Son Dakika

Okunan haber:

Gezi Parkı ile ilgili mitler ve gerçekler


Türkiye

Gezi Parkı ile ilgili mitler ve gerçekler

Üzerinden saatler geçmesine ve şiddetli sağanağa rağmen hala insanın genzini yakan biber gazı kokusu neredeyse toprağa sinmiş. Sağda solda ıslanmış, atılmış battaniyeler, yıkılmış çadırlar, gaz kapsülleri, şiddet dolu bir gecenin izleri olarak sıralanıyor Gezi Parkı’nda. Atatürk Kültür Merkezi’nin ön yüzünde örgüt ve parti flamaları yerine artık Türk bayrakları ve Atatürk posteri dalgalanıyor. Sağda solda yakılmış otobüsler ve otomobiller kaldırılmış, yerine daha zayıf barikatlar kurulmuş. Polis eli gaz fişeklerinde bekliyor. Türkiye’yi ayağa kaldıran olayların 15. gününün sonunda Taksim’deki manzara işte bu.

Oysa bir gün önce on binlerce kişi bu meydanda, bu parkta adı konulmamış, lidersiz post-modern bir devrim algısı içinde dolaşıyor, birbirlerine yiyecek ikram ediyor, sloganlar atıyordu. Bütün bir semtin duvarlarına hükümet karşıtı yazılar, espriler, resimler kazınmıştı. Ara sokaklar modern Türkiye’den çok Ortadoğu’nun iç savaş yaşayan kentlerinin küçük birer modeli gibiydi. Oraları bilenler kendilerini Gazze’de, Şam’da ya da Beyrut’ta gibi hissediyordu. Gerçekten çok bir sinema stüdyosu gibiydi Gümüşsuyu yolu.

Ne oluyor, hangi süreçten geçiyordu İstanbul ve Türkiye? O sokakta hatıra pozları veren insanların bir çoğu eylem ve bir duruş göstermek kadar, kentlerine inen bu gerçek üstü manzarayı görmek, anlamak ve bu sorunun cevabını bulmak için oradaydılar. Ama anlamak zordu. Terör örgütü kabul ettiği PKK’nın flamalarının, Öcalan posterinin altında, elinde Atatürk bayraklı bir Türk milliyetçisini görmek kimseye garip gelmiyordu. Bir yanda namaz kılan, dinden imandan bahsedenler vardı diğer yanda biralarını yudumlayanlar. Akıllı telefon üzerinde hızlı hızlı gidip gelen parmaklar her bir eylemciyi gönüllü muhabir haline getirmişti.

Bu tuhaf, anlaşılması zor tablo kolay olanı harekete geçirdi ve Gezi Parkı, kendi gerçeğini anlatmadan önce mitlerini yaydı önce Türkiye’ye sonra dünyaya.

“Bu bir Türk baharı” diyenler de vardı, “hükümetin sonu geldi” diyen de. “Erdoğan artık daha duramaz” diyenler de vardı “darbe olacak” diyenler de. “Türkiye eskisi gibi olmayacak” “Yeni Türkiye kuruluyor” ve daha bir çok aceleci yorum ve görüş önce sokakları sonra ekranları, manşetleri, köşeleri sardı.


Euronews İstanbul muhabiri Bora Bayraktar, Taksim Meydanı

Aslında olan biten çok basitti: Kent merkezindeki yeşil alanının korunması için başlatılan sivil itaatsizlik eylemi, polisin uyguladığı kaba kuvvet yüzünden tepkiye yol açmış, dünyanın gözünü diktiği bir isyan hareketine dönüşmüştü. Kalabalığın büyümesiyle öfke hedefini, Başbakan Erdoğan’ın şahsında somutlaştırmış, onun taviz vermeyen sözleriyle iyice tırmanmıştı. Olayların yurt sathına yayılması asıl önemli noktaydı belki de.

Olayların onbeşinci gününde gelen polisin sert müdahalesi sonunda o tılsımlı ortam yok oldu ve Taksim Meydanı eylemcilerin denetiminden çıktı. Tepki yeniden başladığı yere Gezi Parkı’na hapsedildi. Başta taviz vermeyen hükümet, bazı açıklamalar ve temaslarla tansiyonu düşürmeye çalışıyor. Bunda ne kadar başarılı olacak ileriki günlerde göreceğiz. Ama gelinen noktada soğukkanlı bir şekilde bakıldığında ve “devrim, Türk baharı” tarzı mitlerin oluşturduğu puslu hava aralandığında gerçekler herhalde şu şekilde ortaya çıkıyor:

Birincisi ortada gerçekten hükümetin uygulamalarına çok tepkili bir kesim olduğu ve muhalif partilerin, ulusal medyanın bu tepkileri hükümetin önüne getiremediği bir tıkanıklık var. İnsanlar bu tıkanıklığı kendilerince aşmak istiyor. Diyaloğa daha açık bir hükümet, toplumun kaygılarına daha duyarlı bir medya talebi öne çıkıyor.

İkinci gerçek, bu hareketin bu haliyle iktidarın değişmesi konusunda ciddi bir etkisinin olamayacağı, bir alternatif sunamayacağı şeklinde. Taksim Gezi Parkı’ndaki olaylar ne Meclis aritmetiğini ne devletin üst yapılanmasını ne de üst yapıdaki ilişkileri etkilemiş değil. Her ne kadar cumhurbaşkanı, başbakan yardımcısı ve başbakan arasında bir gerginlik olduğu öne sürülse de buna dair somut hiçbir veri yok. Başbakan Erdoğan 31 Mayıs öncesinden daha az güçlü değil. Bu hareketi klasik siyasete taşıyacak aktörler de ortaya çıkmadı.

Üçüncüsü medya-hükümet ilişkilerinde, ilişkilerin doğasında, önemli pozisyonlarda bir değişim hareketi ve bunun olacağına dair bir işaret yok. Basının, gazetecilerin, patronlar ve hükümetler nezdinde daha bağımsız hale gelmesini sağlayacak bir yasal düzenleme söz konusu bile edilmiş değil. Yapılar aynen yerli yerinde duruyor.

Dördüncüsü ekonominin temel parametrelerinde, uluslararası kredilendirmelerde çabuk ve somut bir sarsıntının olmadığı. Kaçan sıcak para, Türk lirasının değer kaybı kısa vadede toparlanabilir. Önümüzdeki dönemlerde Gezi Parkı’nın yol açtığı istikrarsızlık algısı elbette ki Türkiye’nin notlandırılmasına etki edebilir. Ama bugün için bir değişim yok.

Peki somut olarak ne değişti?

Elbette Gezi Parkı olayları Türk siyasetinde önemli bir kilometre taşı oldu ve iz bırakacak. Algılar değişti. Halkın evlerinde oturup siyasetçilerin seçimden seçime kendilerine gelmekle yetinmeyeceği açık bir biçimde ortaya kondu. Hükümetler, bundan sonra kamuoyuyla kurduğu yukarıdan lineer ilişkiyi değiştirmek, daha diyaloğa ve müzakere açık bir tavır yürütmek zorunda. Aksi takdirde buna benzer olaylar başka gerekçelerle tekrar edecektir ve bu durum uluslararası alandaki istikrarlı Türkiye algısını daha da zedeleyecektir.