Son Dakika

Okunan haber:

Enkaz altında yaşam belirtileri nasıl tespit edilebilir?


futuris

Enkaz altında yaşam belirtileri nasıl tespit edilebilir?

Barselona yakınlarında, itfaiyecilerin eğitim alanında, bilim adamları bir Avrupa Birliği araştırma projesi kapsamında alışılmadık bir test yürütüyor. Çalışmalar, enkaz altında kalanların yerini tespit etmeye yarayan bir detektör prototipi üzerine. Sistem, arama kurtarma çalışmalarında görev alan köpeklerin kokusunu alamadığı, kurtarma timinin göremediği detayları tespit etmek üzerine tasarlandı.

Fransız arama kurtarma timi ‘SDIS-84’ üyesi Nicolas Aced, geliştirilen sistemde farklı fonksiyonlara sahip kamera türlerinin kullanıldığını anlatıyor: “Kimi zaman yıkıntıların altından bir el uzandığında tanımlamakta güçlük çekebiliyorsunuz. Bir el mi yoksa kaya parçası mı, moloz mu, bilemiyorsunuz. Bu nedene farklı fonksiyonlara sahip, örneğin termal kameralarla, alanda yaptığımız aramayı seçimimize göre ayarlayabiliyoruz.”

Testlere katılan ilk gönüllü kurbanın yeri, termal kameralar ve özel tasarlanmış kimyasal sensörler sayesinde tespit ediliyor. Ekipte görev alan telekomünikasyon mühendisi Jesus Bussion, enkaz altında kalanlara dair verileri nasıl ayırt ettiklerinden söz ediyor: “Sıkışmış kurban yoğun stres altında kalır. Verdiği nefes özellikle aseton ve karbondiyoksit gibi kimyasal bileşenlerle doludur. Bu makine, enkazın altındaki havayı ölçmek ve bu kimyasal bileşenleri tespit etmek ve aşağıda yaşayan biri olup olmadığı sonucunu elde etmek için tasarlandı.”

Bu ilk gönüllü kurban, yaşamını deneyler süresince üretilen kimyasal sensörlere borçlu.

İngiltere’deki Loughborough Üniversitesi’nde gönüllüler 24 saat boyunca, tabuta benzer özel bir kutuya kapatılıyor. Araştırmacıların hedefi, kapalı kalan canlı bir bedenin zamanla yaydığı kimyasalları tespit etmek. Kimyager Matthew Turner, bu testin amacını şu sözlerle açıklıyor: “Hepimizin etrafını saran, insanın izini belli eden kimyasal bileşenleri bulmaya çalışıyoruz. Ancak bir bina yıkıldığında bu kimyasal bileşenlerin içeriği de değişiyor. Farklı malzemelerle faklı derinliklerde ölçmeye çalıştığımız şey tam da bu.”

Aynı laboratuvarda görev yapan Kimyager Pareen Patel, gönüllülerin vücüduna yerleştirilen sensörlerin işlevini anlatıyor: “Sensörler kan basıncı ve kalp atışı için kullanılıyor. Başlangıçta gönüllüde esas verileri ölçmemizi engelleyecek türden bir stres görmek istemiyoruz.”

Teste gönüllü olarak katılan Liam Heaney ise 6 saat süresince kapalı kaldığı bu kutudan çıkmasının ardından şaşırtıcı bir açıklamada bulunuyor: “Birkaç saat boyunca kutuda kapalı kaldıktan sonra aç ve susuz olmayı bekliyordum, çünkü hiçbir yiyecek ve içeecek kaynağı yok. Başlangıçta idare ediyorsunuz ama sonuna doğru biraz rahatsızlık verici oluyor. Kutunun içindeki havanın biraz daha nemli ve boğucu olmaya başladığını hissediyorsunuz.”

İngiliz Kimyager Helen Martin ise test süresince ne tür ölçümlerin yapıldığına dair bilgileri iletiyor: “Nefesindeki, salyasındaki ve derisindeki kimyasal bileşenleri ölçüyoruz. Bu kimyasal profil, aradığımız sağlık koşullarından izler bulmamıza yardımcı oluyor.”

Loughborough Üniversitesi profesörlerinden Paul Thomas, kişilerin kapalı ortamda sıkıştıkları süreçte vücutta yaşanan kimyasal değişimi şu sözlerle özetliyor: “Sindirdiğiniz besindeki tüm şekeri, nişastayı ve karbonhidratı yaktığınızda yağ yakmaya başlıyorsunuz. Kısacası vücudunuzdaki yağ ile yaşıyorsunuz. Buna bağlı olarak nefesinizin verdiği mesaj değişiyor ve örneğin aseton miktarı artıyor. Bu nedenle sıkışıp kalmış bir bedende yüksek miktarda aseton, karbondiyoksit ve vücudunuzdaki kolesterolün ürettiği bir kimyasal bileşen olan izopren bulunuyor. Ayrıca ürin ve tere bağlı olarak, cildinizden dışarı atılan amonyak bulunuyor.”

Helen Martin, Thomas’ın bilimsel açıklamasını destekleyecek şekilde, testin sonucunda ne tür bulgulara ulaştıklarından söz ediyor: “Bu bize açıkçası şunu gösteriyor: Deneyimizde, kutunun içindeki insanın ve moloz kalıntılarının yarattığı kimyasal bileşenler var. Kutunun içinde bir yaşayan bir beden olduğunda ve olmadığında aradaki farkı açıkça görebiliyoruz.”

Tekrar Barselona’ya dönüğümüzde ikinci bir kayıp gönüllü için yürütülen arama kurtarma çalışmalarına tanık oluyoruz. Araştırmacılar, bölgeyi terk ettiklerinde dahi yaşam sinyallerini kendilerine iletebilecek kablosuz sensörler yerleştirmekle uğraşıyor. Kimyasal veriler ve ölçümler internet üzerinde, merkezi bir ağda toplanıyor. Bu süreçte kullanılan yazılımı geliştiren Nuno Ferreira, ağ sisteminin, araştırmacıların arama kurtarma çalışmalarına uzaktan da olsa katılabilmelerini sağladığından söz ediyor: “İnternet bağlantısı, uluslararası bir araştırmacının tüm kurtarma işlemini evinden takip etmesine yarıyor. Araştırmacı, olay yerinde neler olduğunu görebiliyor, yerel kurtarma ekiplerinin sahip olduğu tüm bilgilere ulaşabiliyor ve bu şekilde operasyona katılabiliyor.”

Ani bir patlama ile bir yangın simülasyonu yapılıyor. Araştırmacılar dumanın içinde görüş sağlayabilen özel kameralarla ikinci gönüllünün yerini tespit ediyor. Nicolas Aced’in de altını çizdiği gibi, bir sonraki aşama, prototipi değerlendirmek: “Sistem genel anlamda iyi çalışıyor, diyebiliriz. Yalnız makinenin veri aldığı anla bize verileri ilettiği an arasında bir miktar sıçrama söz konusu.”

Bu ilk testin ardından araştırmacılar bir sonraki aşamayı düşünmeye koyuluyor. Proje koordinatörlerinden Milt Statheropoulos, üretilen prototipin geliştirilerek kullanıma açılmasının mümkün olduğuna değiniyor: “Bazı prototipleri kullanarak ticari uygulamalara dönüştürebileceğimizi düşünüyoruz. Tabii ki bunları daha da geliştirme ihtimalimiz var. Hem yetilerini hem de harekat performansını daha iyi hale getirebiliriz.”

Testleri yapan araştırma ekibinden Raimo Rasijeff, aldıkları sonuçtan memnun olduğunu ifade ediyor: “Bu sistemin en sevdiğim yönü kablosuz olması. Şimdiye dek kurtarma alanında kullandığımız teknoloji hep kablolu idi. Bazen çalışırken kabloları yanlışlıkla kesebiliyorsunuz, ya da sıkışabiliyorlar.”

Ancak bazı uzmanlar, sistemin özel koşullar için geliştirilmesi gerektiğine inanıyor. Arama kurtarma timi çalışanlarından Sebastia Bassague, bazı özel durumlarda daha farklı fonksiyonlara sahip bir sistemin gerekliliğine vurgu yapıyor: “Bazı binalar, yapımında kullanılan malzemeler nedeniyle, çöktüklerinde çok homojen bir moloz yığını oluşabiliyor. Kum dağına benzer, deliksiz, hava ve kokuların geçmesine olanak tanımayan bir ortam yaratabiliyor. Bu gibi durumlarda bize yardım olması için var olan sistemi biraz daha geliştirmeye ihtiyacımız var. Ayrıca malzemeler daha hafif olmalı.”

Araştırmacılar prototipin, geliştirilen yeni özelliklerle, ileriki süreçte daha fazla hayat kurtaracağı konusunda umutlu.

http://www.sgl-eu.org/

Editörün Seçtikleri

Bir sonraki konu
Kimya endüstrisinde su kullanımında çevreci metodlar

futuris

Kimya endüstrisinde su kullanımında çevreci metodlar