Son Dakika

Suriye krizinin şifreleri

Okunan haber:

Suriye krizinin şifreleri

Metin boyutu Aa Aa

Çok değil bir yıl öncesine kadar Türkiye’nin Ortadoğu’daki en yakın müttefiki Suriye bir yılı aşkın bir süredir şiddetin gölgesinde yaşıyor. Bir yanda Arap Baharı denilen ayaklanmalar silsilesinden etkilenen ve demokrasi isteyen kitleler var diğer yanda “dışarıdan destekli terörist eylemlere karşı kendini savunan” bir devlet. Suriye’deki tarafların olaya bakışı böylesine keskin bir ayrışma ve tezat içinde. Kısa bir süre öncesine değin dostluk rüzgarlarının estiği Ankara ile Şam ise birbirine hiç olmadığı kadar uzak. Peki ama ne oldu da bölgede böylesine şiddetli rüzgarlar esti? Anlaşmazlığın temelinde neler var? Kuşkusuz bunu anlamak için sadece Türkiye-Suriye ilişkilerine bakmak yetmiyor.

Suriye’de yaşananlar aslında çok daha büyük bir resmin, daha büyük hesap ve mücadelelerin önemli bir parçası. Bölgenin son on yılına bakmadan Suriye’deki bir yıllık serüveni anlamak zor. Ortadoğu’da bugün yaşanan krizin temelinde kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri’nin 2003 yılında gerçekleştirdiği Irak operasyonunun izleri var.

Irak’ta Saddam Hüseyin rejiminin yıkılması bölgedeki güç denklemleri açısından büyük bir depremdi. Sünni egemenliğine ve Arap milliyetçiliğine dayalı askeri dikta rejiminin çöküşünün artçı şokları kısa süre içinde tüm bölgede hissedilmeye başlandı. Irak açısından Amerikan müdahalesinin ilk sonucu ülkenin Şiiler, Kürtler ve Sünniler arasında bir parçalanmaya sürüklenmesi oldu. Irak’ta onyıllarca baskı altında tutulan Şiiler Amerika’nın da desteğiyle iktidara ortak oldular. Kısa bir süre sonra ülkenin kontrolünü ele geçirilen kadronun uzun yıllar sürgünde, İran’da kalmış olmaları ister istemez Bağdat’ın rotasını Tahran eksenli politikalara çevirdi.

2005 yılından itibaren Irak müthiş bir mezhep kavgasının merkezi oldu. Samarra’da El Askeri türbesinin bombalanmasıyla doruğa çıkan bu gerilim kısa sürede bölgenin tamamına nüfuz etti. İran’ın nükleer silah peşinde olduğu iddialarının da güçlenmesi tansiyonu iyice arttırdı. Suudi Arabistan, Katar, Ürdün gibi bölge ülkeleri İran’a karşı Batı’nın desteğini aramaya koyuldu. Sünniler ile Şiiler arasındaki gerilim 2006 Lübnan Savaşı’nda Şii Hizbullah örgütünün İsrail’e karşı ortaya koyduğu direniş ve Hasan Nasrullah’ın Arap kahramanı olarak ortaya çıkması dolayısıyla kısa bir süre için geriler gibi görünse de Irak’ta akan kan sorunun çözülmesine izin vermedi. Ülkede Sünniler sistematik olarak Bağdat’tan sürüldü, birbiriyle iç içe yaşayan insanlar ayrışarak merkez Şiilerin kontrolüne girdi.

Bu ortamda bölge ülkeleri arasında en geniş tecrübeye sahip olan Türkiye mezhep kavgalarının devletler arası politikalara egemen olmaması için ciddi çaba harcadı. Irak’ta Sünnilerin siyasi sürece katılmalarını sağlarken, İran’ın bölgedeki en önemli müttefiki olan Suriye ile yakınlaşarak Şam yönetimi ile ilişkilerini güçlendirdi. Türkiye-Suriye yakınlaşması Şam’ı ABD’nin yalnızlaştırma baskılarından kurtarıp Esad rejimine meşruiyet sağlarken Ankara da Şam üzerinden Ortadoğu’daki ağırlığını arttırdı.

Türkiye’nin bölgede etkinliğini arttırmasında Suriye ile kurduğu ilişkilerin etkisi büyük oldu. Türkiye Arap Birliği toplantılarına katıldı, Lübnan’daki krizin çözümüne katkıda bulundu. İsrail ile yaşadığı gerginliğin, başka bir ifadeyle Başbakan Erdoğan’ın İsrail yönetimine “posta koymasının” da rüzgarıyla Ortadoğu’da Türkiye’nin yıldızı parlamaya başladı. Ancak Tahran bu gelişmelerden rahatsızdı ve bölgedeki nüfuzunu Ankara’ya kaptırmak istemiyordu. Ne var ki İran’ın kendi sorunları vardı.

İran’ın nükleer enerji üretme çabaları Batı’da kuşkuyla karşılanırken Türkiye, “komşularla sıfır sorun” politikası gereği Tahran’a arka çıktı. İran’ın nükleer enerji arayışlarına destek olan Türkiye uzunca bir süre Batılı ülkeler ile İran arasında arabuluculuk yaptı. 17 Mayıs 2010’da Brezilya ile birlikte Nükleer Takas Anlaşması’nın imzalanmasına öncülük etti. Ancak İran meseleyi önemli ölçüde çözebilecek bu anlaşmanın gereklerini yerine getirmeyerek hem çabaları boşa çıkardı hem de Türkiye’nin ABD ve Batılı ülkelerle karşı karşıya gelmesini sağladı. Tahran ise zaman kazanmış oldu.

İran’ın kendi gündemi, bölgedeki etkinliğini, nüfuz alanını koruma çabaları mezhep politikaları üzerinden alttan alta yürüdü. Kriz Ortadoğu’da adına Arap Baharı denilen isyan dalgasının her yeri etkisi altına almasıyla su yüzüne çıktı.

Suriye’de Beşar Esad yönetimi aleyhinde 2011’in ilk aylarında başlayan hareketler şiddetle bastırılmak istendi. Türkiye çok iyi ilişkiler kurduğu Arap komşusuna giderek artan bir tonda uyarılarda bulunarak yavaş yavaş Esad ile arasına mesafe koydu. Şiddet olaylarının devam etmesi, Batı’da Esad’a yönelik bir harekat beklentisi Ankara’nın eleştirilerinin dozunu iyice arttırırken dostluktan eser kalmadı. Büyük güçlükle inşa edilen iyi ilişkiler yerle bir oldu. İyi günlerde hiç sözü edilmeyen Suriye’nin “Alevi bir azınlığın” yönetiminde olduğu savı basında sıkça yer almaya başladı. Suriye giderek İran’a yakınlaşmaya başladı. Türkiye’nin Ortadoğu’nun geri kalan kısmı ile arasında oluşan İran-Irak-Suriye-Lübnan(Hizbullah) Şii kuşağı bölgedeki politikaların önüne set çekmeye başladı.

Türkiye her ne kadar “mezhep politikalarının yanlışlığını” savunsa da ortaya çıkan tabloda kendisini bölgeden izole eden bu oluşuma karşı mücadele etmekten geri kalmış değil. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “artık Suriye’yi bekleyecek zamanımız yok” derken, Suriye muhalefetini güçlendirmeye çalışan adımlar atarken ve Batı’yı Esad rejimine karşı harekete geçirmeye çalışırken, bu hattı yarmaya çalışıyor. Ankara dayatılan mezhep politikalarına karşılık verirken bu yapılanmadan uzak duramıyor. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Katar gibi güçlü ve etkili “Sünni” ülkeleriyle ortak adımlar atması, karşıt, dengeleyici bir yapı oluşturmaya çabası bunun bir yansıması. Ankara’nın bir yandan demokrasi isteyen halkların yanında duruş sergilerken Suudi Arabistan gibi anti-demokratik bir rejimle yakınlaşmasını başka türlü açıklamak mümkün değil. Uluslararası ilişkilerin gerçekçi teorileri açısından, büyük bir Şii nüfus barındıran, İran tehdidini yakından hisseden bir ülkeyle ortak politika belirlemeye çalışmak ise gayet anlaşılır ve sonuç verebilecek bir adımdır.

Bölgedeki mezhepçiliğin başladığı ve tekrar patlayabileceği nokta ise Suriye’den çok Irak olsa gerek.

İstanbul’da görüştüğüm Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’nin durumu bunun en açık göstergesi. Haşimi, Türkiye’ye yakın Sünni bir lider ve Irak’taki Şii Maliki yönetimi tarafından terörizmle suçlanıyor. Korumaları işkence görüyor, kendisi ise sürgün hayatı yaşıyor.

Haşimi “2005-2007 yılları arasında yaşanan mezhep çatışmasının kimseye yararı olmadı. Herkes ağır bedel ödedi. Geçmişte böyle bir ayrım aramızda yoktu. Bunlar Amerikan müdahalesinin bir sonucu. İran da bu ayrımı körüklüyor” derken bunun bir bölünmeye yol açmayacağını umduğunu söylüyor.

Haşimi, “Eğer bir mezhep çatışması ve bölünme yaşanırsa bu bütün bölgeye sıçrar. Irak zengin bir ülke, komşu ülkeler etki alanını arttırmak için birbirlerine girer. Bu kimse için iyi olmaz” derken Ortadoğu’nun geldiği savaş eşiğine işaret ediyor.

Bölgede yaşanan sıcak krizin aktörleri Suriye ve Irak gibi görünse perde arkasında İran var. İslam devrimini ihraç etme politikasından vazgeçmeyen İran yönetimi, bugün içinde bulunduğu sosyo-ekonomik krizin rejimi sarsmasından korunmak için bölgede tehlikeli bir oyun oynuyor. Geçen ay başbakanın ziyareti için gittiğim Tahran’da edindiğim izlenim, İranlıların içinde bulundukları hayattan çok da memnun olmadığı yönünde. Örneğin bir İranlı “petrolümüz, doğal gazımız var. Ama bunların gelirini biz değil Suriye, Lübnan gibi ülkeler yiyor. Bizi Şah’tan kurtarmak için, daha adil paylaşım için gelen mollalar kendileri iktidarda kalmaktan başka bir şey düşünmüyor. Çocuklarımız bu hayatı sürdürmek istemiyor” derken bu gerçeği hatırlatıyordu.

İran mezhepçiliği körüklerken, Ankara aleyhine sert açıklamalar yaparken yönetim kademesinde Türkiye’yi tamamen karşısına almak istemeyenler de mevcut. Ülkedeki yönetsel çekişmelerin bir yansıması olarak İran’dan Ankara’ya dair çelişkili açıklamalar gelmesi bu durumun bir yansıması. Nihayetinde 14 Nisan’da Nükleer Müzakereler’in uzun tartışmalardan sonra İstanbul’da yapılabilmesi ve bu görüşmelerden olumlu sonuç çıkması dikkate değer. İran zamana oynuyor ve Türkiye kartını kaybetmek istemiyor. İstanbul’daki toplantı sonrası görüştüğüm İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri ve Başmüzakerecisi Said Celili’nin açıklamaları da bu yönde. Celili, “15 ay önce yine İstanbul’daki zirvede, müzakerelere devam etmeye hazır olduğumuzu söylemiştim. Biz hazırız. Müzakerelerin, işbirliği platformunda şekillendirilebileceğine inanıyoruz. Şimdi diğer taraf da buna hazır ve biz bunu memnuniyetle karşılıyoruz” diyor.

Suriye, İran ve Irak… Türkiye bu üç ülkeyle iyi ilişkiler kurmak, sorunları çözmek ve Avrupa’dakine benzer bir refah alanı oluşturabilmek için çok çaba harcadı, enerjisini ortaya koydu. Kısa bir süre için sonuç almayı da başardı. Ama burası Ortadoğu. Uzun vadeli planları kısa sürede bozmakta usta bir coğrafya.