Son Dakika

Okunan haber:

Kürtler için vakit geldi mi?


Türkiye

Kürtler için vakit geldi mi?

“Yargı zaten konuyla ilgili adımı attı, bununla ilgili değerlendirmeye gerek yok. Bunlar zaten alıştığımız şeyler.”

Başbakan Erdoğan Azerbaycan ziyareti öncesi BDP Kongresi’nde Abdullah Öcalan’ın dev bir posterinin asılmasıyla ilgili olarak bu ifadeleri kullandı. Konunun üzerinde durmaya gerek görmedi. Arkasından sorulan Alex De Souza sorusuna ise uzunca bir cevap verdi ve değerlendirmeler yaptı. Başbakanın bu tavrı, geçmişte büyük tartışmalar koparacak olan bu eylem, Kürt sorununun geldiği nokta ile ilgili bir çok ipucu veriyor. Başbakan bir yandan BDP’nin gerilimi tırmandırma çabasını boşa çıkarırken, bir yandan da meseleyle ilgili kararlarını önceden verdiğini, BDP’nin artık hükümetin çabaları açısından pek bir anlamı kalmadığını ortaya koydu.

Peki gelinen noktada nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız? Bölgesel ve uluslararası atmosfer Türkiye’deki iklimi nasıl etkiliyor?

Görünen o ki Arap isyanlarının şekillendirdiği uluslararası ve bölgesel konjonktür dolayısıyla Kürt siyasi hareketi rüzgarı arkasında hissediyor. Bu hissiyat ve algıyla Türkiye’yi baskı altına almak, kendi görüşünü kabul ettirmek istiyor. Bunun için iddialı adımlar atmaktan, gerilimi tırmandırmaktan çekinmiyor. Son aylarda artan şiddet olayları, BDP’lilerin PKK ile arasına mesafe koymak bir yana, yol kesen üyeleriyle kucaklaşma olayı, arkasından Selahattin Demirtaş’ın yeniden genel başkan seçildiği son BDP Kongresi’nde yapılan Öcalan vurgusu…

Bu tırmandırma Kürt hareketine fayda mı getirecek zarar mı? Tartışma konusu işte bu.

Geçtiğimiz günlerde Stratim’in düzenlediği İstanbul Forumu’nda konuşan Irak Kürdistan Özerk Bölgesi siyasilerinden Sefin Dezayee, Irak Kürtlerinin 20 yıllık birikimiyle ilginç aydınlatıcı değerlendirmeler yaptı, bu tür ideolojik ve duygusal çıkışların sıkıntılı olabileceğine dikkat çekti: “Türkiye ve Irak Kürdistan’ı arasındaki sınır aslında sadece harita üzerinde. Bölge sosyal ve ekonomik olarak entegredir. Bu yapının oluşmasının üzerinden 100 yıl geçti ama hala kendi devletini kurma hayali kuran Kürtler var. Kürt karar vericileri duygusal davranmamalı, pragmatik olmalı. Türkiye Kürt problemini göz ardı etmiyor. Başbakanın Diyarbakır ziyaretleri, bölgeye yaklaşımı unutulmamalı. Türkiye önemli, cesur adımlar attı. Ama sorunun çözümü için atılması gereken adımlar halen var. Biz bu çatışmanın silahla, kanla çözüleceğine inanmıyoruz. Mesela bizim Bağdat’la sorunlarımız hala var. Ama artık bunu kimyasal silahlarla değil diyalogla çözmeye çalışıyoruz. 1991’de bizim Irak’taki kazanımlarımız geçici bir durum gibi görünüyordu ama bugün bölgesel meclisimiz, yönetimimiz, güvenlik güçlerimiz var.”

Arap isyanlarının bölgedeki baskıcı Arap rejimlerini sarsması elbette bölgede dört devlet içine dağılan ve kendilerini baskı altında hisseden Kürtler için bir ilham kaynağı. Bu anlaşılabilir bir durum. Ama Türkiye’yi demokrasisindeki tüm sorunlarına rağmen bu otoriter yönetimlerle aynı kefeye koyarak benzer bir mücadeleyi başlatmak, tarihi, bölgeyi ve Türkiye’yi tam okuyamamak anlamına geliyor.

Henri Barkey de konjonktürel yaklaşımların arkasındaki isimlerden biri. “Rüzgar Kürtlerin arkasında. Aysel Tuğluk’un dediği gibi 21. yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olabilir. Bölgede, Suriye’de Barzani “king-maker” durumunda. Kürtler tarih boyunca bugünkü kadar iyi durumda olmamışlardı” diyor. Aynı toplantıda konuşan Cengiz Çandar da Kürt siyasetindeki bu havayı Irak Kürdistan’ı eski başbakanı Berham Salih’in sözlerinden aktarıyor. Salih’in kendisine “Kürtler için vakit geldi” dediğini söylüyor. Çandar, bu bakış açısına göre Suriye Kürtlerinin Irak Kürtlerini örnek alacağını Türkiye Kürtlerinin de onları takip etmek isteyebileceğini belirtiyor.

Peki gerçekten de Kürtlerin arkasından eser rüzgar onları gitmek istedikleri limana ulaştırabilecek mi? Rüzgarın fırtınaya dönüşmesi, sığınılacak liman arayan Kürtlerin gemisini Ortadoğu’nun kayalık kıyılarında parçalama ihtimali yok mu? Kürtler için büyük ve bağımsız bir devletinin vakti geldi mi? Bu hedefe yürümek, bölgede dirençle karşılaşmayacak mı? Bütün bunlar kuşkusuz olasılıklar içinde. Bu nedenle Dizayee’nin uyarıları yerinde.

Suriye’deki Kürt nüfusun önemli bir bölümünün vatandaşlığı bile yokken, İran’daki rejimin baskıcı tavrı ortadayken ve Irak da yıllarca Kürtlerle Saddam yönetimi arasındaki kanlı ve kirli savaş hafızalardayken Türkiye’yi bu baskıcı rejimlerle aynı kefeye koymak biraz haksızlık.

Elbette Türkiye’nin de Kürt sorunu konusunda sicili temiz değil. Askeri müdahalelerin, bir sonraki kuşakta artık gerileyeceğini umduğumuz otoriter siyasi kültürün, şiddetin ve soğuk savaş döneminin etkisiyle gelişen sorunların bir bölümü, yine Türkiye’nin kendi iradesiyle giderilmeye çalışılıyor. Alınacak çok yol olsa da ortaya bir irade konuldu. Bu çabalar ise PKK’nın şiddet eylemlerinden vazgeçmemesi nedeniyle sekteye uğradı. Bu açıdan Türkiye diğer bölge ülkelerinden farklı olarak, Kürt siyasetçi ve aydın Kemal Burkay’ın başta olmak üzere pek çok aydının da sıkça vurguladığı gibi demokrasi içinde, şiddete başvurmadan çözüm arayabilecek bir konumda. Bu açıdan Türkiye’yi Arap isyanlarının içine çekme çabası çok da geçerli ve sonuca ulaşacak bir gayret gibi görünmüyor.

Kürt meselesinde BDP’nin göz ardı ettiği bir başka nokta ise “barış” sözleri ederken ortaya koyduğu egosantrik (ben-merkezci) yaklaşım. Reel politik açısından bakıldığında PKK ve onunla paralel hareket eden Kürt siyasi hareketi, adeta askeri mücadeleyi kazanmış, savaş kazanmış gibi davranıyor ve maksimalist taleplerle ortaya çıkıyor. Geçmişte İsrail ile masaya oturan FKÖ de benzer bir hataya düştü ve maksimalist talepler yüzünden beklentilerini yüksek tuttu ve şiddeti sona erdirecek bir anlaşma yerine hala süren büyük bir felakete sürüklendi. İnsanların günlük hayatını normale çevirecek bir düzenin sağlanmasına çalışmadı. Bunun bedelini bugün Filistin halkı ödüyor.

Ve Öcalan meselesi…

Bu konudaki ısrar da Kürt siyasi hareketinin yine ben-merkezci anlayışını yansıtıyor. Kürt siyasetinin bir önder olarak gördüğü ve dev posterlerle özgürlüğünü istediği Öcalan bugün çoğunluğu oluşturan Türk halkı için eli kanlı bir terörist. PKK, AB ve ABD’nin terör örgütleri listesinde. Dolayısıyla siyasi elit ya da aydınlar Öcalan’ı muhatap olarak kabul etse, görse ve ev hapsine rıza gösterse bile büyük kitleler, 30 yıl boyunca “şeytanlaştırılmış” bir ismin değil özgür kalmasına, muhatap kabul edilmesine bile rıza göstermeyecektir. Sadece bunu anlamak bile bugüne kadar Öcalan’la yürütülen müzakerelerin yöneticiler açısından büyük bir risk ve fedakarlık olduğunu anlamaya yetecektir. Eğer arayış gerçekten barış için ise bu hususların göz ardı edilmemesi gerektiği açıktır.