Son Dakika

Son Dakika

Kaldırımlar… Üzerinde yürüyüp gidemediğimiz…

Okunan haber:

Kaldırımlar… Üzerinde yürüyüp gidemediğimiz…

Metin boyutu Aa Aa

Taksim Meydanı’ndaki kavşak çalışmasının araç trafiğine olduğu kadar yaya trafiğini de güçleştirdiği son günlerde İstanbul’un inkar edilemez bir gerçeği. Harbiye’den Taksime çıkan Cumhuriyet Caddesi’nin bir tarafında kazı diğer tarafında inşaat. Ve hem yollarını bulmak için hem de canlarını korumak için koşuşturan insanlar…

Sur içindeki sıkışıklığı, kentin tarihsel dokusu içinde oluşan dar sokakları, o dar sokaklardaki daracık yaya kaldırımlarını, hoş görmek değilse de anlamak mümkün. Ama yeni gelişen semtlerdeki durumu kabullenmek kolay değil. Doğru da değil.
Kış gelip yağışlar başladı mı kent insanları için başlarını öne eğip yürüme zamanı gelmiş demektir. Esen rüzgar, yağan yağmur başını kaldırıp, etrafı seyrederek yürüme keyfini unutturur. İnsan hızlı adımlarla, önüne baka baka yürümeye başlar soğuğun etkisiyle. Kış aylarının bilinç altına kazınan görüntüsü belki de biraz bu yüzden hızlı hızlı adımlanan ıslak kaldırımlar olur.

Kaldırımlar işe gidiş gelişlerde yoğunlaşan düşünceler için koyu renk bir perde olduğu kadar bir ülkenin sosyal hayatı, siyaseti ve gelişmişliği ile ilgili de ipuçları verir. Kaldırımlar, sadece gelip geçilen yollar değil sanat gösterilerinin sergilendiği, haberlerin yayıldığı, ülkenin psikolojik durumunu yansıtan mekanlardır. Günümüzde ise kapalı mekanlarda sigara içiminin yasaklanmasının da etkisiyle iyi bir rant kaynağı.

Bugün için kapatıp üzerine bir kafe kondurarak birilerine yeni olanaklar sağlayan kaldırımlar daha çok, genellikle özel arabası bulunmayanların “teptiği” bir yer olması dolayısıyla çile ifade etmiştir yıllarca. Necip Fazıl ünlü şiirinde kaldırımlar için “çilekeş yalnızların annesi” diye boşuna dememiştir. Bir yönüyle de ülkemizde aylaklığın sembolüdür. Öyle ya eğitimini sürdüremeyenler, üniversiteyi kazanamayanlar ya bir işe girerler ya da “Kaldırım Mühendisliği”nde okurlar.
Kaldırımlara çile yakıştırması geçmişte evsizliğe, barksızlığa, işsizliğe vurgunun bir yansımasıydı. Bugün ise farklı gerekçelerle bir “çile” çağrışımı var. Bugünkü çile kaldırımların kendisinden kaynaklı.

Konuyu İstanbul Bahçelievler’de her sabah karşılaşabilecek bir manzarayla açalım. İki ilköğretim okulunun bulunduğu Turgut Reis Sokak’ta sağlı sollu kaldırımlara park etmiş araçlar, onlar yüzünden kendini yola atmak zorunda kalan minikler. Sırtlarında koca çantaları, kimi anne-babasının elinde kimi kendi başına, süratle giden arabaların arasında okul yolunda. Çocukların güven içinde okula gitmelerini sağlayamayan, otoparklaşmış kaldırımlar.

İstanbul’un gözde mekanlarından Nişantaşı’nda durum farklı mı? İstanbul’un en önemli hastanelerinden birinin bulunduğu Güzelbahçe Sokak ya da Hacı Emin Efendi sokağında adım atmak ne mümkün? İki kişinin yan yana yürümediği daracık kaldırımlar adeta kentin özelliği. Beşiktaş Serencebey Yokuşu’ndaki yüksek basamaklı dar kaldırımlardan inmek ya da çıkmak kolay mı?

Kaldırım meselesi önemli. Çünkü, Türkiye’de kaldırımlar sadece insanların bir yerden bir yere gitmesine değil aynı zamanda sermayenin de bir yerden başka bir yere gitmesine aracılık eder durur. Yoksa niye pembe-gri kaldırım taşlarımız seçim dönemlerinde sökülüp sökülüp değiştirilsin ki? 2006 yılında Türkiye’deki 16 büyükşehir belediyesi 92 milyon 442 bin 140 YTL’yi kaldırım taşlarının yenilenmesine harcadığı Meclis Genel Kurulu’na sunulmuş bir bilgi. Bu rakam 2005 yılında ise 77 milyon YTL imiş. İstanbul 2004-2009 yılları arasında kaldırıma 183 milyon YTL yatırmış. Düşündürücü. “Kaldırım” kelimesini birileri başka bir şekilde anlamış olmalı.

Bir de gelişmişlik meselesi var kaldırımlarda. Yerden yüksekliğinin gelişmişlikle ters orantısı olduğu söylenir. Yani kaldırım ne kadar yükselirse gelişmişlik o kadar azalır. Ülkemiz bu nedenle pek parlak bir durumda değil. Çünkü kaldırımlarda sadece kafe ve restoranların değil herkesin gözü var. Otomobiller, otopark sıkıntısı var ya, yayaların yolunu işgalden çekinmiyor. Türkiye’nin buna karşı bulduğu yöntem arabaların çıkamayacağı yükseklikte kaldırımlar inşa etmek oldu yıllarca. Şimdi bunu değiştirmek zor. Ama yüksek kaldırımlar bebekli-pusetli aileleri, engellileri, hatta sağlığı yerinde olanları bile ciddi sıkıntılara soktuğundan yeni yöntemler gelişiyor: Demir ya da taş bloklar. Harbiye’den Levent’e kadar uzanan demir bloklar belki yaya yollarını araçlardan koruyor ama bir yandan da Türkiye’de fiziki bariyerler koymadan kuralların uygulanamayacağını dünyaya ilan ediyor.

Gelişmişlikte yükseklik kadar genişlik de önemli bir konu. Engelsiz Kent sitesine göre ideal kaldırım iki tekerlekli sandalyenin yan yana geçebileceği kadar geniş olmalı. Hissedilebilir yüzeyler, görme engellilerin ayakkabı tabanından hissedebilecekleri çıkıntıda veya yükseklikte olmalı.

Görünen o ki Türkiye’nin göz bebeği İstanbul bu gelişmişlikten epey uzaklara atmış kendini. İstanbul’da değil iki tekerlekli sandalyenin, değil iki kişinin, bir kişinin bile cambazlık yapmadan tek başına gidemeyeceği kaldırımlar söz konusu. Pek çok semtte yaya yollarının otopark olarak kullanılması da cabası.

Batı’da kaldırımlarla ilgili sorunlar daha 18. yüzyılda yasamaya girmiş. Bizde ise hala yeni yapılan yasalar, hala uygulamaya girmeyen meseleler olarak duruyor. Özellikle de engellilerin durumu. 5378 sayılı Özürlüler Yasası 2005’te çıktı ve yerel yönetimler ile kamu kurumlarına, hizmetlerini ve binalarını engellilere uygun hale getirmeleri için 7 yıl süre tanıdı. Bu yedi yıl boşa geçtiği gibi bu süre 3 yıl daha uzatıldı.

Kasım ayında Ankara Keçiören’de, tekerlekli sandalyesi ile kaldırıma çıkamadığı için kamyon altında kalan ve hayatını kaybeden Nevzat Özyavuzer’in ölümü durumun vahametini çok acı bir biçimde ortaya koydu.

Kaldırımlar, Batı’da gösteri alanları, sokağa çıkar çıkmaz ülkenin insana gösterdiği saygının barometresi, Hollywood’da ünlülerin isimlerinin, yıldızlarının kazındığı onur parkları. Peki ya bizde? Günümüz şairlerine çileden arınmış bir “kaldırımlar” şiir yazdıramayacak mıyız?

İstanbul'dan kaldırım manzaraları