Son Dakika

Okunan haber:

İran neden hala Esad rejiminin arkasında?


İran

İran neden hala Esad rejiminin arkasında?

“Çok kiritik bir dönemeçteyiz… Çok zor bir dönemden geçiyoruz.”

Bugünlerde Tahran’da hangi düzeyde olursa olsun, kiminle konuşursanız konuşun duyacağınız ilk kelimeler bunlar… Bu kaygı ifadeleri İran’ın sadece kendisiyle ilgili değil, daha geniş bir coğrafyaya dair. Endişelerin zirveye ulaşmasında kuşkusuz Suriye’de yaşananların payı büyük.

Suriye’de artık geri dönüşü olmayan bir yola girildi. 2011 yılının Mart ayında başlayan isyan dalga dalga büyüdü, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve Batı’dan muhaliflere gelen desteğin de etkisiyle ülkeyi bir şiddet kasırgasının içine itti. Kaç kişinin hayatını kaybettiği belirsiz. Ama uluslararası kaynaklara göre en az 40 bin insan öldü. Kentler alev alev yandı, evler, işyerleri yıkıldı. Yüzbinlerce kişi evlerini terk etti. Bugün için artık bu korkunç tabloda hangi tarafın ne kadar sorumluluğu bulunduğu tartışmanın pek bir anlamı kalmadı. Suriye’de rejim belki kısa bir süre sonra devrilecek belki de aylarca mevziini korumayı başaracak. Ama Suriye’nin 2011 Mart’ı öncesine dönme şansı kalmadı. Suriye hiçbir zaman eski Suriye olmayacak. Belki daha da kötüsü, bugünkü yapısı ve sınırlarıyla Suriye tarihe karışacak. İran’ın endişelerinin merkezinde de bu var.

Tahran’da dinlediğim TASAM Başkanı Süleyman Şensoy, daha yukarıdan bir bakışla bu bölünme riskinin Suriye’ye özgü olmadığı, dünyanın geneline yansıdığı kanısında: “uluslararası sistemdeki paradigma değişimindeki en önemli unsur çok boyutluluk. Bunun önemli parametrelerinden biri mikromilliyetçiliğin yayılması. Belki önümüzdeki 10 yılda Birleşmiş Milletler’in üye sayısı ikiye katlanabilir. Sudan bölündü, Libya’nın, Irak’ın, Belçika’nın, İspanya’nın bölünme riski var. Suriye de bunlardan farklı değil” diyerek durumu özetliyor ve ekliyor: “Türkiye, İran, Mısır gibi Ortadoğu’nun başat güçleri risk analizleri yapmak ve ona göre ön almak zorunda.”

Suriye’deki bu durumu Tahran da görüyor, Ankara da görüyor, Irak Kürdistan Özerk Bölgesi de görüyor. Ankara tehdidi en yakın hisseden ülke. Suriye ile uzun sınırı ve doğurduğu güvenlik tehdidi nedeniyle sorunun bir an için çözülmesini istiyor. Bunu yaparken, kendi dış politika geleneklerini bir kenara bırakıp, başka ülkelerin iç işlerine karışmama politikasını da zedeleme pahasına Esad rejiminin bir an önce gitmesi için çaba harcıyor. İran ise tam tersi yönde çalışıyor. Suriye’nin bütünlüğünü korumanın yolunu “şimdilik” rejime destek olmakta görüyor. Ama Tahran’da edindiğim izlenim şu ki bu görüntü kimseyi yanıltmamalı. İran artık Esad sonrası için zihinsel bir hazırlık içinde.

İran’ın Ortadoğu’ya dair endişeleri iki noktada odaklanmış durumda. Birincisi bölgenin küçük ülkelere bölünerek Balkanlaştırılması olasılığı, ikincisi ise mezhepçiliğin tırmanışa geçmesi. Bölgede mezhepçi politikaların arkasında olmakla suçlanan Tahran’ın bu yönde endişeleri olduğunu duymak gerçekten şaşırtıcı.

İran’da bazı çevreler 1970’lerde Bernard Lewis’in ortaya attığı Ortadoğu’nun büyük devletlerinin parçalanması planının masada, hatta masada bile değil sahada, uygulanmakta olduğunu düşünüyor. Tahran’da, “Birinci Dünya Savaşı sırasında Batılı güçler Ortadoğu’ya girdiğinde bölgesel güçler krizi yönetemediği için, bugünkü başat aktörlerin yüz yıldır ‘kaybeden’ tarafta olduğu algısı var. Bugün benzer bir kriz yaşanıyor ve bu on yılda yaşananlar bölgenin uzun vadedeki geleceğini belirleyecek. Bahreyn, Yemen ve Suriye’de yaşananlar Balkanlaştırma yolunda atılmış olarak” görülüyor. Bunun manivelası ise mezhepçi politikalar.

İran’ın mezhepçilik ile ilgili iki endişesi öne çıkıyor. Birincisi Şii İslam’la yönetilen bir cumhuriyet olarak Sünni-Arap dünyasında yalnızlaşma ve Şii demografinin bulunduğu noktalara çekilme zorunluluğu. Bu, İran’ı sıkıştırıyor. Alanı daraldıkça ironik biçimde Irak’ta olduğu gibi mezhepçiliğe daha sıkı sarılıyor. Mezhep dayanışması üzerinden nüfuz alanını korumaya çalışan Tahran, Suriye’deki kriz dolayısıyla bu pozisyonunu ister istemez yeniden değerlendirme zorunluluğu hissediyor. Geçmişte İslam devrimi dolayısıyla İran’a sempati duyan Müslüman Kardeşler Suriye’deki krizden sonra “İran’ı defterden silmiş” görünüyor. İran, buradan çıkış yolunu Sünnilerle Şiiler arasında tarihten gelen ayrılıkları aşacak bir uzlaşma noktası bulmakta görüyor. Bunun için düşünce kuruluşları nezdinde çalışmalar yapılıyor. Bu çabaların içinde Türkiye(TASAM) ve Mısır’dan kuruluşlar var. Suudi Arabistan Dışişleri bakanı El Türki’nin de bu çalışmalara sıcak baktığı belirtiliyor.

İran’ın mezhepçilikle ilgili ikinci kaygısı bölgede yayılan Selefi düşüncenin ve yandaşlarının artan etkisi. Bu gruplar silahlı eylemlerle ülkelerin güvenliğini tehdit ediyor. İran ile bölge ülkelerinin, hatta ABD’nin Selefilerle ilgili ortak paydada toplandığını söylemek yanlış olmaz.

Ortadoğu’da mezhepçi politikalar denince akla ilk gelen ülke olan İran’ın bu endişelerine dair izlenim şaşırtıcı gelebilir. Ancak şu bir gerçek ki mezhepçi politikalar uygulasın ya da uygulamasın, isminin bu şekilde algılanması İran’ı bölgede bir yalnızlığa itiyor. “1980’lerde İslam dünyasının karşısına bir model olarak çıkan İran bugün bu özelliğini yitirmiş durumda. Geçmişte pek çok ülkeyi etkileyen İran artık marjinalleşti. Bu küçülmenin son noktasını Suriye koydu. Kanlı bir rejime destek verdi. Esad kalsa da gitse de İran kaybedendir” görüşü ortada.
Peki ama durum böyle iken İran neden hala Esad rejimini desteklemekte ısrar ediyor?

Tahran’ın bugün Baas rejimine verdiği desteği stratejik bir tercih olarak okumamak daha doğru olacak. İran alttan alta asıl meselenin Suriye’nin bütünlüğünü korumak olduğunun farkında. Ama meseleyi yavaşlatmak, zamana yaymak Tahran’a daha güvenli geliyor. Bir İranlı yetkilinin şu sözleri Tahran’ın tavrını anlamaya ışık tutuyor:

“Bulunduğumuz bölge sadece iki bölge arasında bir geçiş noktası değil. Burası farklı coğrafyalar arasında çoklu bir kavşak. Hazar Havzası, Kafkasya, Güney Asya, Orta Asya, Ortadoğu, Körfez ve Doğu Akdeniz burada etkileşim içinde. Bu da zaten karmaşık olan gelişmeleri çok çok daha kompleks bir hale getiriyor. Böyle bir durumda riski azaltmak için iki kural vardır: Birincisi ‘statükoyu korumak’. İkincisi ‘bölgedeki en yavaş aktör kadar yavaş hareket etmek. Yani acele etmemek.”

Gerçekten de İran’ın bölgedeki politikalarına bakıldığında bu kurallara uygun hareket ettiği görülüyor. Ancak başta da belirttiğim gibi artık Esad sonrası için zihinsel bir hazırlık söz konusu. Önümüzdeki dönemde İran ve Türkiye’yi Suriye’nin bütünlüğünü koruma adına yan yana görürsek şaşırmayalım.

Bora Bayraktar, Tahran