusunda aldığı kararlara uygun hareket edilmesi yönünde telkinlerde bulunuyor, eğitimler veriyor. AİHM Türkiye’de eğitim veriyor. Çünkü o konuda Türkiye çok yaralı. Mahkumiyet kararları açısından listenin en üst sırasında. Dolayısıyla Adalet Bakanlığı ve hükümet bunun bir sorun olduğunu görüyor. Rakamlarla ölçülebilen bir durum bu. Gazetecileri teröristlere benzetmek gibi subjektif bir unsur olmadığı, açılan dava sayısıyla verilen mahkumiyet kararıyla ne olduğu çok açık. Bunun inkar edilemez bir gerçek olduğu anlaşıldı ve Adalet Bakanlığı devreye girdi. Özellikle AİHM kararları ve o gelişmelerde yorumlar sebep oluyor. İfade özgürlüğüne daha geniş bir imkan tanınacağını anlıyoruz. O anlamda da tahliye verilmesi tabiî ki hukuki gerekçeleri var. Ama bunlar 3 ayda 5 ayda ortaya çıkan gelişmeler değil. Tümüne baktığınız zaman bu tahliyeyi 3 ay önce ya da 6 önce de verebilirdi. Ay sonra veriyorsunuz. Belki de hiç vermeyebilirsiniz.

Bora Bayraktar: Davanız aynı zamanda Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması ile ilgili görülüyor. Bunu değerlendirir misiniz?

Nedim Şener: Şöyle, Oda TV’nin yayınlarının Ergenekon faaliyeti olarak değerlendirilmesi. Ben o konuda davanın sanığı olduğum için bir şey söylemekten kaçınırım. Ama avukatların, uzmanların ve dünyada kabul görmüş raporlara giren boyutuyla evet ifade özgürlüğüne karşı, bir basın davası, bir sansür davası olarak görülüyor. Ama orada Türkiye’nin şöyle bir sorunu vardı. Demokrasiye müdahale yolunda basının işlevlerinden sürekli söz edilir. Türkiye’de çok tartışılan bir konu. Yani dolayısıyla gazetecilik bir araç mıdır darbe yolunda. Böyle bir tartışma da var. Bu gayet meşru bir tartışmadır aslında. Burada suçlu ve suçsuzu ayırmak. O suçu işlemiş olanla olmayan arasındaki farkı ortaya koymak çok önemli. Bunu bir takım şeyleri önleyeyim derken ifade özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırmak gibi sonuçları olabiliyor. Çünkü ifade özgürlüğü öyle bir şey. Nitekim bu sadece gazeteciler tutuklanarak olmuyor. İşini kaybetmesi gibi bir sonuç da ortaya çıkıyor. Çünkü sermaye yapısının özellikleri nedeniyle gazeteciler iktidarlardan ürker hala geliyor. Çünkü bir gruba yazdığınız çok yüksek bir vergi cezası hemen diğerleri üzerinde etkili olabiliyor. Ama işsiz bırakılan gazeteciler ki onlar bu işleri isteğiyle bırakmadılar, başarısız oldukları için değil tam tersi dünya çapında başarılı iş yaptıkları ve kabul gördükleri için, referans insanlar oldukları halde işsiz kalabiliyorlar. Bu da sadece medya patronlarının tercihlerinden kaynaklanıyor. O da iktidarlarla ilişkilerinden etkileniyor. Eğer gerçekten medya üzerine bir düzenleme yapmak istiyorsanız bundan iktidar da kısa vadede zararlı gibi görünse de uzun vadede herkes bu işten kazançlı çıkacak. Çünkü bugün iktidarda olan yarın muhalefette olabilir. Medyada görünürlük ve sorunları dile getirme hakkı herkese eşit tanınmış olur. Bugün evet bir takım avantajlarınız olabilir ama yarın dezavantaja düşmemeniz için anayasal haklar gibi güvence altına alınması gerekir. Oradaki ilişkileri de gözden geçirmek gerekir. O yüzden bizim davamız basın özgürlüğü açısından önemli. Çünkü yargı eliyle gazetecilere neler yapılabileceğini gösteriyor. Özetle şunu söylemek istiyorum yargı süreci devam ediyor. Elbette Türkiye’de demokrasinin sorunları konusunda medya kabahatlidir. Ama suçlu ve suçsuzun ayrılacağı süreç yaşanacaktır diye düşünüyorum.
Türkiye demokrasisi kusurlu bir demokrasi olarak görünüyor. Melez bir demokrasi Bunu aşmanın yolu da bütün hakların garantisi de ifade özgürlüğünü tanımak genişletmek olarak görülüyor. Üçüncü ve dördüncü yargı paketi bunu tamamlayacak diye düşünüyorum.

İfade özgürlüğü diğer özgürlüklerin teminatıdır. Yaşamak insanın en birincil hakkıdır. Sonra ifade özgürlüğü gelir ve o ifade özgürlüğü sizin diğer haklarınızın da teminatıdır. Biz sadece bizim lehimize olan kararın gerekçesini okusak ifade özgürlüğünün neleri teminat altına aldığını göreceğiz. Dolayısıyla o bizim referansımız olsa, bizim o çok kızdığımız Fransa’daki bildirgeye atıf yapılan kararı bile dikkate alsak çok şeyi çözmüş olacağız ama bunları Avrupa istiyor, Amerika istiyor diye değil ben istiyorum. Biz buna layığız. Avrupalıların bize bir şey söylemesine gerek yok. Biz istiyoruz diye bunu yapmak yeterli zaten.

Bora Bayraktar: Cezaevinden çıkarken Hrant Dink davasına atıfta bulundunuz. Niçin Dink’ten bahsettiniz ilk olarak?

Nedim Şener: Hrant Dink cinayeti aslında politik ve etnik kimliği üzerinden bir Ermeni meselesi gibi algılatıldı. Oysa ben orada bir insan hakları ihlali, yaşam hakkı ihlali olarak görüyorum. Elbette bir politik duruşu var. Ama onun üzerinde bir gazetecinin öldürülmesi, ifade özgürlüğüne silahla yapılmış bir saldırı var. Organize bir cinayet var. İçinde Ergenekon sanıklarının bulunduğu, içinde polislerin, MİT’çilerin, jandarmanın bulunduğu çok bir büyük konsorsiyumun organize olarak işlediği bir cinayetten söz ediyoruz. Ve biz bunları birleştirdiğimiz zaman kontrgerilla dediğimiz, aslında o klasik gladyo denilen yapılara ulaşıyoruz. Silivri’de bir Ergenekon şeyi var, yapılanması var ama onun çok daha genişletilerek bugün devlet içine görevli olanları kapsayacak hatta siyasete uzanacak boyutları ile ele alındığında çok büyük farklı bir yapı ortaya çıkacak. Adına kontrgerilla dersiniz ya da Ergenekon dersiniz ama Hrant Dink cinayetinin arkasında bu var. Bu aslında Hrant Dink üzerinden gazetecilere verilmiş bir gözdağıdır. Orada bir Ermeni öldürülmedi benim gazeteci meslektaşım, kardeşim öldürüldü. Dolayısıyla bu cinayetin aydınlatılması gazetecilerin görevidir. Ben bu yolda, mesleki kıdemim yetseydi Uğur Mumcu cinayetini de Çetin Emeç cinayetini de böyle araştırırdım. Ben bugün bunu yaşıyorum bu nedenle Hrant Dink cinayeti benim için esastır. AİHM kararı çerçevesinde bir ifade özgürlüğüne yönelik saldırıdır. Nitekim Türkiye 14 Eylül 2010 tarihinde mahkum oldu. O kararda üç mahkumiyet gerekçesi vardı. Birincisi ifade özgürlüğünün tanınmamasıydı. Hrant Dink hala ceza yasamızda yer alan 301. maddeden mahkum olmuştu. Bunun müsebbibi de maalesef hükümettir. Bunun üçüncü ve dördüncü pakette değişeceğini umuyorum. Ama şunu unutmayalım Hrant Dink cinayeti esas olarak bir insan hakları ihlali, hayat hakkının yok edilmesi ama sonra bir gazetecinin ve ifade özgürlüğünün yok edilmesidir. Bu cinayetin arkasında olan devlet görevlilerinin korunmasına dair ciddi bir yargılanmanın olduğu bir davadır. Zaten belki de cinayetin aydınlanamıyor olmasının kökleri aslında devletin içindeki görevlilere uzanıyor olmasındandır. Bu kişilerin Ergenekon dediğimiz yapıyla da bağlantısının olabileceğini ileriki aşamalarda görebileceğiz. Benim cinayetle ilgili yaptığımı araştırmalar Devlet Denetleme Kurulu’nca da teyit edildi. Türkiye gazeteciliği, kamuoyu, duyarlı insanlar sokakta yürüye yürüye devlete 5 yılda ne yapması gerektiğini gösterdi. Nihayet devlet kayıtsız kalamadı. Yoksa o leke kamu görevlilerin üzerindeki bir leke olmaktan çıkıp devletin üzerine yapıştırılmış bir leke olacaktı. Ama şimdi 30’a yakın devlet görevlisini isim isim biliyoruz. Onlar da yargılanacak, suçlu suçsuz orada da ayrılacak.

Bora Bayraktar, Istanbul