Son Dakika

Okunan haber:

Türk-İsrail ilişkilerinde krizden çıkış yolu


İsrail

Türk-İsrail ilişkilerinde krizden çıkış yolu

Mitvim Enstitüsü’nün Eylül başında açıkladığı ve İsrail halkının Türkiye’den özüre sıcak baktığı yönündeki araştırma, İsrail Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen sinyaller ve son olarak İsrail başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Jerusalem Post’a verdiği röportaj kuşkusuz tesadüf değil. Netanyahu gazeteye verdiği röportajda Türkiye ile İsrail’in ortak çıkarlarına vurgu yaparak bir kez daha Ankara’nın dikkatini çekmeye çalıştı.

Peki ama İsrail son birkaç aydır niçin Türkiye ile ilişkileri normalleştirmeyi bu kadar yüksek sesle dile getiriyor? Neden İsrail Türkiye ile yeniden masaya oturmak için “uygun zamanın (ripe moment)” geldiğini düşünüyor? Bu sorunun yanıtı İsrail’in müzakere stratejilerinde yatıyor. İsrail’in yarım yüzyılı aşan tarihine bakıldığında Tel Aviv’in müzakere için kendi elinin güçlü, muhatabının elinin ise zayıf ya da politik olarak sıkıntıda olduğu dönemlerde masaya oturmakta daha istekli olduğu görünüyor.

Filistinlilerle on yıl süren Oslo Barış Süreci’nin Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında, savaş sırasında Saddam Hüseyin’den yana tavır koyan FKÖ lideri Yaser Arafat’ın çıkmaza girdiği bir döneme denk gelmesi rastlantı değil. Tıpkı Enver Sedat’la Camp David müzakerelerinin 1973 Yom Kippur Savaşı sonrası Mısır’ın savaşla topraklarını geri alamayacağını kesin olarak anlamasından, ABD’nin baskıyı arttırmasından sonraya denk gelmesi gibi.

Anlaşılan o ki İsrail’deki karar vericiler Türk-İsrail ilişkilerinde benzer bir sürece girildiğini düşünüyor. Ortadoğu politikası sıkıntıya giren Türkiye’nin bu durumundan yararlanma eğilimi öne çıkıyor.

Gerçekten de Suriye krizinde Beşar Esad’a net tavır koyan Ankara’nın Baas rejiminin hala devrilememesinden doğan sıkıntıları var. Son bir yılda Türkiye, Şam kaynaklı bir çok kriz yaşadı, yaşıyor. Türkiye’nin bir uçağı düşürüldü, güney sınırının bir bölümü Kürt grupların eline kaldı. Sınırda oluşan güç boşluğu ile PKK’nın terör eylemlerindeki tırmanışını ilişkilendirenlerin sayısı az değil. Üstelik uluslararası alandaki diplomatik çabalarda da Ankara yalnız bırakıldı. İsrail şimdilerde Türkiye’nin bu sorunlarını tahvil etmenin peşinde.

Burada “Türkiye İsrail’e karşı önceki taleplerinden vazgeçecek kadar sıkıntıda mı? Ne olursa olsun İsrail ile ilişkileri normalleştirme peşinde mi?” sorusu öne çıkıyor. Bu soruların cevabı tek kelimeyle “hayır.” Türkiye ile İsrail arasında Mavi Marmara Krizi’nden sonra Cenevre, Roma, Bükreş ve New York gibi kentlerde yürütülen altı tur gizli görüşmelere Türkiye adına Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile birlikte katılan Büyükelçi Özdem Sanberk’e göre “İsrail özür dilemeden bu işin düzelmesi mümkün olmayacak.”

Bu durumda görüşmeler yeniden başlarsa elbette ki kalınan noktadan devam edilecek. Aslında İsrail 18-19 Haziran 2011 tarihli “Agreement between the Government of the Turkish Republic and the Government of the State of Israel Concerning the Flotilla Incident” başlıklı metinde “apology” kelimesini kullanarak özür dilemeyi kabul etmişti. Metnin 2. Maddesinde “İsrail Türk halkından ölüme ve yaralanmaya yol açmış olabilecek hatalardan dolayı özür diler” ifadesi yer almış, 3. Maddede ise tazminat ödenmesinden sonra Türkiye’nin davalardan vazgeçmesi kararlaştırılmıştı. Buna karşılık her iki ülke de büyükelçilerini geri gönderecek, ilişkiler “ihtilaflı iki ülke” olarak sürecekti. Siyasi endişelerle İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman, İsrail heyetinin kabul ettiği bu metni reddetti. Bir fırsat kaçmış oldu.

Türkiye de benzer bir fırsatı İsrail tarafından sızdırılan Temmuz 2011 tarihli Palmer Raporu’nu reddederek kaçırmıştı. İkinci bölümünde Gazze ablukasını meşru gösterdiği gerekçesiyle hükümet, daha incelemeden Raporu aforoz etti. Oysa ki raporun başında tarafların tam olarak uzlaşamadığı belirtilmekle beraber 31 Mayıs 2010 gecesi neler yaşandığı, Türk tezlerini doğrular şekilde anlatılıyordu.

Raporun “Facts, Circumstances and Context of the Incidents” başlıklı bölümünde komisyonun “(viii-…) İsrail askerlerinin Mavi Marmara’yı denetim altına alırken ki güç kullanımından doğan ölümler ve yaralanmalar kabul edilemez. Dokuz yolcu İsrail askerleri tarafından öldürüldü, bir çok kişi de askerlerce ciddi biçimde yaralandı. İsrail tarafından komisyona dokuz kişinin ölümünden hiçbiri ile ilgili tatmin edici bir açıklama sunulamadı. Adli tıp raporuna göre ölenlerin çoğunun defalarca, yakın mesafeden, sırtından vurularak öldürülmesi ile ilgili olarak İsrail tarafından yeterli, maddi delillere dayanan açıklama yapılmadı” tespitleri vardı. İsrail birliklerinin olay sonrasında da yolculara kötü muamele ettiği kayıtlara geçirildi.

İsrailliler bu raporu ustalıkla New York Times’a sızdırarak, yönlendirmeli ifadelerle Gazze’yi öne çıkardılar ve bu Türkiye’de aleyhte kamuoyu oluşturdu. O gece neler olduğu tespitini içeren raporu öncelikle Türkiye’nin reddetmesini sağlandı. Oysa ki Türkiye bu ilk bölümdeki ifadeleri sürekli gündemde tutarak İsrail üzerinde baskı kurabilirdi.

Bunlar her ne kadar geride kaldı gibi görünse de yeniden ilişkileri normalleştirmekten söz eden bir İsrail hükümeti ortadayken meseleyi tekrar hatırlamakta yarar var.

İsrail’de ve Batı’da Suriye’de radikal dinci örgütlerin yönetime egemen olması korkuları giderek güçleniyor. Esad rejiminin devrilmesi geciktikçe bölgeye bu güçlerin hakim olacağını düşünenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. İstikrarsız ve güvenliksiz bir Suriye çevresindeki her ülkeyi başta da İsrail’i tehdit ediyor.

İşte bu ortamda Tel Aviv yönetimi Ankara’nın aklına girmenin yollarını arıyor. Olaylara yeniden pragmatik yaklaşma işaretleri veren Türkiye açısından yapılması gereken özür ve tazminat taleplerinin arkasında durmak. Gazze ambargosu ise iki ülke ilişkilerini normalleştirdikten sonra büyükelçiler nezdinde müzakereye ertelenebilir. İki ülke geçmişe oranla biraz daha iyi olan Gazze’deki durumu tartışabilir ve Ankara buradaki Filistinlilerin hayatını iyileştirmek için katkıda bulunabilir. İsrail barışma işaretleri verirken bunları akılda tutmak gerek.