Son Dakika

Okunan haber:

İnsan Hakları ve Türkiye’de Değişim Süreci


Türkiye

İnsan Hakları ve Türkiye’de Değişim Süreci

Türkiye uzun yıllardır Avrupa’da insan hakları alanındaki karnesi nedeniyle eleştiriliyor. İktidardaki AK Parti’nin kurucu isimlerinden olan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Fransa’nın önde gelen üniversitelerinden Sciences Po’da düzenlenen bir panelde Avrupa Birliği sürecinde Türkiye’de insan hakları konusunda yaşanan gelişmeleri anlattı. Arınç, Türkiye’nin yeni insan hakları vizyonu olarak sunduğu panelde son on yılda gerçekleştirilen tarihi reformlara rağmen uygulamadaki eksikliklere de dikkat çekti.

Bülent Arınç‘ın 15 Nisan 2013 tarihinde Sciences PO Üniversitesi’ne bağlı Uluslararası Araştırmalar ve Etüdler Merkerzi’nde (CERİ) yaptığı “İnsan Hakları ve Türkiye’de Değişim Süreci” başlıklı konuşması:

“Sayın Konuklar

Hanımefendiler, Beyefendiler

Fransa’nın köklü üniversiteleri arasında yer alan Sciences Po üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren CERI (Center for International Studies and Research) tarafından düzenlenen bu konferansta sizlere hitap etme şansı bulmaktan duyduğum memnuniyeti ifade etmek istiyorum. Bana bu fırsatı veren ve konferansın düzenlenmesinde emeği geçen CERI yetkililerine teşekkürlerimi sunuyorum.

Konferansın başlığı olarak belirlenen “İnsan Hakları ve Türkiye’de Değişim Süreci” konusunda herhalde Paris’ten daha anlamlı bir yerde konuşamazdım diye düşünüyorum.

İnsanların hür ve eşit olduklarının kabul edildiği temel belgelerde, Fransa’nın ve Paris’in ayrı bir yeri bulunuyor. 1776’da ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirisine esin kaynağı olan düşünürlerden birisinin Fransız Jean Jacques Rousseau olması, Bildirinin yazarlarından birisi olan Thomas Jefferson’un 1785-1789 arasında Paris’te Büyükelçi olarak görev yapması ve Fransız Devrimine destek vermesini sadece rastlantı olarak nitelendiremeyiz. Fransız Devriminin temelini oluşturan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi de halen bu alandaki temel referans belgeleri arasında yer alıyor.

Paris’in insan hakları konusundaki işlevi bununla da bitmemiştir. Aradan geçen zaman zarfında yaşanan acı tecrübelerden sonra, İkinci Dünya Savaşını takiben kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin de yine Paris’te kabul edilmiş olması bu güzel şehri adeta “insan hakları şehri” olarak simgeleştirmiştir.

Elbette, insan hakları alanında yaşanan gelişmelerle birlikte, Fransa’da başlayan milliyetçilik dalgasının tüm dünyada ortaya koyduğu değişimi de hatırlamak gerekir. İmparatorlukları deviren bu dalganın arka planında, monarklar, krallıklar veya devlet ile birey arasındaki hakların korunması konusunda yaşanan anlaşmazlık vardır. Ancak hakların edinimi kolay olmamıştır. Sizlerin de bildiği gibi, Fransız devriminden sonra devrimi yapanlar da haklara erişim konusunda iyi bir sınav vermemişlerdir. Fransız Devrimin kendi topraklarındaki etkisinden çok uluslararası etkisini daha dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

İnsan haklarını Paris’te konuşmanın bir diğer boyutu da, mevcut insan hakları söyleminin sınırlarını, eksikliklerini ve sıkıntılı taraflarını ele almaktır. Evrensel bir boyuta sahip olan insan hakları normlarının geçmişten beri sadece tek taraflı olarak bir Batılılaşma, bir Avrupalılaşma süreci olarak okunmasını da doğru bulmadığımı ifade etmek isterim. Fransız düşünce geleneği de insan hakları söylemindeki eksikleri ve sorunları dile getirme konusunda büyük ve önemli düşünce geleneklerinden birini yansıtmaktadır. Burada anamayacağım kadar çok sayıda isim ve düşünür, insan hakları söyleminin sınırlı ve dar kapsamlı bir biçimde anlaşılmasını öne süren perspektifleri reddetmiş ve daha geniş kapsamlı bir vizyonla hareket etmeyi öngören yaklaşımlar geliştirmiştir.

İnsan haklarını salt Batılı beyaz ve erkek egemen bir perspektifle sınırlı gören yaklaşımlar yerine, olması gerektiği gibi küresel bir bakışla öne süren yaklaşımları benimsemişlerdir. Bu açıdan Fransa’da tarih boyunca öne çıkan birçok gelenek içinde Batı dışı toplumlarla makul ve adil bir ilişki biçimini savunan, küresel bir bakışa sahip, vicdan siyaseti geliştiren yaklaşımların da değerli olduğuna inanıyorum.

Neticede, haklarını yeterli bulmayan milliyetler, sırayla bağımsızlık hareketlerini başlatmışlar ve günümüze kadar gelen 190’ın üzerinde devletli bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, devlet sayısının artışı ve özellikle son yüzyılda yaşanan şiddetli savaşların, uluslararası hukukta birey endeksli bir yaklaşımı geliştirdiğini söyleyebiliriz. Yani insan haklarının uluslararasılaştığını söyleyebiliriz. Bu durum tüm insanlığın faydasına olan bir durumdur. Tüm bu tarihi hususlar ışığında, başta adalet, eşitlik ve özgürlük olmak üzere temel insan hakları ilkelerinin günümüzde tartışılmaz bir şekilde benimsenmesi ve yazılı hale getirilmiş olması, bu ilkelerin tüm dünya halkları tarafından haklı bir şekilde sahiplenildiğini göstermektedir. Değerli konuklar,

Tarih boyunca Avrupa’nın bir parçası olan ülkemiz de elbette bu gelişmelerden etkilenmiştir. Bu değişim, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde hem milletlere tanınan haklar, hem de bireysel haklarda ciddi değişikliklere sebep olmuştur. Vatandaşlık, eğitim, yönetim alanlarında yapılan değişikliklere rağmen, ayrılıklar ve savaşlar engellenemedi. 1. Dünya savaşından sonra ise, bu değişim kendisini 1923’de kurulan yeni Türkiye’nin yönetim biçimi olarak gösterdi.

Peki, insan hakları deyince ne anlıyoruz?

Her şeyden önce bütün insanların özgür ve eşit oldukları, ırk, renk, cins, dil, din, inanç, millet ya da etnik kökeni itibariyle ayrımcılığa maruz kalamayacağı bir yaşam ve yönetim sisteminin kurulması temel ilkedir.

Bunlara ilaveten bireyin, sağlık, eğitim, yiyecek, barınma ve toplumsal hizmetleri kapsayan bir yaşam düzeyine kavuşması, yasanın koruyuculuğundan eşit olarak yararlanması, toplanma ve dernek kurma özgürlüğüne sahip olması; din, vicdan, düşünce ve anlatma özgürlüğü bulunması da hakların kapsamındadır.

Tanımlamış olduğum insan hakları normlarının izlerini, biraz önce değindiğim Amerikan Bağımsızlık Bildirisi, Fransa İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi gibi belgelerde görmek mümkündür. Ancak bu belgeler, zaman içinde bazı idarecilerin keyfi tutumları ve zalimce yönetimleri nedeniyle işlevlerini kaybettikleri dönemler olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşının yol açtığı tahribat, hükümetleri bu tür acı olayların yaşanmaması yönünde önlem almaya sevk etmiş; bu konuda uluslararası düzeyde örgütlenmelerin ve yargı mekanizmalarının kurulmasının önünü açmıştır.

Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Avrupa Konseyi (AK), BM İnsan Hakları Komisyonu, Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi kurumlar önemli görevler üstlenmektedirler.

Türkiye bu örgütlerin üyesi ve AB adayı bir ülke olarak insan hakları konusunda ilgili BM sözleşmeleri, AGİT belgeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve diğer Avrupa Konseyi belgelerine taraf olmuş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) içtihatları ile Avrupa Birliği (AB) Katılım Ortaklığı Belgesi ve Ulusal Program ışığında Kopenhag kriterlerine uyum boyutunu da göz önünde tutarak bu alanda yasal düzenlemelere gitmiştir. Ancak sadece yasal düzenlemeleri hayata geçirmek yeterli değildir. Yasal düzenlemeler ile uygulama arasındaki farklılık, esasen insan hakları alanında üzerinde durulması gereken tartışmalı bir konudur.

Bu anlamda, 10 yıl öncesindeki Türkiye ile bugünkü Türkiye’yi karşılaştırabiliriz. 10 yıl öncesine kadar, insan hakları konusunda sürekli eleştirilen, tutuklu ve hükümlü kişilere işkenceyle, adil yargılanma imkânlarından mahrum olmakla itham edilen, eğitimde, medyada ve siyasette engellemelerin ve yasaklamaların olduğu bir Türkiye imajı vardı. Bu olumsuz durumun sebeplerini açıklarken, 1960, 1971 ve 1980’deki askeri darbelerin demokrasimizde yol açtığı kesintileri ve terörle mücadeledeki olağanüstü hal dönemlerini, yine ekonomi, eğitim ve sağlık alanlarında yeterli başarının yakalanamamış olmasını sayabiliriz. Ancak aynı dönemde siyasi ortamın da, insan haklarını temel unsur haline getirecek irade ve kararlılıktan yoksun kaldığı da bir gerçektir.

İşte bu nedenle 2002 yılında iktidara gelen AK Parti, bu konuda önce zihinlerdeki prangaları kırmış, tabu olarak görülen konularda adeta devrimsel reformlar gerçekleştirmiştir.

Bu reformları anlatmadan önce, bizim vizyonumuzun temel dinamiklerinden bahsetmek istiyorum. Biz, hükümet olarak Türkiye’de öncelikle üç ana başlıkta değişimi öngördük. Bunlar; demokratikleşme, ekonomik başarı ve çok boyutlu dış politika. Bu alanlarda başarı için, 3 y ile mücadele kuralını belirledik: yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla mücadele. Bu üç alandaki mücadelemizin üçünde de insan hakları vizyonumuzu görebilirsiniz. Üç alanda da devrim sayılabilecek işler yaptık. Zihnimizde her zaman hem ülkemizde insan haklarının dünya standartlarına ulaşması, hem de bölgemiz insanının barış ve huzur içinde yaşamasını sağlamak vardı. Bu anlamda, politikalarımız, çalışmalarımız, faaliyetlerimiz insan hakları normlarının ülkemizde en iyi şekilde uygulanmasını gerçekleştirmek için tasarlanmıştır.

Bakınız, olağanüstü hal hemen hemen tüm ülkelerin yasalarında mevcut olan, insan haklarının askıya alınabildiği bir yöntemdir. Ancak bu uygulama hukukiliği kadar suiistimalleri ve kötü uygulamaları da beraberinde getirir. Ülkemizde terör sebebiyle 25 yıl süren olağanüstü hal uygulaması, hükümetimiz kurulduktan sadece 12 gün sonra 30 Kasım 2002’de tamamen kaldırıldı. Esasen, ilk icraatımızın bu olması bizlerin insan hakları perspektifini en iyi şekilde ortaya koymaktadır.

Biz demokratik çoğulcu siyaseti güçlendirdikçe halkımızın buna desteği artmıştır. Siyasetin üzerindeki vesayet halkalarını kaldırdıkça tüm farklı kesimleriyle halkımız bunu desteklemiştir. Vatandaşlarımızın özgür ve demokratik Türkiye talebi, demokratik siyaset zeminini güçlendirmiştir. Asker-sivil ilişkileri, demokratik bir ülkede nasılsa o şekilde işlemeye başlamıştır. Demokrasinin paslanmış çarkları yavaş yavaş işlemeye başlayınca, ekonomi ve dış politika alanlarında başarı kaçınılmaz olmuştur.
Bakınız, Türkiye son 3 aydır terör sorununu artık sonlandırmak için uğraşıyor. Terör, 30 yıldır ülkemizde çok can yaktı. Hem ekonomimiz, hem dış politikamız hem de demokratikleşme sürecimiz terör sebebiyle hep bir eksikle ilerledi. Buna artık dur dememizin vakti geldi. Terörün sonlandırılması, silahın ve şiddetin bitirilmesi girişimleri ülkemizde büyük bir heyecan yarattı. Bu heyecanı bende yaşıyorum çünkü terörün, şiddetin bitmesi demek insan hakları, demokrasi, kalkınma ve dış politikada Ülkemizin çok daha iyi seviyelere gelmesi demektir.

Elbette, silahları sustururken, teröre sebep olan sosyolojik, toplumsal ve ekonomik sorunları da göz ardı etmiyoruz. Kürt vatandaşlarımızın sorunlarını, taleplerini terörden bağımsız olarak, ülkemizin diğer unsurları gibi bir insan hakları sorunu olarak değerlendiriyoruz. İnsan hakları alanında attığımız her adımın, terörün kullandığı alanları daralttığını gördük. Asimilasyon, yok sayma, ötekileştirme politikalarını reddettik, Ülkemizin tüm vatandaşlarını eşit görüyoruz.

Terörle, silahla ve şiddetle bir yere varılamaz. İşte son dönemde başlattığımız süreç, silahların tamamen susması ve siyasetin, fikirlerin konuşmasıdır. Biz, her türlü fikre açığız, şiddeti barındırmayan her türlü görüşün dile getirilmesini ifade özgürlüğü olarak görüyoruz. Bu temel haktan tüm vatandaşlarımızın ayrım yapmadan yararlanması için her türlü demokratik yol ve yöntemleri açık tutacağımızı garanti ediyoruz.
Değerli dinleyenler,

Temel hak ve özgürlüklere saygının tam olarak yerleşmesi için gerekli alt yapıyı oluşturmaya yönelik reform stratejimizin üç temel boyutu olmuştur. Bunlar; mevzuatımızda gerekli değişikliklerin yapılması, uluslararası insan hakları sözleşmelerine taraf olunması ve reformların uygulamaya tam olarak yansımasına yönelik önlemler alınmasıdır.

Bu bağlamda yasaklarla mücadele için, 2002’den 2006’ya dokuz uyum ve reform paketi ile Mayıs 2004’te bir dizi Anayasa değişikliği yapılmış, birçok yasal ve idari düzenleme hayata geçirilmiştir.

12 Eylül 2010 tarihinde halkoyuna sunularak kabul edilen Anayasa Değişikliği Paketi çerçevesinde, vatandaşlara yeni bazı haklar tanınmış, mevcut anayasal hakların alanı genişletilmiş, anayasal hakları koruyacak mekanizmalar getirilmiş, hukuk devleti güçlendirilmiş, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) demokratik dünyadaki emsallerine yaklaştıracak biçimde yeniden yapılandırılmış ve askeri yargının yetki alanı sınırlanmış, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu açılmıştır.
İfade özgürlüğüne ilişkin ilave iyileştirmeleri hedefleyen “Dördüncü Yargı Reformu Paketi” de 7 Mart 2013 tarihinde TBMM’ye sunulmuştur. Paketin, ifade özgürlüğüne ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin temel parametrelerini ceza mevzuatına derç edecek tedbirlerle ifade özgürlüğüne ilişkin yasal çerçeveyi daha da güçlendirmesi hedeflenmektedir.
Kamu Denetçiliği (Ombudsmanlık) Kurumu kurulmuş, 29 Mart 2013 tarihinde başvuruları almaya başlamıştır.

Türkiye İnsan Hakları Kurumu kurulmuştur.

Ayrıca, TBMM bünyesinde faaliyet gösteren ve bir anlamda ulusal izleme mekanizması işlevini yerine getiren İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu (İHİK) aktif olarak çalışmaktadır. İHİK ceza ve tevkif evlerindeki koşulları yerinde incelemekte, sivil toplum kuruluşlarıyla yakın bir işbirliği yürütmekte ve bulgularını gerekli önlemlerin alınması amacıyla Hükümet’e iletmektedir.

Tüm bu yasal düzenlemelere rağmen, Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni bir anayasadır. Şu ana kadar 3 değişik anayasamız oldu. Bu 3 anayasa da sivil yöntem, demokratik katılım ve doğal süreçlerde hazırlanmadı. Darbeler sonrası hazırlanan anayasalarla, demokratikleşme ve insan haklarının geliştirilmesi noktasında belli bir noktaya gelebiliyorsunuz. Bu nedenle, 2012 yılında yeni anayasa çalışmalarını başlattık. Türkiye’nin sivil iradesinin yansıdığı, toplumun tüm değerlerinin katıldığı bir anayasa yapmak istiyoruz. Elbette, bu anayasada insan hakları temel dayanak noktamız olacaktır.

Değerli konuklar

Bunlara ilaveten insan haklarının önemli bir boyutunu oluşturan kültürel haklar alanında da kapsamlı düzenlemeler gerçekleştirdik. Bu çerçevede, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin özel kurslarda öğretilmesi, ayrıca görsel/işitsel medyada yayın yapılmasını mümkün kıldık. Bir kamu kanalı olan TRT-6, Ocak 2009’dan beri Kürtçe ve Zaza’ca dillerinde 24 saat kesintisiz yayın yapmaktadır.

Sayın Katılımcılar,

Kadın hakları ve kadına karşı şiddetle mücadeleyi de önceliklerimiz arasında kabul ettik. Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığımız sırasında kadına karşı şiddet alanında ilk uluslararası belge olan İstanbul Sözleşmesi’nin (Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi) hazırlıklarına öncülük ettik ve bu Sözleşme’yi imzalayan ve onaylayan ilk ülke olduk.

Ülkemizde şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik baskı ve şiddetin önlenmesi amacıyla hazırlanan “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunu” 8 Mart 2012 tarihinde, Dünya Kadınlar Günü’nde onaylanmıştır.

Bu yasalarla özellikle kadına şiddet konusunda, birlikte zihinsel dönüşümün yaşanması ve farkındalık oluşturmak için yeni projeler üretiyoruz. Belgeseller, kısa filmler ve diziler ile birlikte, eğitimler ve programlar geliştiriyoruz.

Değerli konuklar,

Eğitim yoluyla insan hakları bilincinin geliştirilmesine yönelik faaliyetleri de yoğunlaştırdık. Bugün Türkiye’de ilköğretim müfredatında insan hakları konuları okutulmaktadır. Liselerde ise demokrasi ve insan hakları konulu seçmeli dersler verilmektedir. Çeşitli üniversitelerde yeni insan hakları merkezleri açıldı. Polis Akademisi’nde insan hakları dersi zorunlu hale getirilmiştir. Memur adaylarının hazırlık programlarına insan hakları kursları da dahil edilmiştir. Sadece 2011 ve 2012 yıllarında insan hakları eğitimine 52.000 emniyet personeli katılmıştır.

Saygıdeğer misafirler,

Ülkemizde özellikle 2000’lerin başından itibaren yoğun şekilde devam eden reform süreci, farklı inanç grupları ve azınlıklar bağlamında çalışmaları da içermektedir.

Lozan antlaşmasında geçen gayr-i müslim ifadesi yerine artık farklı inanç grupları ifadesini kullanıyoruz. Farklı inanç grubuna mensup vatandaşlarımız, Lozan Barış Antlaşması çerçevesinde kendi okullarına, ibadethanelerine, vakıflarına, hastanelerine ve basın-yayın organlarına sahiptirler. Son dönemde, insan hakları ve demokratikleşme alanındaki kapsamlı reform süreci çerçevesinde, ülkemizde farklı inanç grubuna mensup vatandaşlarımızı ilgilendiren mevzuatın geliştirilmesi amacıyla önemli düzenlemeler gerçekleştirdik. Vakıflar ile ilgili konular benim Bakanlığımın görev alanında olduğu için bu konuda en net bilgileri paylaşıyorum.

Cemaat vakıfları konusunda 2003, 2008 ve 2011’de yapılan düzenlemelerle cemaat vakıflarının özellikle mülkiyet hakları alanında önemli iyileştirmeler gerçekleştirdik. Vakıflar Kanunu’nda 2008 ve 2011 yaptığımız değişiklik ve düzenlemelerle Türkiye’de bulunan 165 azınlık cemaat vakfının geçmişte farklı nedenlerle alıkonulan mallarının iadesi kararı alınmıştır. Bu kapsamda 111 taşınmaz tescil edilmiş, 15 taşınmazın bedeli ödenmiştir.

Şahsen takip ettiğim malların iadesi konusunu, bir mütekabiliyet ve beklenti için değil; bu insanları Türkiye’nin bir parçası olarak gördüğümüz için yapıyoruz. Hak ve hukukun gereği neyse onu yapmak istiyoruz. Öte yandan, Vakıflar Genel Müdürlüğümüz, 5 kilisenin onarımını tamamlamıştır. 2 sinagog ve 4 kilisenin onarımını ise sürdürmektedir.

2010 yılında Büyükada’daki Rum Yetimhanesi Rum Patrikhanesi adına tescil edilmiştir. Sümela Manastırında 2010’dan bu yana yılda bir kere ibadete açılmaktadır. Benzer şekilde, Ermenilerin önem atfettiği Akdamar Kilisesi’nde 2010 yılından beri her yıl ayin düzenlenmektedir. En son, Gökçeada Rum Okulunun açılmasına izin verdik. Heybeliada Ruhban Okulu konusunda da çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Ülkemizde farklı inanç mensuplarına ait 387 ibadethane faaliyet göstermektedir. Çalışma vizesi olan yabancı din adamlarının Türkiye’de çalışmalarına ilişkin bir kısıtlama yoktur. Ülkemizde, bireyin dini inançlarını yayma yolunda çalışma yapması suç teşkil etmemektedir. Aksine, bireyin dini inancını ifade etmesini veya yaymasını cebir veya tehdit kullanarak men etmek suç oluşturmaktadır.

Bakınız, size gönülden şunu söylemek istiyorum. Bir ülkede azınlıklar kendilerini ne kadar rahat ifade edebiliyorlarsa, o ülkede demokrasi vardır diyebiliriz. Biz azınlıkları, farklı inanç gruplarını, yabancıları ülkemizin bir parçası ve zenginliği olarak görüyoruz. Ayrımcılık yapmıyoruz, hatta bu insanlara pozitif ayrımcılık yaptığımız için eleştiriliyoruz. Farklı inanç grup temsilcileriyle sık sık bir araya geliyoruz. Sıkıntılarını dinliyor, hukuk ve imkanlar ölçüsünde çözümler üretiyoruz.

Bizim geleneğimizde, Yunus Emre’nin “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü” anlayışı vardır. Biz “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” düşüncesinin mirasçılarıyız.

Sevgili konuklar

Peki, insan hakları sadece ifade, inanç, gösteri özgürlüğünden mi ibarettir? Elbette hayır. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi madde 25)
Bakınız ekonomik kriz ortamlarında ilk kesintiler sosyal politikalar alanlarında yoğunlaşır. Esasen bu alan toplumun vicdanı olan ihtiyaç sahiplerinin daha kötü şartlara itilmesi demektir. AB krizinde de Avrupa Birliği Temel Haklar Kurumu’nun kriz süresince insan hakları ihlallerinin artmaması için üyelerin alarmda olması hatırlatması yaptığını biliyorum.
Yani sağlık, eğitim, yiyecek, barınma ve toplumsal hizmetlere sahip olmak ve yararlanmanın da temel insan hakları arasında yer aldığını unutmamalıyız.

Bu alanı da ihmal etmeyen Türkiye, ekonomik ve sosyal haklar alanında da son 10 yılda büyük değişim yaşamıştır. Bu başarı söz konusu alanlarda Türkiye’nin vatandaşlarına sunduğu imkânları da artırmasını sağlamıştır.

2001’de büyük krizler yaşayan, en ufak bir siyasi anlaşmazlıkta darboğaza giren, borç batağına saplanmış bir rant ekonomisinden tamamen uzaklaşmış bir Türkiye ekonomisi inşa ettik. Bugün Türkiye, dünyanın 16. ve Avrupa’nın 6. büyük ekonomisi haline gelmiştir.

3 y kuralını sayarken, yoksullukla mücadele demiştim. Bakınız, 2002’de günlük 4,3 $’ın altında geliri olanların nüfusa oranı %30’3 dü. 2011’de bu rakamı % 2,7’ye düşürdük.

2002’de kişi başına düşen milli gelir 3500 Dolar iken, 2012’de 10 bin 500 doları geçmiştir. 2002 yılında yüzde 65’lerde olan enflasyon, artık tek haneye kadar gerilemiş, 2012’de yüzde 6.2 düzeyine inmiştir.

Yolsuzlukla mücadele demiştim. Yolsuzluğa sebep olacak ortamları engelledik. Bu sayede,1993-2002 yılları arasında ortalama sadece yüzde 3 büyüyen Türkiye ekonomisi, 2003-2010 yılları arasında ortalama yüzde 6,1 büyümüştür. 2002’de 230 milyar dolar olan GSMH’mız 2012’de 772 milyar dolara ulaşmıştır. 2002 yılında 36 milyar dolar olan ihracatımız, 2012 yılında 151 milyar dolara yükselmiştir.

Bu saydığım temel ekonomik göstergeleri görenler bize, bu işi nasıl başardınız diye soruyorlar. Ekonomide sıkıntı yaşıyorsanız, demokraside de, insan haklarında da, dış politikada da sıkıntı yaşarsınız. Bu açıdan, vatandaşlarımızın iyi yönetilme hakkına sahip olduklarını düşünüyoruz.

Bakınız, Fransa’da vergi uygulamaları sebebiyle tartışmaların olduğunu biliyorum. Şunu kabul etmeliyiz; ekonomi insanların birinci önceliğidir. Ekonomik dengeleri bozduğunuz zaman, iyi yönetemediğiniz zaman hiç beklenmedik tepkiler ve olaylarla karşılaşabilirsiniz. Siyasal iktidarlar el değiştirebilir. Vatanseverlik, dürüstlük ve insan hakları bir anda unutulabilir.

İktidardaki 11. yılımızda artan oy oranımızla son seçimlerde 21 milyon kişinin, oran olarak ise %50’nin oyunu aldık. İki kişiden birinin oy verdiği bir siyasal iktidar olarak, ülkemizde hesap verilebilirlik ve şeffaflık noktasında vatandaşlarımızın bilincini arttırma girişimlerini de unutmuyoruz. Yani, bizleri daha iyi denetlemeleri için onları zorluyoruz.

Bu gelişmeler sayesinde sağlık, eğitim, konut gibi alanlara yapılan harcamaların artırılması da mümkün olmuştur.

Sağlık Bakanlığı bütçesini 2002’de 2.2 milyar dolar iken, 2011’de 8 milyar dolara çıkardık. 2003- 2011 arasında 2021 yeni sağlık tesisini halkımızın hizmetine sunduk. Avrupa’da durum nedir bilmiyorum ama vatandaşlarımız hastanelerde saatlerce sıra beklemiyor, en kısa üçünde sağlık hizmetine erişiyor; acile gittiği an müdahale ediliyor. Sağlık sigortası kapsamını genişlettik. 18 yaşına kadar sağlık sigortası devlet güvencesi altına aldık.

Biz iktidara geldiğimizde, bütçeden en fazla payı güvenlik ve savunma sektörü alıyordu. 2002’de 4,2 milyar dolar olan Milli Eğitim Bakanlığı bütçesini, 2011’de 19 milyar dolara çıkartarak bütçeden en fazla pay alan sektör haline getirdik.

170 bin yeni derslik inşa ettik. Eğitim sistemimizi tepeden tırnağa bilişim teknolojisinin ürünleri ile donattık. İlk ve ortaöğretimde, artık ders kitaplarını ücretsiz dağıtıyoruz. Dar gelirli aile çocuklarına verdiğimiz ilk ve ortaöğretim burslarını 9 kat artırdık.

2002’de devlet ve vakıf üniversitelerinin sayısı 76 iken kurduğumuz 92 yeni üniversite ile bu sayıyı 168’e yükselttik.

Toplu Konut İdaresi (TOKİ) aracılığıyla 544 bin 887 konut ürettik. Vatandaşlarımız ucuz ve kaliteli konut sahibi olsun diye TOKİ ile yaklaşık 25 milyar dolar tutarında yatırım gerçekleştirdik.

İşte hani diyordum ya, yasal düzenlemeler, bildiriler ile uygulama arasındaki farklılıklar çok önemlidir diye. Biz, insan haklarını vatandaşımızın kuşatıcı ve kapsayıcı hakları olarak gördük. İnsan hakları perspektifimizi geniş tutuyoruz, kâğıt üstünde yazan normları bir bir hayata geçiriyoruz.

Değerli dinleyenler,

İnsan haklarını aynı zamanda dış politikamızı şekillendirirken önemli bir unsur olarak görüyorum. Arap Baharı olarak nitelendirilen gelişmeleri halkların en temel ve doğal meşru talepleri olarak gördüğümüz için başından beri destekledik. Özellikle bazı baskıcı rejimlerin devrilmesini, ülke halklarının en temel insan haklarına kavuşması yolunda olumlu bir gelişme olarak gördük.

Türkiye bu bağlamda Suriye’deki gelişmelere de aynı zaviyeden yaklaşmıştır. Bazı ülkeler ve hatta ülkemizdeki muhalefet bizim daha önce yakın ilişki içinde olduğumuz Esad rejimine karşı tutumuzun değişme sebebini sorguluyor. Bunun nedeni açıktır; Suriye halkının demokratik hak ve taleplerinin zalim rejim tarafından karşılanmadığını gördüğümüzde başta dostane olarak uyardık; ancak uyarılarımızın dikkate alınmadığını ve zulmün devam ettiğini görünce de tutumumuzu değiştirdik. Esasen, bizim Suriye’de yaşananlarla ilgili temel duruşumuz Suriye yaşayan insanların haklarının sağlanması yönündedir. Temel insan haklarından yoksun bu insanlara kapılarımızı açtık. Uluslararası destek çok sınırlı olmasına rağmen, 191.000 Suriyeli mülteciyi ağırlıyoruz, toplamda ise 300.000’e yakın Suriyeli halen ülkemizde yaşamaktadır.

Yine Filistin konusunda da benzeri bir tutum sergileyerek Filistin halkının haklı davasında yanlarında durduk ve BM’de “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü kazanması hususunda çaba gösterdik. Bizim temel amacımız, tüm insanların temel insan haklarına ulaşabildiği bir yaşam standardına ulaşmasıdır. Bu sebeple, dünyanın neresinde olursa olsun yapılan haksızlıklara, su-i istimallere elimizden geldiğince tepki gösteriyoruz. Bizim tarafımız insan haklarının tarafıdır.

Bu anlamda, uluslararası örgütlerin adil ve ayrım yapmaksızın davranmasını bekliyoruz. BM’nin hâlihazırdaki yapısını yeterli bulmuyoruz. 5 daimi üyenin kendi siyasi çıkarlarının Bosna’da, Suriye’de, Arap Baharı sürecinde uluslararası toplumun geç hareket etmesine veya tepkisiz kaldığına yol açtığını gördük. Zaman kayıpları ve müdahalenin gecikmesi sebebiyle on binlerce insan öldü, milyonlarca insan yerinden yurdundan oldu. İnsan haklarını konuştuğumuz bu ortamda, tüm insanlığın yaşadığı sorunlarda ortak bir karar çıkması için 5 daimi üyenin ağzına bakmasını içimize sindiremiyoruz.

Sayın konuklar

Size uzun uzun ülkemizde insan hakları alanındaki yasal ve uygulama süreçlerini aktarmaya çalıştım. Bunlar Türkiye’deki büyük tarihi dönüşümün gündelik siyasete yansıyan örnekleridir. Ancak hala yeterli olmadığını da düşünüyorum. Bu konuda Türkiye vatandaşlarının haklarının daha da iyileştirilmesi için çalışmaya devam edeceğiz. Bununla birlikte, tüm bu adımlar görmezden gelinerek Türkiye’nin eleştirilmesini, bazı raporlarda yanlış veriler aktarılarak sicilinin hala kötü olduğunun dile getirilmesini haksız buluyorum. Biz bu eleştirileri tabi ki dikkate alıyoruz. Ancak aynı zamanda kaydedilen gelişmelerin de göz ardı edilmemesini bekliyoruz.

Bir konuya özel olarak değinmek istiyorum. Tutuklu “gazeteciler” olarak yansıtılan konunun detaylarını sizlerle paylaşmamın faydalı olacağını düşünüyorum.

Bakınız, basınla ilişkilerden sorumlu Bakan olarak söylüyorum. Bu konuda gerçek olan şudur: Türkiye’de tutuklu “gazeteciler” olarak atıfta bulunulan kişilerin büyük çoğunluğu yasadışı silahlı terör örgütü üyesi olmak ya da bunlara destek vermek gibi ciddi suçlarla suçlanmaktadırlar.

Ne yazık ki ülkemizde terör örgütleri ve faaliyetleri bir hayli fazladır. İnsan haklarının temel şartı bireyin öncelikle silahsız, saldırısız ve başkalarının haklarına ve yasalara saygı duyarak özgürlüğünü yaşamasıdır. Bahsi geçen kişilerin dosyalarına bakıldığında gasp, adam yaralama, dolandırıcılık, terör örgütüne yardım gibi aslında gazetecilik faaliyetleri ile ilişkisi bulunmayan iddialar mevcutken, mesleklerini gazeteci olarak ifade ediyorlar diye gazeteciler tutukludur diyemeyiz. Ayrıca, hukuki olarak suç işleyen bir gazeteciye ayrım yapılabilir mi? Yapılamaz, ancak basın yoluyla işlenen bir suç varsa, bu suçu yeni yargı paketlerimizle en az ceza sınırına indirdik.

Tüm bu gerçeklere rağmen, Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) bu konuda yayınladığı raporlarda farklı rakamlar vermek suretiyle esasında kendi içinde de çelişti. Önce bu kapsamda 76 kişi tutuklu dediler, kısa bir süre sonra rakamı 49’a düşürdüler. Bu rakam da doğru değil, konuyu biraz daha detaylı inceleseler görecekler ki, gazetecilikten dolayı tutuklu olan gazeteci sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

Bunun haricinde, bir gazetecinin bile tutuklu olması vicdanen beni rahatsız eder. Hem eski bir avukat olarak, hem de basının haklarını savunan bir siyasetçi olarak, Türkiye’nin gazetecilerin tutuklandığı bir ülke gibi gösterilmesinden rahatsızlık duyuyorum. Bu ülkemize karşı ciddi bir haksızlıktır.

Diğer bir eleştiri ise tutukluluk ve yargılama sürelerinin uzunluğu konusundadır.

Bu konuda kamuoyunca yakından bilinen bazı kişiler nedeniyle yanlış bir algı bulunmaktadır.

Zira istatistikler bize farklı bir tablo sunmaktadır. 2001 yılında Türkiye’de cezaevinde bulunan 100 kişinin yarıdan fazlası tutuklu iken, bugün her 100 kişiden 23.3’ü tutukludur. Bakınız AB genelinde tutukluluk ortalaması %25.2, toplantıyı yaptığımız Fransa’da tutukluluk ortalaması 25.4, Hollanda’da ise %40,6. Dolayısıyla Türkiye 2001’e göre tutuklu oranlarını yarı yarıya indirmiş durumdadır.

Cezaevlerinde bulunanların % 75’i 0-12 ay içinde tahliye olmaktadır. Cezaevinde uzun kaldı denilenlerin % 75’i 12 ay içinde, yüzde 16’sı 2 yıl içinde tahliye edilmektedir. Türkiye’de uzun tutukluluk algısı KCK, Ergenekon, Balyoz gibi dosyalar üzerinden görülmektedir. Toplumun yakından tanıdığı simaların bu dosyalar üzerinden tutukluk hallerinin devam etmesi böyle bir algı oluşturmaktadır.

Değerli konuklar

Türkiye’deki gelişmelere bakarken eskiden kalan basmakalıp düşüncelerden ve önyargılardan kurtulmanızı bekliyorum. Türkiye köklü bir şekilde değişmektedir. Türkiye dinamik ve dünyayla iç içe yaşayan genç ve eğitimli insanlarıyla her konuda olduğu gibi insan hakları alanında da hak ettiği saygıyı görmeyi beklemektedir. Bu amaçla Türkiye’yi daha yakından ve dikkatlice takip etmenizi, dezenformasyondan kaçınmanızı ve mümkünse tüm bu gelişmeleri gözlerinizle görmeniz ve müşahede etmeniz için Türkiye’yi ziyaret etmenizi öneriyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi selamlıyor, ilginiz için teşekkür ediyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.”

Fransa Libya'daki saldırıyı kınadı

Libya

Fransa Libya'daki saldırıyı kınadı