Son Dakika

Okunan haber:

Mali krizinin öteki yüzü: Sahraaltı Afrikası'nda “mezhep savaşları”


Mali

Mali krizinin öteki yüzü: Sahraaltı Afrikası'nda “mezhep savaşları”

Fransız müdahalesi ile bir anda dünya gündemine giren Mali, arka planda uzun süredir devam eden mezhep çatışmalarına sahne oluyor. Nüfusunun yüzde 90’ı Müslüman olan Mali yüz yıllar boyunca bölge ülkeleri için sosyal uyumun ve dini hoşgörünün en büyük temsilcisi olarak görüldü. Fakat Mali son yıllarda politik kaygılardan uzak yaşayan Mâlikiler ile ülkeye sonradan yerleşen Selefiler arasında yaşanan mezhep tartışmalarıyla anılır oldu. Tam da bu ortamda Fransa’nın “şeriat tehdidi” gerekçesiyle başlattığı askeri operasyon kafaları karıştırdı. Kara Kıta’nın hoşgörü toprakları olarak adlandırılan Mali nasıl oldu da bir anda çatışma ve iç karışıkların adresi oldu?

Libya’dan Mali’ye uzanan bu geniş coğrafyada yapılan büyük operasyonu anlamak için ilk olarak Mali’nin mezhepsel yapsını ve tarihini incelemek yerinde olur. İslam’la 9. yy’da Batı Afrika’ya gelen Sûfilereliyle tanışan Mali 1883-1960 yılları arasında Fransa sömürgesinde kalmasına rağmen Müslüman kimliğini korumayı başardı. Sahip olduğu uranyum, altın ve petrol yataklarından dolayı 1960’tan sonra da Fransa etkisinde kalmaya devam eden Mali’de, sûfi geleneğin gücünden dolayı Hristiyan misyonerler arzu ettikleri başarıyı elde edemedi. Ancak Malili Müslümanlar dini-kültürel kodlarını zorlayan çok daha farklı bir “misyonerlik” faaliyetiyle karşı karşıya kaldı:Bünyesinde politik talepleri barındıran, Selefi bir söyleme sahip, “şeriat” isteyen Vahhabiler.

Suudi Arabistan tarafından desteklendiği iddia edilen Vahhabiler özellikle 2000’li yıllarda Mali’deki varlıklarını hissedilir bir düzeye çıkarmayı başardı. Vahhabilerin bölgede alan kazanma çabası Mâliki-Vahhabi çekişmesini de beraberinde getirdi. Ülkede 2002 yılında kurulan ve tüm dini cemaatler ile tarikatların devlet nezdinde temsil edildiği Mali Yüksek İslam Konseyi (HCIM) de bu çekişmeye sahne oldu. Vehhabilerin bütün baskılarına karşın ılımlı söylemleriyle tanınan Mâliki ulemalarından Ebubekir Thiam Konsey’e başkan oldu. Ancak başkanlık 2008 yılında el değiştirdi. Vehhabiler, Kuzey Malili Vahhabi imam Mahmud Dicko’yu Konsey’in başına getirmeyi başardı. 22 Mart 2012’de Amadou Toumani Toure hükümetini düşüren darbe, Mahmud Dicko’nun pozisyonunu daha da güçlendirdi. Kuzey Mali’de patlak veren isyan hareketini yöneten taraflarla başkent Bamako arasında iletişim kanalı olarak görülen Dicko, kuzeyde şeriat isteyen tarafları yatıştırma vaadiyle şeriat yasalarının mevcut kanunlarla nasıl uygulanacağını araştıran toplantılar tertip etti.

Sûfiler saflarını netleştirdi

Konsey’de başkan yardımcılığını yürüten Ensaruddin cemaatinin lideri Şeyh Şerif Osman Madani Haydara, dengeler değişince başkanlık için yarışmaktan vazgeçti. Şeyh Haydara, Mâlikileri ayrı bir çatı altında örgütleyerek, HCIM’i sadece Vahhabi bir örgüt olarak yalnızlaştırmayı tercih etti. Böylece ülkede uzun süredir devam eden Vahhabi- Mâliki çekişmesinde saflar artık daha belirgin hale geldi. 24-25 Kasım 2012 tarihlerinde, Bamako Uluslararası Konferans Merkezi, Birinci Mali Mâliki Forumu’na ev sahipliği yaptı. Yüzbaşı Sanogo’nun da katıldığı bir törenle Ensaruddin’in lideri Şeyh Madani Haydara ülkedeki Mâlikiler için oluşturulan temsil organının başkanlığına getirildi.

“Asıl” Ensaruddin: Vahhabilerin “tarihi düşmanı”

Mali’nin hemen hemen her bölgesinde etkin şeyh ve tarikatlar ile ülke çapında faaliyet yürüten cemaatler bulunuyor. Bunların başında 1992’de Mali devleti tarafından yasal bir teşkilat olarak tanınan ve Fransa’nın yanı sıra birçok Afrika ülkesinde bir milyona yakın üyesi olduğu tahmin edilen Ensaruddin geliyor. Ancak Ensaruddin ismi bir müddet sonra kuzeyde aynı isimle kurulan Selefi örgütle karıştırıldı. Hatta isyan uluslararası boyut kazandığında onun gölgesinde kaldı.

Ensaruddin’in lideri Şeyh Madani Haydara ülkedeki Müslümanların yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan Vahhabilerin “tarihi düşmanı” olarak görülüyor. Ensaruddin’in lideri Şubat 2013’te Fransız Liberation gazetesine verdiği kısa mülakatta da bu duruşunu açıkça ifade etmekten çekinmedi: Batı Afrika’nın en karizmatik dini liderlerinden biri olarak gösterilen Seyh Osman Madani Haydara “kuzeyde, şeriat ismi altında hareket eden örgütlerin, yasa dışı silah ve uyuşturucu ticaretinin baş aktörleri olduğunu” dile getirdi. Şeyh Haydara ayrıca “Mali Yüksek İslam Konseyi’nin (HCIM) isyancılara Bamako’da kucak açmaya hazır olduklarını” iddia etti. Ülkedeki Mâlikilerin liderine göre, “Katar ve Suudi Arabistan tarafından finanse edilen Vahhabiler”, kısa sürede, özellikle gençler arasında ciddi bir nüfuza sahip olmayı başardı.

Mali’ye Katar ve Suudi Arabistan’in ideoloji (mezhep) transfer ettiği iddiaları sadece Mâliki şeyhine ait değil. Başkent Bamako istatistikleri de ilginç veriler sunuyor. 1990’lı yıllarda yaklaşık bir milyon olan başkent 2011’de iki milyona ulaşırken, cami sayısı 3 kat arttı. Ayrıca söz konusu camilerin imamları da büyük oranda Suudi Arabistan’da eğitim görmüş gençlerden oluşuyor.

Mâliki– Vahhabi mücadelesinde Kaddafi’nin yeri

Birkaç sene öncesine kadar Sahraaltı Afrikası’nda Vahhabiliğin önündeki en büyük engellerden biri olarak Libya lideri Muammer Kaddafi ve onun bölgede nüfuzuna paralel olarak yaymaya çalıştığı Mâliki kökenli, “Sosyalist İslam” anlayışı gösteriliyordu. Kendisini “Afrika halklarının babası” olarak gören Kaddafi’nin Mali’ye olan ilgisi sır değildi. Hatta başkent Bamako’da yatırımları, Timbuktu kentinde villası olan Kaddafi’nin Libya devrimi başladığında Mali’ye sığınacağı iddia edilmişti. Kaddafi-Vahhabi çekişmesinin izlerini 2009 Arap Birliği Zirvesi’nde eski Libya lideri ile Suudi Kralı Abdullah arasında yaşanan hakaretamiz tartışmada da görmek mümkün. Nitekim Kaddafi’nin düşmesi için en istekli Arap ülkeleri de yine Suudi Arabistan ve Katar olmuştu.

Libya silahlarının isyandaki rolü

Libya’da Kaddafi rejiminin düşüşü ile birlikte, Libya ordusuna ait cephaneliklerin yağmalandığı ve yerel silah tüccarları aracılığı ile güneydeki örgütlere satıldığı iddia ediliyordu. Bu örgütlerin başında Azavad (Tuareglerin ana vatanı olarak kabul ettikleri ve bağımsızlığını istedikleri Kuzey Mali) Ulusal Bağımsızlık Hareketi (MNLA) ve Nijerya’daki Boko Haram örgütü geliyordu. Nitekim Fransız müdahalesi ile birlikte Libya ordusunun kullandığı Rus yapımı çok sayıda uçak savar isyancıların cephaneliklerinde ele geçirildi.

2012’nin başında kuzeydeki Kidal bölgesinde Azavad Ulusal Bağımsızlık Hareketi’nin (MNLA) başlattığı isyan, El Kaide’nin desteklediği Selefi grupların da katılımıyla, bölgeye Fransız müdahalesinin önünü açan süreci başlattı.

“Cihadist”grupların ortaya çıkışı

Uluslararası basında sıkça yer aldığı gibi isyan, şeriat isteyen El Kaide yanlısı Selefi gruplar tarafından başlatılmadı, ancak onlar tarafından domine edildi. Kuzeyde, Cezayir sınırı boyunca ardı ardına örgütler türedi ve “bütün Mali’yi şeriat adına fethetme” sloganıyla Gao ve Kidal bölgelerini MNLA’dan alarak güneye doğru harekete geçti.

Sanıldığının aksine “şeriat” talebi olmayan, hatta kendini “laik ve milliyetçi” bir örgüt olarak tanımlayan MNLA bu Selefi gruplarla işbirliği yapmak zorunda kaldı. Anlaşma gereği, nihayet Bütün Mali “fethedildiğinde” Azavad bölgesi yine kendilerine bırakılacaktı. Örgüt Ocak ayında uluslararası müdahalenin yakın olduğunu gördüğünde, Fransa’ya çağrıda bulunup, işbirliği teklif etti. Nitekim Fransız müdahalesi sonrası, Paris’in telkinleri doğrultusunda Bamako yönetimi isyancı gruplardan sadece MNLA ile görüşebileceğini ve politik çözüm önerilerini tartışabileceğini duyurdu.

Nisan 2012’de MNLA’yı saf dışı bırakıp Timbuktu’ya doğru ilerleyen üç örgüt dikkat çekiyordu:
AQMİ( Müslüman Mağrip El-Kaide örgütü), MUJAO (Batı Afrika için Cihat ve Tevhid Hareketi), Ensaruddin. Son olarak da, Fransız müdahalesinden sonra Ensaruddin’den ayrıldığını söyleyen Azavad İslami Hareketi (MIA) ortaya çıktı.

Yeni Ensaruddin: Selefilerin “şeriatçı” kolu

Batı medyasının dikkati bu ülkeye çevrildiğinde dillerde hep bir örgütün ismi dolanıyordu: Ensaruddin. Liderliğini İyad Ag Ghali adında bir Tuaregin yaptığı örgüt “cihadist” söylemlerinden dolayı MNLA’daki birçok genç savaşçının kendi saflarına katılmasını sağlamıştı. Ensaruddin, Aqmi ile işbirliğini gizlemiyordu. Amaç bütün Mali’yi ele geçirip şeriata dayalı bir İslam devleti kurmaktı. 2007-2010 yılları arasında diplomatik görevle Cidde’deki Mali konsolosluğu’nda bulunan İyad’ın MNLA liderliğine oynadığı ancak başarılı olamayınca Selefi Tuareg’lerden oluşan bir örgüt kurmayı tercih ettiği öne sürüldü.

Ancak İyad’ın örgütü için tercih ettiği isim bölgenin köklü cemaati ‘Mâliki- Sûfi Ensaruddin’e büyük bir darbe vurdu. Şeyh Osman Haydara, 2012’de aniden ortaya çıkan ve kendi isimlerini kullanan bu örgütün Vahhabiler tarafından bilinçli bir şekilde yönlendirildiğini, isim tercihinin de ülkedeki Mâliki-Vahhabi mücadelesinin bir sonucu olarak belirlendiğini iddia ediyor. Nitekim artık “Ensaruddin” isminin “kirlendiğini” düşünen Mâlikiler kendi cemaatlerinin ismini değiştirmeyi tartışıyor.

“Bid’at kenti” Timbuktu düştü, toplumsal uyum bozuldu

Sayıları iki bini geçmeyen (700’ü Aqmi militanı) isyancılar, darbeden sonra güçlerini Bamako’da toplayan Mali ordusu karşısında kolayca ilerledi ve Batı Afrika ve İslam tarihinin en trajik yağma olaylarından birine imza attı. Mâliki-Vahhabi çekişmesinde Mâlikiler onarılması güç bir yara aldı:

“Sahra’nin incisi” Timbuktu kenti 1 Nisan 2012’de Ensaruddin militanlarının eline geçti. Batı Afrika’ya İslam’ın giriş kapısı olarak görülen kent Selefi grupların “bid’at” (dinde aslıolamayan, sonradan uydurulan) fetvaları altında büyük bir yıkım yaşadı. İsyancılar, birçoğu Bağdat ve Kahire’den kervanlarla getirilen, tarihleri 12-13. yy’a kadar giden binlerce el yazması eseri yaktı. Yaklaşık 30 bin el yazması eserin bulunduğu Ahmed Baba Enstitüsü yağmalandı. Selefilerin Timbuktu hakkındaki niyetleri bilindiği için, yöre halkı binlerce paha biçilmez el yazması eseri saklamaya çalıştı. Fransız birlikleri 28 Ocak’ta kente girdiklerinde 30 ailenin kişisel kütüphanelerindekiler de dahil Timbuktu’da bulunan (tıp, matematik, astronomi, felsefe, fıkıh ve tefsir alanlarını da kapsayan) 300 bin kadar el yazmasıeserden yaklaşık 50 bininin kaybolduğu ortaya çıktı.

Orta Cağ‘da Endülüs’e rakip olacak kadar ilmi çalışmaların ilerlediği Timbuktu kenti, 200’e yakın medrese ve 20 binden fazla öğrenci barındırıyordu. Kentin ileri gelenlerinin türbeleri de isyancıların “bid’at” fetvalarından nasibini aldı. UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde bulunan kentte 11 türbe, “islama uygun olmadığı” gerekçesi ile yıkıldı. 1400’lü yıllarda inşa edilen Sidi Yahya Camisi’nin girişi de aynı gerekçelerle “şeriat isteyen” Ensaruddin militanları tarafından yerle bir edildi. Sûfi Mâlikiler için hayati öneme sahip olan Timbuktu kenti, 10 ay boyunca Selefi grupların elinde kaldı.

Mali’de etnik çatışma ve iç savaşın ayak sesleri

MNLA’yı saf dışı bırakan Ensaruddin, Aqmi ve Mujao örgütleri, Timbuktu’nun ardından güneye ilerleyişlerini sürdürdü. Bu hareket, ülkede etnik çatışmayı tetikleyecek ciddi bir adım olarak görüldü. Zira Mali’de Nijer Nehri’nin kuzeyi daha çok Arap ve Berber (Tuareg’ler dahil) kökenli nüfusu, güneyi ise Sahraaltı Afrıkasının yerli ırklarını barındırıyordu.

Nitekim, Nijer Nehri’nin güneyine inilip Konna kenti ele geçirildiğinde hem Fransız askeri müdahalesi başladı, hem de Müslüman olmayan Malililer artan “İslamcı” tehdidi karşısında silahlı gruplar kurma yoluna gitti. Şeyh Madani Haydara’nın ifadesiyle“yüzyıllardır süregelen ülkedeki diyalog ve birlikte yaşama iklimi bozuldu”. “Siyahlar (Sahraaltı Afrikalılar) Beyazlara (Araplara) ve Kırmızılara (Tuargelere) karşı” sözü güney kentlerinde sık duyulan bir slogana dönüştü. Kendilerini“anti-İslamist” olarak isimlendiren bu milis grupların başında Mopti bölgesindeki Ganda Lassalizo, Ganda Koy ve Ganda Izzo geliyor. Fransız müdahalesi sonrası geri çekilen isyancıların ardından BM’nin de tepkisini çeken, Arap ve Tuareg kökenli halka karşı uygulanan yargısız infazlarda bu gruplar ön plana çıktı.

Fransa’nın uranyum bağımlılığı ve “Sahelistan” korkusu

Libya savaşının “kahramanı” olan selefi Nicolas Sarkozy’nin aksine daha ılımlı ve sıcak çatışmadan uzak bir Afrika politikası vadeden Sosyalist Cumhurbaşkanı François Hollande bir anda kendini Mali savaşının içinde buldu.

Fransa basını, Hollande’ın “şahinleşmesine” gerekçe olarak 3 kişiyi ön plana çıkardı: Savunma Bakanı Jean-Yves Le Drian, Dışişleri Bakanı Laurent Fabius ve Genelkurmay Başkanı Benoit Puga. Bu üç ismin Mali’ye askeri müdahaleyi Libya savaşının doğal bir sonucu ve devamı olarak gördüğü iddia edildi. Fazla dile getirilmeyen gerçek ise elektriğinin yüzde 75’ini nükleer santrallerden elde eden, ABD ve Japonya’dan sonra dünyanın en büyük üçüncü nükleer gücü olan Fransa’nın Sahel bölgesindeki uranyum yataklarına bağımlı olmasıydı.

Sahel bölgesinin özellikle batı kısmında Fransa’ya karşı artan hoşnutsuzluk ve Çin’in güçlenen etkisi Paris’i uzun süredir düşündürüyordu. Mali’deki altın madenlerinin işletmesi ve Nijer petrolleri büyük oranda Çin’e kaptırılmıştı. Bölgede sık sık Fransız vatandaşlarına karşı saldırılar ve kaçırma eylemleri meydana geliyordu. Fransa için en büyük endişe Mali Sahel’inde patlak verecek bir isyanın, uzmanların deyimiyle bir “Sahelistan’a” dönüşmesi ve Nijer’i de içine alarak genişlemesiydi.

Dünyanın dördüncü uranyum üreticisi olan Nijer’de bulunan Fransız enerjişirketi Areva tesisleriyle Mali’deki “kurtarılmış bölge”arasında harita üzerinde bir çizgiden başka bir şey yoktu. Fransa nükleer santralleri için ihtiyaç duyduğu uranyumun yüzde 30’unu bu bölgeden karşıladığı için bölgedeki otoritesini yeniden güçlendirecek sağlam bir adıma ihtiyaç duyuyordu.

Üstelik Kuzey Mali- Moritanya sınırında Fransız petrol şirketi Total henüz sondaj çalışmalarına başlamıştı. Hem Kuzey Mali’yi kaybeden bir Fransa için sadece Sahel bölgesi değil, Cezayir’in güneyindeki petrol ve doğalgaz yatakları da tehlikeye girebilirdi.

Fransa’nın müdahale için meşruiyet arayışı ve Selefiler

Uzmanlar, Fransa’nın uzun süredir bölgeye müdahale etmek istediğini ancak gerekli şartların olgunlaşmasını beklediğini belirtiyor. Cumhurbaşkanı Hollande’ın Sahel ve Batı Afrika’daki kritik durumu görmesine rağmen ısrarla sıcak çatışma karşıtı bir politikayı savunması ise sadece bir taktik olarak değerlendiriliyor. Böylece, bölgede şartlar müsait hale geldiğinde, “Fransa çatışmaya karşı olmasına rağmen bölge halkının talebi üzerine teröristlerle savaşmak için” harekete geçecekti.

Gereklişartların meydana gelmesi için ilk adım, kuzeydeki grupların Libya silahları ile isyanı başlatması oldu. İkinci adım olarak da isyana karşı başarısız olduğu iddia edilen ve Fransa’yla yıldızı bir türlü barışmayan, Mali Cumhurbaşkanı Amadou Toumani Toure askeri darbeyle düşürüldü.

10 Ocak 2012’ye gelindiğinde isyancıları tek başına durduramayacağını söyleyen Mali Cumhurbaşkanı Dioncounda Traore Fransa’dan yardım isteyen resmi bir çağrıda bulundu ve tüm dünyanın bakışlarını Mali’ye çeviren “Serval” (Yaban kedisi) operasyonu başladı.

“Yaban kedisi” ve ABD’ye dönüşen Fransa

Müdahalenin hemen akabinde Fransa’nın “halkla ilişkiler çalışmaları” da hız kazandı. Ellerinde Fransa bayrakları sallayan coşkulu kalabalıklar yansıdı ekranlara. Birkaç ay öncesine kadar“sömürgeci düşman” bildikleri Fransa bir anda “kurtarıcıları”olmuştu. “Fransızlar olamasaydı Bamako iki hafta içinde isyancıların eline düşecekti” tezi sık sık gündeme geldi. Gerçi, 6 bin Fransız vatandaşının yaşadığı kentin isyancılara öylece bırakılmayacağı tahmin ediliyordu. Dikkat çekici diğer bir nokta ise yaklaşık bir yıl süren ve güneye doğru hızla ilerleyen isyan hareketi boyunca Fransa’nın Bamako’daki vatandaşlarına yönelik herhangi bir tahliye girişiminde bulunmamasıydı. Bu adım Fransa’nın bölgeden çekilmesi anlamına gelirdi, oysa Fransa Batı Afrika’daki yerini sağlamlaştırmak istiyordu. Paris, bölgedeki operasyon gücünü hazırlamaya başladığında, bunu, kendi vatandaşlarını korumak için adım atabileceğinin işareti olarak sundu. Ancak hazırlıkların “Serval” için yapıldığı birkaç ay sonra ortaya çıktı.

Halkla ilişkilerin ikinci ayağı Fransa kamuoyuna karşı başlatıldı. Mali’de “İslamcı teröristlerle” savaşan ve bir anda“Avrupa’nın ABD’sine” dönüşen Fransa, Mali krizi üzerinden özellikle sağ basın eliyle İslam karşıtı, geniş bir propagandaya ev sahipliği yaptı. Banliyö olayları ile yer yer Fransa gündemine gelen İslam, bu kez Malili “cihadistler”sayesinde yeniden Fransızların evlerine konuk oldu. Üstelik Müslümanlar bu kez kendi ordularına karşı savaşıyordu.

Mali krizinin tartışmalı ortağı: Katar

Batı Afrika’da ve Sahel’de Fransa’nın rakiplerine yeniden gözdağı verdiği, yerel halk arasında imajını düzeltip, prestijini artırdığı operasyonun gerçekleşmesine zemin hazırlayan olaylarda sıra dışı bir aktör daha yer aldı: Fransa’nın son dönemdeki en büyük ticari ortaklarından ve Libya savaşının müttefiklerinden Katar.

Katar, Mali’deki Mâlikiler tarafından Vahhabilere verdiği destekle eleştiriliyordu. 2012’de isyan başladığında, Selefileri Cezayir’den ülkeye sokmakla suçlanan MNLA da benzer iddialarda bulunmuş ve “cihadist”grupların Katar ve Suudi Arabistan tarafından desteklendiğini belirtmişti. Ancak en ciddi iddia Fransız Le Monde gazetesine konuşan ‘Avrupalı diplomatik kaynaklardan’ geldi: “2012 ilkbaharında, Mali-Cezayir sınırında, Selefi grupların kontrolünde bulunan Tessalit’e Katar uçakları iniş yaptı.”

Hem Fransa hem Selefiler kazandı

Katar, Fransa’da milyarlarca Euro’luk yatırımın yanı sıra Areva ve Total gibi bölgede faaliyet yürüten enerji şirketlerinde de önemli oranda hisseye sahip. Operasyonla birlikte Katar’ın müttefiki Fransa’nın bölgedeki yeri sağlamlaştı. Öte yandan “işgalci ve sömürgeci Avrupa” tezi karşısında Mali’deki Selefi-Vahhabi damar güçlendirildi.

Azavad’ın bağımsızlığını talep eden MNLA “cihadist” gruplarla ittifak yaptığı gerekçesi ile marjinalize olarak etkinliğini yitirdi. Bamako’yu ele geçireceği iddia edilen Aqmi, Mujao ve Ensaruddin’in Fransa’nın “yaban kedisi” (Serval) karşısında hemen hemen hiç çatışmadan geri çekildi. Uluslararası basın geri alınan kentlerde hiç isyancı cesediyle karşılaşmadıklarını ifade etti. Üstelik operasyon boyunca Fransa sadece beş kayıp verdi.

Fatih Yetim