Son Dakika

Okunan haber:

Atatürk’ü Kaptan Morgan sanan bir kızın babasını arayış yolculuğu


KÜLTÜR

Atatürk’ü Kaptan Morgan sanan bir kızın babasını arayış yolculuğu

Mizgin Müjde Arslan. O babasını arayan bir kız çocuğu. Daha birkaç aylıkken babasının dağa çıkmasıyla ilk terk edilişini yaşamış, 2.5 yaşında ise annesinin babasının peşinden gitmesiyle yalnızlığın derin soğukluğunu keşfetmiş genç bir kadın. 17 yaşında babasının öldüğünü öğrenene kadar kafasını kurcalayan tek soru, o koca adamın onu merak edip etmediği… Onu düşünüyor mu? Ona bir şey ulaştırmayı hiç denedi mi? Babası küçük kızını özlüyor mu? 1981 doğumlu yönetmen ‘Ben Uçtum Sen Kaldın’ isimli belgeselinde babasının izini bulmak ümidiyle dağa çıktı, mağaralarda bir ışık aradı. 2009 yılında başladığı arayışı 2012 İstanbul Film Festivali’nde tüm Türkiye’ye ulaştı. Ancak yönetmen, arayışını noktaladığında KCK davasıyla içeri alındı ve terörist damgası yedi.

Müjde yolculuğa tek bir soruyla başlıyor. Babası onu sevmiş mi sevmemiş mi? ‘Ben Uçtum Sen Kaldın’ politik yargıların çok ötesinde evrensel bir hikaye, babasız büyüyen bir kızın tiz çığlığından başka bir şey değil…

Mizgin Müjde Arslan: ‘Ben Uçtum Sen Kaldın, geride kalmanın ne kadar zor olduğunun hikayesi. Geride kalanların yaşamı, bizi nasıl değiştirdiği, etkilediği ve sonunda benim onu aramak uğruna ona soru sormak üzere yola çıkışımın hikayesi. Ben zaten film boyunca sorular soruyorum, kafam sorularla dolu.’

euronews: Kendi iç yolculuğunuza çıktınız ve babanızı aradığınız bir film yaptınız. Bu filmle dünyaya ve Türkiye’ye nasıl bir mesaj vermek istediniz?

M. M. Arslan: ‘Bu filmde anlatmak istediğim hikaye, savaşların aileleri parçaladığı ve gidenlerin ardında kalan ailelerin nasıl bir yaşam sürdürdüklerinden başka bir şey değil. Aslında anlatmak istediğim bir insana, tüm kavramların ötesinde, gerilla, terörist olmanın, bir militan olmanın ötesinde baba gözüyle bakmanın ne demek olduğuydu. Çünkü politikacılar bizim kalplerimizi taşlaştırmayı amaçlıyorlar ve bunu da beceriyorlar. Biz sinemacılar da kalpleri yumuşatmayı istiyoruz ve ben de bu filmle kalplere ulaşmak ve kalpleri kuşatmayı amaçlıyorum.’

euronews: Siz babasız büyüyen bir çocuksunuz. ‘Ben Uçtum Sen Kaldın’ın da sizde babanızla ilgili bir anısı var öyle değil mi?

M. M. Arslan: ‘Evet bu babamın küçükken annesine söylediği bir tekerleme aslında. ‘Ben susamım sen susamsın, ben uçtum sen kaldın’ Garip gerçekten, o uçtu ben kaldım, ardında biz kadık. Ben aslında bu filmde giden bir adamın ardında bıraktığı kadınları işliyorum; kız kardeşi, annesi, eşi ve kızı. Tüm geride kalan hayatları nasıl değiştirdiğini anlatıyorum.’

euronews : Terk edilmiş kadınların hikayesi…

M. M. Arslan: ‘Gercekten terk edildik mi, onu da sorguluyorum bu filmde. Filmin sonunda şöyle bir şey var, ne anne babalar, ne çocuklar bireylerin seçimlerini yargılamamalı ve karşı çıkmamalılar. Bu onun seçimiydi, o bunu yaşadı o bunu yaşadığı için ben başka birisi oldum, iki buçuk yaşındayken yalnız kaldım. Annem de babamın peşinden gitti ve dünyanın orta yerinde iki buçuk yaşımda yalnız başıma kaldım. Ama bu da benim hayatta kalmamı, ayaklarımın üzerinde durabilmemi sağladı. Belki ona çok kızdım, çok öfkelendim, çok görmek istedim ama bu da benim böyle bir insan olmama neden oldu ve bugün onu anlıyorum, o bu tercihi yaptı ve bunu yaşadı. İste bu da benim başka bir ben olmamı sağladı. Onu anlayabilmemi…’

euronews: İki ay öncesine dönersek, yine aynı yaşanmışlıklar ve babanızın seçimleri yüzünden mi KCK davasından gözaltına alındınız, yoksa babanızı arama yolculuğunuz mu sizi hedef haline getirdi?

M. M. Arslan: Ben filmimin yolculuğunu 2009 yılı Kasım ayında yani Kürt açılımının ilk zamanlarında gerçekleştirdim. Tabi Türkiye’de bu yolculuğu gerçekleştirmek büyük cesaret ister çünkü bizim için büyük bir tabu. Yani benim tüm çocukluğum boyunca nenemin dedemin beni saklamak istemesinin, bizim konuşmayışımız, yok sayılışımızın nedeni buydu. Tehlikeliydi o dönemler, savaş koşullarında yaşıyorduk ve ölüm vardı! Gerçekten ölümle yüzleşebilirdik. Ya da cezaevi tehlikesi ve başka koşullar… Ama şunu belirteyim bizim filmimiz bakanlıktan destek aldı ve bu destek bana büyük bir cesaret verdi. Dedim ki artık Türkiye bu hikayeleri dinlemek istiyor. Yüzleşmek istiyor. Artık yaralarımızı sarmaya başlıyoruz. Ve beraber oturacağız, izleyeceğiz, ağlayacağız, güleceğiz, birbirimizin elini tutacağız ve bu meseleyi çözeceğiz diye düşünüyordum. ‘

euronews: Gözaltına alındığınızda siz belgeseli sonlandırmak üzereydiniz.

M. M. Arslan: ‘Evet öyle, tam festivalden olumlu haber almış ve bunun heyecanını yaşıyorduk ki, bir pazar akşamı sabaha doğru 5 sularında ev basıldı ve 4 gün gözaltında kaldım. Tabi çok ağır bir itham vardı üstümde. Ben polisler geldiği andan itibaren filmden dolayı olduğunu biliyordum, çünkü benim hiçbir politik bağım yoktur. Hayatımdan çok emindim. Sadece bu film vardı, bu yolculuğu yapışım ve son üç yılımda da bunun gerginliği ve korkusunu yaşıyordum. Türkiye’de sürecin değiştini sertleştiğini, söylemlerden analiz edebiliyordum tabi ki. Ama yine de bana göre bu film anlatılmalıydı, bu film önemliydi, bir yerden başlamak gerekiyordu. Çünkü bu sadece benim hikayem değil, Türkiye’de yüzbinlerce kişinin sakladığı, çocukların anne babaların ve kardeşlerinin hikayesiydi aslında.’

euronews: Türkiye 2012 yılında 7. sanatı icra eden yönetmenlere sansür ve baskı uygulayan bir ülkeye mi dönüşüyor? Belgesellerde kırmızı çizgilerimiz hala var mı?

M. M. Arslan: ‘Türkiye’de film yapmak her zaman sıkıntılı olmuştur. Gözaltına alınmanın ötesinde bizim kafamıza yerleştirilen sansür kavramıyla da çok bağlantılı bu durum. Darbe sonrası gerçek anlamda bir darbe filminin yapılamayaşının sebebi de bu. Ben yine de kendimizi bugün biraz daha şanslı hissediyorum, gözaltına alınmış olmama rağmen, hala çok korkmama rağmen film çok iyi tepkiler alıyor. Ama hala ne olacağını bilemiyorum. Her şeye rağmen bence şanslıyız ve artık bu filmlerin pek engellenebileceğini düşünmüyorum. Sinemanın imkanları da artıyor ve uzun bir suskunluk sonrası ilk sesler bunlar. Ben artık kimsenin kolay kolay susacacağını sanmıyorum.’

Mizgin Mujde Arslan’in yeni film projesi Turkiye’deki bir başka kırmızı alana parmak basıyor. Çocuk gözüyle Atatürk’ü anlatıyor. Yönetmen, o dönemin naifliğini hayal gücünü şu sözlerle izah ediyor: ‘Okulda Atatürk, herkese göre bir büsttü ama bize göre Kaptan Morgan’dı.’

euronews: Bu filmden sonraki projeniz? Yine içsel bir yolculuk bizi mi bekliyor?

M. M. Arslan: Yeni hikayem aslında bundan daha sert! O öyküm de İstanbul Film Festivali’nden hikaye kategorsinde jüri özel ödülü aldı. Filmimizin adı ‘Büst’. 1992 yılında Körfez Savaşı sonrası, kültür çatışmaları zirve noktasındayken, bir yatılı okulda geçiyor. Bir yatılı okulun nasıl militarizmin etkisinde olduğunu ve bir gurup çocuğun Atatürk büstünün kazayla kırdıkları burnundan ötürü nasıl cezalandırıldıklarını ve sonrasında yaşananları mizahi bir dille anlatıyorum. Bu filmin etkisini şöyle tanımlıyorum; yağmur yağarken gökkuşağının çıkması gibi, ya da bir şeye çok ağlarken birden gülmeye başlamanız gibi. Ben Türkiye’yi artık böyle görüyorum. O kadar acı çektik ve trajik olay yaşadık ki, bombalamalar, çocuk ölümleri… Artık ona güler bir haldeyiz. Hani hakikaten bu kadarı da fazla dediğimiz bir noktadayız. ‘Büst’ünde böyle bir film olmasını istiyorum, çünkü Kürtlerle Türklerin yaşadığı bu savaş henüz çocukların gözünden anlatılmadı.
Bir de Büst’ün benim için şöyle bir özelliği var, hani Kürt denilince aklımıza hep teröristler, bombalamalar, cezaevi geliyor ya, ben bunların dışında bir yere parmak basmak istiyorum. Politik bir hikayeden ziyade bir sevgi hikayesi olarak yorumlanmasını istiyorum. Ben aslında politik sinema yapmak istemiyorum, ben mizah ve çocuk hikayeleri yapmak istiyorum.’

euronews: Siz Mardin’de büyüdünüz sizin çocukluğunuzdaki büst hikayeniz neydi? Yoksa o film sizin okuldan mı çıkıyor?

M. M. Arslan: ‘Ben büstü kıran guruptan değildim. Ama olay benim yaşadığım dönemde gerçekleşti. Ben de arkadaşlarım gibi askeri sistemle her sabah dayakla uyandırılmaları yaşadım. Tabi filmimizde yatılı okul sisteminin disiplini ve yanı sıra aşklar komiklikler de olacak. Aslında biz yalnız şunu biliyorduk, acımasız bir zamana doğmuş olduğumuzun farkındaydık ve bundan kaçış yolları arıyorduk. Kaçış yolumuzsa gülmek ve her şeyle alay etmekti. Bizim gerçekliğimiz çok daha farklıydı. Herkese göre o bir büsttü, Atatürk büstüydü ama bize göre Kaptan Morgan’dı. Bu tamamen çocuk hayal gücü. Filmde de tam da buna parmak basacağım, bunu göstermek istiyorum.’

Irmak Zentürk

euronews

Editörün Seçtikleri

Bir sonraki konu
Uspomene 677: Bosna'nın dünü, bugünü, yarını

KÜLTÜR

Uspomene 677: Bosna'nın dünü, bugünü, yarını