Son Dakika

Son Dakika

Arap uyanışını Selefiler mi ele geçirdi?

Okunan haber:

Arap uyanışını Selefiler mi ele geçirdi?

Metin boyutu Aa Aa

Ortadoğu’da neredeyse iki yıldır süren ayaklanmalar, otoriter rejimlerdeki sarsıntılar pek çok ülkeyi hazırlıksız yakaladı. Tunus, Libya ve Mısır’da liderler devrilirken aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok bölge ülkesi, Batılı ülkeler, ABD ve Rusya bu yeni oluşum karşısında tavırlarını belirlemekte, olayları yönlendirmekte zorlandılar, zorlanıyorlar. Kimilerinin “Arap Baharı” kimilerinin “Arap Uyanışı” dediği olguda son tartışma, ayaklanmaların Selefilerin ele geçirdiği bir olgu olup olmadığı ve bu işin ne sonuca varacağı.

Saad Eddin İbrahim, Mısır’ın Müslüman Kardeşler kökenli devlet başkanı Mursi’nin hapishaneden arkadaşı. Şimdilerde Kahire’deki İbn Haldun Merkezi Kalkınma Çalışmaları Direktörlüğü’nü yapıyor ve ülkedeki gidişatı ve bölgenin genelinde yaşananları anlamaya çalışıyor. İstanbul’da Stratejik İletişim Merkezi’nin düzenlediği panelde ufuk açıcı değerlendirmelerde bulunan İbrahim’e göre Arap ayaklanmaları büyük bir dönüşümün parçası. Ayaklanmalar sırasında siyasetin bir parçası olan Selefilerse bölgenin bir gerçeği, ancak yönetimin değiştiği hiçbir ülkede çoğunluk elde edememeleri onların gücü konusunda önemli bir gösterge.

İbrahim “Mısır’da geçmişte çok sınırlı bir kesim, seçkin bir grup siyasetin içindeydi ve bu toplumun yüzde 10-15’i civarındaydı. Oysa bugün bu oran yüzde 80’lerde. Günlük siyasi gazete sayısı son dönemde iki kat arttı. İnsanlar artık daha çok politikanın içinde. Eskiden herkes korkardı. Bence en önemli nokta bu; korku faktörünün tamamen ortadan kalkmış olması. Artık kimse hiçbir şeyden korkmuyor bu da kaosa neden oluyor” diyor. İbrahim’e göre sadece yönetimler değil İslami hareketler de bir değişim süreci yaşıyor. Mısırlı araştırmacı “Mursi iktidardaki 100. gününü geride bıraktı. Onu yakından tanıyan biri olarak şunu söyleyebilirim: Hapishanede tanıdığım Mursi tam anlamıyla bir lider değildi. Ama öğreniyor. Rejimi ve yönetimi etkiliyor ama asıl etki sistemden Müslüman Kardeşler’e geliyor. Mısır’ın temel sıralaması olan, Nasır’ın temel fikri yapısı, yani ‘önce Arap, Afrikalı ve sonra Müslüman’ anlayışı giderek onda da yerleşiyor. İslami Cihad ve benzeri hareketler de silahsız muhalefeti öğreniyor. Bu uzun bir süreç” şeklinde konuşuyor.

Fransız Stratejik Araştırmalar Kurumu’ndan Camille Grand, Avrupa’nın Arap ayaklanmalarına hazırlıksız yakalandığını ve bu durumu öngöremediğini belirtiyor. “Ayaklanmalar olduğu dönemde Münih Güvenlik Zirvesi’nde liderler çevre sorunlarını tartışıyordu, uzun süre bunlara nasıl tepki vereceklerini bilemediler” diyor. Durum Avrupa’da hala da tam olarak anlaşılabilmiş değil. Avrupa şu an kendi iç sorunlarıyla meşgul Arap dünyasındaki sarsıntıların ne kadar süreceği ve ne yönde gideceği ise belirsiz. Bunları 1990’lı yıllardaki Avrupa’daki demokrasi hareketleriyle ilişkilendirmek, bunları gecikmiş birer devrim olarak görmek de yanlış bir analoji, Grand’a göre.

Volker Perthes de pek çokları gibi “Bahar” ifadesinin yanlışlığı üzerinden bir değerlendirme yapıyor: “Bahar, mevsimsel bir tanımlama. Arkasından yaz gelmesini bekliyorsunuz ve sabırsızlanıyorsunuz. Oysa ben, Arap dünyasında temel bir değişim saatinin sadece ilk dakikalarında olduğumuzu düşünüyorum” diyor. Perthes’in sözleri kendisine 1789 Fransız Devrimi’nin uluslararası politikaya etkileri sorulduğunda Kissinger’ın verdiği yanıtı hatırlatıyor: Bunu söylemek için henüz çok erken!

Arap ayaklanmaları tarihsel bir süreç içinde bakıldığında üçüncü büyük dalga gibi görünüyor. İlki Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiliz ve Fransız Manda yönetimlerine karşı, Filistin’e Yahudi göçünün ateşlediği ayaklanmalar. Bu ilk dalga ne İsrail’in kurulmasını engelleyebildi ne de İngiliz ve Fransız idarelerini devirebildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Arap kalkışmaları ise eski Manda ülkelerine, Suriye, Irak, Ürdün gibi ülkelere bağımsızlıklarını getirmişti. İkinci dalga Arap isyanları daha çok bulundukları ülkelerin en örgütlü ve disiplinli kurumları olan ordu içindeki hareketlerdi. Arap dünyasında otoriter rejimlerin kurulmasıyla sonuçlanmıştı. Şimdiki üçüncü dalga Arap ayaklanmaları ise bu asker kökenli otoriter rejimlere karşı yapılıyor. Bu da şiddetten bağımsız değil. Yine de öteden beri gelen (örneğin Mısır’da Kıptilerle Müslüman gruplar arasında yaşananlarda olduğu gibi) Arap Ayaklanmaları ile ilişkilendirirken dikkatli olmak, iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Üçüncü isyan dalgasında karakteristik otoriter ordu rejimlerine karşı ayaklanma olduğundan, ordusuyla demokrasisi arasında ciddi problemler yaşayarak belli bir noktaya ulaşan Türkiye’nin tecrübeleri Arap dünyası için büyük önem taşıyor.

Saad Eddin İbrahim de özellikle Ak Parti tecrübesine dikkat çekiyor ve Başbakan Erdoğan’ın Mısır ziyaretinin bu noktadaki önemine işaret ediyor: “Erdoğan Kahire’ye adeta zafer kazanmış bir Roma İmparatoru gibi girdi. İnsanlar sokaklara döküldü, onu görebilmek için birbiriyle yarıştı. Ancak buradaki bir konuşmasında yaptığı laiklik vurgusu insanlarda büyük hayal kırıklığına yol açtı. Erdoğan’ı sadece resmi görevliler uğurladı. Ama bundan öğreneceklerimiz var.”

Perthes de Türkiye örneği konuşulurken dikkatli olunması gerektiğini çünkü herkesin Türkiye’ye ait farklı algılamaları olduğunu hatırlatıyor. Türkiye, kimilerine göre Batılı hayat tarzının sürdürülebileceği özgür bir ülke, kimilerine göre muhafazakarlığın geliştiği, sivil yönetimin ordu üzerinde hakim olabildiği İslami kökenli bir hükümetin egemen olduğu bir ülke. “Beş-altı farklı Türkiye profili var. O nedenle kimin hangi Türkiye’yi örnek alarak konuştuğunu iyi süzmek gerekir” diyor Perthes.

İşte böylesine sisli bir ortamda yaşanan Suriye krizi, Arap ayaklanmalarıyla ilgili yanıtlardan çok yeni bir çok soru ortaya atıyor. Suudi Arabistan ve Katar gibi demokrasiden nasibini almamış ülkelerin desteklediği grupların katılımı, Selefileri siyasette olmasa da sokakta etkisini arttırmasına, Arap ayaklanmaları ile ilgili demokrasi yönündeki beklentileri karanlıklara itmesine yol açıyor.