Son Dakika

Okunan haber:

Lüks dünyası gözünü beyazperdeye dikti


DÜNYA

Lüks dünyası gözünü beyazperdeye dikti

Kozmetik, moda, aksesuar, dekorasyon ve otomotiv gibi alanlarda bilinen lüks tüketim piyasası elini çok farklı bir alana attı: sinema. Lüks hayatı bir logo, etiket veya şişede sunan bu markalar yıllardır ünlü yüzler, moda dergilerindeki renkli çekimler, defileler, tanıtım toplantıları ya da bir sinema filminin bir sahnesine ürün yerleştirmeyle reklamlarını yapıyordu. Kapitalizmin yeni burjuvayı yarattığından bu yana bir maldan çok bir statüyü, bir imajı satan lüks markalar artık ürünü değil onun vaadettiği yaşam tarzını pazarlamaya başladı, hem de öyle sıradan bir reklamla değil ünlü oyuncu ve yönetmenlerin yer aldığı kısa filmlerle. Tabii söz konusu Dior, Channel, BMW, Cartier gibi markalar olunca bu kısa filmler büyük bütçeleriyle doğru orantılı olarak Hollywood yapımlarını bile kıskandıracak kalite ve görsellikte oldu.

Bu furyayı ilk başlatanlardan biri 2001 ve 2002’de sekiz kısa filmlik serisiyle büyük beğeni toplayan otomotiv markası BMW oldu. Yaklaşık onar dakikalık her filmin yötetmen koltuğunda John Woo’dan Guy Ritchie’ye kadar dokuz ünlü yönetmen, kamera önünde de Clive Owen’dan Mickey Rourke’a, Adriana Lima’dan James Brown’a kadar birçok ünlü isim yer aldı. Önce sadece internette yayınlanmak üzere çekilen bu filmler o kadar başarılı oldu ki, firma DVD’ler halinde de bu filmleri piyasaya sürdü. Başta James Bond olmak üzere birçok beyazperde filminde nefes kesen kovalamaca sahnelerinde gördüğümüz BMW otomotivlerini bu kısa filmlerde bir de üreticisinin gözünden görmek mümkün. Peki firma bu kısa filmlere harcadığı paranın karşılığını alabildi mi? Filmlerin yayınlanmaya başladığı 2001’de BMW satışlarını yüzde 12 arttırdı, 2 milyon kişi firmanın internet sitesine üye oldu, filmeri izleyenlerin yüzde 94’ü diğerleriyle de paylaştı.

Bu kısa filmler arasında en dikkat çekenleri moda dünyasının Einstein’i olarak bilinen Karl Lagerfeld’in yönetmen koltuğuna oturmasıyla ortaya çıktı. Daha önce yaptığı sayısız moda çekimiyle efseneleşen Lagerfeld sadece fotoğraf makinesinin arkasında değil, kamera arkasında da nasıl fark yaratabileceğini Channel için çektiği kısa filmlerle gösterdi. Açıkçası hayatımda hiç Lagerfeld imzalı bir film izleyeceğim aklıma gelmezdi ama şöyle bir düşününce, bir kreasyonun yaratmak istediği dünyayı kendi tasarımcısından başka en iyi kim anlatabilir?

Lagerfeld de böyle düşünmüş olsa gerek ki tasarımcı, Channel’in son kreasyonlarını tanıtmak için yola çıktığı beş dakikalık tanıtım filmlerinden, yarım saatlik kısa filmleri yönetmeye kadar geldi. Chanel’in Cruise 2012 kreasyonunu tanıtmak için çektiği ‘The Tale of A Fairy’ için ‘paranın şuursuzca harcandığı, bohem bir hayatı resmettim’ diyen Lagerfeld, anlaşılan kendi kolleksiyonlarının hedef kitlesini de böyle belirlemiş. Nitekim Paris, Londra, Saint Tropez gibi lüks mekanlarda çekilen filmlerde sürekli parti yapan, ultra-zengin, hırslı, bohem karakterleri görmek mümkün. Filmin ilk bölümünü buradan izleyebilirsiniz:

Karl Lagerfeld gibi kamera arkasında da kendini kanıtlamış bir tasarımcıları olmasa da Prada işi daha da ileriye götürerek gerçek bir yönetmenle çalışmış: Roman Polanski. Polanski’nin Prada için çektiği ‘A Therapy’ filmi öyle büyük sükseyle piyasaya çıktı ki, prömiyeri 2012 Cannes Film Festivali’nde yapıldı. Ünlü oyuncular Helena Bonham Carter ve Ben Kingsley’in rol aldığı kısa film belli bir üründen çok marka bağımlılığına bir nevi lüks fetişine vurgu yapıyor.

Chanel ve Prada yapar da bir başka moda devi Christian Dior bundan geri kalabilir mi? Markanın pazarlama ve reklam departmanı da böyle düşünmüş olacak ki onlar da kısa film furyasına başrolünde Fransız aktris Marion Cotillard’ın olduğu bir filmle katılıyor. Lady Grey adlı film, Dior kadınını Lagerfeld’in hırslı ve hırçın kadınının aksine bir dokunuşuyla çevresindekilerin hayatını değiştiren, iyi kalpli, naif bir peri kızı olarak tanımlandırıyor. Londra’da geçen hikayede, film boyunca da kentin ünlü yapılarını görmek mümkün.

En yüksek bütçeli kısa filmlerden birisi ise mücevher devi Cartier’den geldi. Bir ürün ya da imajdan çok markanın köklülüğüne vurgu yapılan L’Odysee de Cartier adlı filmde Cartier’in 165 yıllık hikayesi anlatılıyor. Markanın Rusya, Fransa, Çin ve Hindistan’daki etkilerine vurgu yapan üç buçuk dakikalık film, Paris’in Grand Palais’sinden başlayıp Çin Seddi, St. Petersburg meydanı ve Hindistan’a kadar uzanıyor. Film sadece bu mekan çeşitliliğiyle değil, yapımınında harcanan çabayla da uzun metrajlı filmlere taş çıkartıyor. Filmin sadece müziği için 84 enstrüman ile kadın ve çocuklardan oluşan 60 kişilik bir orkestranın çalıştığını veya bir sahne daha gerçekçi olsun diye 1906 yılında Alberto Santos-Dumont tarafından üretilen bir model uçağın neredeyse birebir 13 metrelik replikasının yapıldığını belirtirsek, nasıl büyük bir ekip ve bütçenin işi olduğu daha da iyi anlaşılır.

Moda devi Miu Miu da kısa film işini ‘Women Tales’ adlı bir projeyle ne kadar ciddiye aldığını gösterdi. Proje kapsamında dünyanın dört bir yanından kadın yönetmenlerin çektiği kısa filmler gösterime giriyor. Bu seriden ilki ‘The Powder Room’ size muhteşem bir bayanlar tuvaleti/ makyaj odasının kapılarını açıyor. Londra’nın Claridges Oteli’nde çekilen film kadınlar dünyasının iç yüzünü bize gösteriyor. Ancak serinin en dikkat çeken kısa filmi Lucrecia Martel yönetmenliğindeki MUTA adlı yapım oldu.