Son Dakika

Okunan haber:

İsveç Başbakanı Löfven: "Kadınlara yönelik tacizler mültecilerden önce de vardı"


Küresel Tartışmalar

İsveç Başbakanı Löfven: "Kadınlara yönelik tacizler mültecilerden önce de vardı"

Daha önce mülteciler için adeta bir cennet gibi görünüyordu ancak bugünlerde şartlar biraz değişiyor. İsveç nüfusuna oranla diğer Avrupa ülkelerinden daha fazla mülteci kabul etti.

Göç konusu ülke gündeminde kutuplaştırıcı bir dille tartışılmaya devam ederken, İsveç artık Avrupa’nın en güçlü göçmen karşıtı partisine ev sahipliği yapıyor. Bu kritik konuyu İsveç Başbakanı Stefan Lofven ile konuştuk.

Sayın başbakan, Global Conversation’da konuğumuz olduğunuz için teşekkür ederiz. Çok önceleri değil, henüz Aralık 2015’te şöyle demiştiniz: “Benim Avrupam savaştan kaçan bu insanları alıyor, benim Avrupam duvarlar örmüyor.” Bu ahlaki standartlar Avrupa için değişmiş görünüyor, İsveç için de durum farklı değil. Şimdi baktığınızda bu sözlerdeki naiflikten pişmanlık duyuyor musunuz?

Stefan Löfven:
Hayır duymuyorum. ‘Benim Avrupam’ ifadesini kullandım, çünkü bunun tüm Avrupa Birliği’nin ortak sorunu olduğunu düşünüyorum. Biz 500 milyonluk nüfusa sahip 28 üye devletten oluşuyoruz. Eğer birlikte hareket etseydik sorunun üstesinden daha kolay gelirdik. Fakat gerçeğe baktığınızda sadece birkaç ülke ciddi sorumluluklar üstlendi. Biz nüfusa oranla diğer bütün ülkelerden daha fazla mülteci aldık. Yani kesinlikle İsveç üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdi. Ama aynı zamanda mülteci krizindeki keskin ve dramatik artışla birlikte, tüm mültecileri alamayacağımızı da gördük. Demek istediğim, onlara bir çatı, bir sığınak vermek, hem okul sistemini, hem de sistemin diğer parçalarını etkiliyor.

Stefan Löfven: Yetimhaneden başbakanlık koltuğuna uzanan bir başarı hikayesi

  • Stefan Löfven 2014’te İsveç Başbakanı olarak seçildi
  • 2012’de Sosyal Demokratlar’ın lideri oldu
  • Löfven, daha önce IF Metall Union adlı metal işçileri sendikasının başkanlığını yürütüyordu
  • Löfven, İsveç‘in kuzeydoğusunda işçi sınıfından bir ailede evlatlık olarak büyüdü

Euronews:
Fakat sonuç olarak hem İsveç‘te, hem de diğer Avrupa ülkelerinde sert bir yöntemle daha fazla sınır kontrolü uygulanıyor, sınırlarda tel örgüler ve duvarlar yükseliyor. Bunlar gerçekten göçü durduracak mı?

Löfven:
Bu, 28 üyenin birlikte hareket etmemesinin bir sonucu. İşte bu yüzden konuyu yeniden Avrupa düzeyinde tartışmalıyız. Ciddi manada, bu sorunu ancak bilikte çözebiliriz.

Euronews:
Bu ciddi bir durum ve Avrupa’nın sorunu birlikte çözeceğine dair bir işaret görmüyoruz. Peki bu durumda B planı nedir?

Löfven
B planı olarak yeni sisteme ihtiyacımız var. Aynı zamanda bu sistemin içeriğini de iyi tartışmalıyız. Mesela eğer bir mülteci olarak Avrupa’ya geliyorsanız, kalacağınız ülkeyi siz seçemezsiniz. Yani, bu noktada ülkeler sorumluluğu paylaşmalı.

Euronews:
O zaman zorunlu kotaları destekliyorsunuz.

Löfven:
Sorumluluğun paylaşılması açısından, evet. Teknik olarak şeklini tartışabiliriz. Bu tartışmanın sonucuna bağlı.

Euronews:
İzleyicilerimizden, bu röportaj için İnternet üzerinden bize soru göndermelerini istemiştik. Bu soru Lucas Broz’dan geldi: İsveç‘te yerel halk üzerindeki etkisini görünce mültecileri kabul ettiğiniz için pişmanlık duyuyor musunuz?

Löfven:
Hayır, pişmanlık duymuyorum. Bir amaç için taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler var. Üç perspektifle çalışmak zorundayız. Suriye krizini çözmemiz gerekiyor. Avrupa Birliği kesinlikle önemli bir rol oynayabilir. Zor olduğunun farkındayım, Buraya gelmeden önce Staffan de Mistura ile görüştüm. Zor bir görevi var, savaşı sonlandırmak için onu desteklemeliyiz. Türkiye, Ürdün ve Lübnan’ı desteklemeliyiz. Çünkü bu üç ülke muazzam bir iş yapıyor. İnsanların Avrupa’ya kaçışını engellemek için onları daha iyi destekleyebiliriz.

Diğer perspektif Avrupa perspektifi, üçüncüsü ise ulusal perspektif. Bundan dolayı pişman değilim ancak mülteci sayısındaki dramatik artış gerçeğini de görmeliyiz. Halihazırda kabul ettiğimiz mülteci rakamı, Ekim, Kasım itibariyle yıllık 500 bin oldu.

Euronews:
Bu da bizi sorunun ikinci kısmına götürüyor. Şu anda İsveç‘te ortam nasıl? Halkta bir bıkkınlık var mı? İsveçliler artık daha fazla mülteci alamayacaklarını ve kaynaklarının yetersiz kalacağını hissediyorlar mı?

Löfven:
Çeşitli tepkiler var. Bir yanda çok güçlü bir dayanışma söz konusu, bazı insanlar harika işler çıkarıyorlar. Sivil toplum üzerine düşeni yapıyor. Buna bizzat şahit oldum. Diğer yandan bazı insanlarda endişe mevcut. Bahsettiğimiz toplumun durumuyla ilgili net olmalıyız. Yani toplumda endişeli bir kesim var. Bazı bölgeler çok fazla mülteci aldı ve onlar neyle karşı karşıya olduklarının farkında. Bazı bölgeler ise hiç almadı. Bu da bir diğer gerçeklik. Ortaya karışık bir tablo çıkıyor. Fakat hükumet sorumluluk almalı, toplumun sağlıklı bir şekilde işleyişinden emin olmak için gerekli kararları almalıyız.

Euronews:
Avrupa geneline bakarsak yeniden. Almanya ve İsveç‘in mülteci kabulleri açısından diğer Avrupa ülkelerinden farklı bir noktada olduğu görülüyor. Köln’deki taciz skandalının ardından Almanya Başbakanı Angela Merkel’in popülaritesinde ciddi düşüşler kaydedildi. Bu şartlarda, Avrupalı liderlerin, kısa vadede bile olsa, kapılarını baskılardan kaçan insanlara açacağına inanıyor musunuz?

Löfven:
Tekrar ediyorum, bu sadece ülkelerle ilgili değil.

Euronews:
Peki bu konuda liderliği kim üstlenecek, siz şu anda kimin liderliği yürütecek kabiliyete sahip olduğunu düşünüyorsunuz?

Löfven:
Şu anda Almanya, İsveç, Avusturya, Hollanda, Finlandiya arasında bir diyalog mevcut. Çünkü daha önce dediğim gibi, yeni sisteme ihtiyacımız var. Sorumluluğun paylaşımı üzerine kurulu bir sisteme ihtiyacımız var. Demek istediğim, mülteci krizi kısa sürede çözülmeyecek. İnsanlar hayatları için kaçmaya devam ediyor. Bunun için uluslararası sözleşmelerimiz var, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşananlara dayalı sözleşmeler. Sonunda biz de ortak hareket etmenin bir yolunu bulmalıyız. Mesele sorumluluğu paylaşmaktan ibaret. Eğer bunu başarırsak, sorunun üstesinden gelebiliriz.

Euronews:
Sizi başka bir soruya götürmek istiyorum. Andre Flames adlı izleyicimizden gelen bir soru. Açıkçası entegrasyon ciddi bir konu ve özellikle Köln saldırılarından sonra gündemin ilk sıralarında yer alıyor.
Suriye ve Irak’tan gelen mültecilerin kabul edildikleri ülkelere tamamen yerleşmeleri ve zarar vermemeleri için İsveç önümüzdeki 5 yılda nasıl bir rol üstlenecek? Çünkü halihazırda entegrasyonun sınırlarının zorlandığından bahsediyoruz. Mülteciler gelmeye devam ettikçe, sağlıklı bir entegrasyon sürecinden nasıl emin olacağız?

Löfven:
Bu İsveçlileri ilgilendirdiği kadar mültecileri de ilgilendiren bir konu. Bir eve ve eğer yetişkinsen bir işe ihtiyacın var, eğer gençsen eğitime ihtiyacın var. Yani temelde ihtiyaçlar aynı. Fakat elbette diğer ülkelerden gelen bu insanların İsveç‘te iyi bir hayat kurmaları için nasıl destek olabileceğimize bakmalıyız.

Öncelikle dil eğitimi. İltica başvurusunun hemen ardından dil eğitimi organize ediyoruz. Hızlı ilerlemek için, bu konuda sivil toplum örgütleriyle birlikte çalışıyoruz. Bazı mülteciler bizim eksiklik duyduğumuz alanlarda yeteneklere sahip olarak geliyor. Mesela diyelim ki araba mekaniği alanında, sosyal ortaklarımız hemen bir anlaşma yaparak bu insanların iş hayatına hızlı bir şekilde katılmasını sağlıyor. Bunun için gerekli olan iş ve dil eğitimi birlikte götürülüyor. Resmi prosedür daha hızlı işliyor. Yeteneğiniz doğrultusunda sizi yönlendiriyoruz.

Euronews:
Yani insanlar mümkün olduğunca hızlı bir şekilde topluma entegre ediliyor.

Löfven:
Evet çok daha hızlı hareket ediyoruz. Çünkü önceki hükumet döneminde yeteri kadar hızlı değildik.

Euronews:
Peki kültürel değerler söz konusu olduğunda durum nedir? Bildiğim kadarıyla İsveç, Dünya Ekonomik Forumu sıralamasında, cinsiyet eşitliği alanında son derece ileri bir konumda, 4. sırada yer alıyor. Bu değerleri nasıl aşılayabilirsiniz? Zira bu iş hayatına entegre etmenin de ötesinde, son derece derin köklere sahip bir konu. Bildiğimiz kadarıyla mültecilerin büyük bir kısmı genç erkekler ve bizim sahip olduklarımızdan çok farklı değerlere sahip olabilirler.

Löfven:
Burada iki perspektif ön plana çıkıyor. Bir yandan gerçekten önemli olduğunu düşündüğümüz değerleri savunmalıyız: Cinsiyet eşitliği, genel manada eşitlik, demokrasi, bu temel değerleri mutlaka savunmalıyız. Diğer yandan herkes farklı kültürlere, farklı dini inançlara sahip olabilir ya da herhangi bir dine inanmıyor da olabilir. Bu noktalardaki farklılıklar tartışma konusu olmamalı. ‘Eğer farklı bir kültürden geliyorsan bizimle aynı değerleri savunmuyorsun’ şeklinde bir yaklaşım ülke için tehlikeli bir tartışma doğurur. Toplumda gerilime neden olur ve buna hiç ihtiyacımız yok.

Euronews:
Siz de tıpkı Sayın Merkel gibi bir çeşit ahlaki muamma ile karşı karşıya kalabilirdiniz. Eğer sizin ahlaki değerlerinize karşı yasadışı eylemler meydana gelirse tavrınız ne olur? Bu insanlara ne yaparsınız? Onları Suriye’ye geri gönderemezsiniz değil mi?

Löfven:
İşte asıl mesele bu. Maalesef bu suç eylemleri, kadınlara karşı cinsel tacizler İsveç‘te uzun yıllardır var zaten. İsveç uzun zamandır bununla mücadele ediyor. Bu, mültecilerle ortaya çıkan yeni bir fenomen değil.

Euronews:
Almanya, Alman medyası, Alman hükumeti, yeni yıl kutlamaları sırasında Köln’de yaşanan skandalı gizlemeye çalışmakla suçlandı. İsveç de 2012’de benzer bir durumla karşılaşmıştı. Aşırı sağın bu tür olaylardan beslendiği düşünülürse, Almanya’nın olayları gizleme çabası haklı görülebilir mi?

Löfven:
Almanya için neyin doğru ya da yanlış olduğunu söyleyemem. Çünkü oradaki şartları bilmiyorum. Fakat İsveç‘te bu tür bir olayı gizlemenin yanlış olacağını söyleyebilirim. Her ne olursa olsun, gerçeği söylemek lazım.

Euronews:
Başka bir soruyu ekrana taşımak istiyorum. Çünkü İsveç modeli dünya çapında bir şöhrete sahip. Şu anda mülteci akınından kaynaklanan endişeler söz konusu. Emilia7seven adlı bir takipçimizden bunun etkileriyle ilgili bir soru geldi: İsveç başbakanına sorar mısınız mülteci akınından sosyal sistem nasıl etkilendi?

Löfven:
Genel manada insanların İsveç‘e taşınmasında bir sorun yok. Çünkü insana ihtiyacımız var, iş gücüne ihtiyacımız var. Aksi halde mevcut demografik durumdan dolayı sorun yaşayabiliriz.

Euronews:
Peki yılda kaç kişi kabul etmek istersiniz?

Löfven:
Bu soru bana birçok kez soruldu. Sabit bir rakam yoktur. Fakat, sonbaharda mülteci rakamlarında dramatik bir artış gördük. Gerçekten dramatikti. Çok sayıda sahipsiz çocuk vardı, bunlarla ilgilenmek ciddi bir sorun. Özel bakıma ihtiyaçları var. Her hafta 100 yeni okul sınıfını dolduracak kadar öğrenci geldi. Okul sistemi çok gerildi. Bu yüzden hükumet olarak bazı kararlar almamız ve mülteci sayısını düşürmemiz gerekti. Çünkü sosyal yardımlaşma sistemi de bunun üstesinden gelemezdi.

Euronews:
Krizin diğer etkisi ise Avrupa çapında aşırı sağın yükselişi oldu. İsveç‘te Avrupa’nın en güçlü göçmen karşıtı partilerinden birine sahipsiniz. Aşırı sağı artık Avrupa siyasetinin bir parçası olarak görüp, onlarla birlikte çalışmayı kabul edecek miyiz?

Löfven:
Öncelikle onların neden başarılı olduklarına bakmalıyız. Niçin büyüdüler? Ben uzun yıllar sendikacılık yaptım, insanların geleceğe dair korkuları ve endişeleri var. Bu şartlarda gördüğünüz gibi iş piyasası güven vermiyor. İnsanların kafasında, önümüzdeki hafta bir işim olacak mı? Çalışamazsam ne yaparım? Ekonomik durumumuz nasıl olacak gibi sorular var. Biz de maalesef sosyal sistemin küçüldüğü talihsiz bir 8 yıl geçirdik. Güvenlik konularında da gerileme yaşandı. İnsanlar öyle bir noktaya geldi ki, “göçmenler burada olmasa daha iyi olurduk” demeye başladılar, ki bu doğru değil.

Bizim şu anda görevimiz, insanlara iş bulmak, daha fazla istihdam sağlamak. Bu hem bireyin, hem de toplumun yararına. Eğer işini kaybeden biri olursa, yanında olduğumuzdan ve yeni bir iş bulması için onu destekleyeceğimizden emin olmalı.

Euronews:
Mülteci krizi toplumun birçok farklı kesimini etkiledi. Ayrıca Avrupa’da Schengen krizden en çok etkilenen konuların başında geliyor. Schengen’in Avrupa’nın güvenliğini riske atma ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz? Schengen’i yeniden ele almalı mıyız?

Löfven:
Hayır, bizim sınırlarımızı kontrol ettiğimizden emin olmamız lazım, aksi halde Schengen….

Euronews:
Dış sınırlardan bahsediyorsunuz…

Löfven:
Elbette dış sınırlar, çünkü diğer türlü Schengen tehdit edilir. Çünkü bu sistem dış sınırları kontrol edebildiğimiz gerçeği üzerine kurulu.

Euronews:
Halihazırda dış sınırlarımıza baktığımızda, onları kontrol edebilir miyiz?

Löfven:
Evet, ben kontrol edebileceğimizden eminim. Şu anda yaptığımızdan daha fazla çaba sarf etmeliyiz. Sınırları kontrol edebileceğimize inanıyorum.

Euronews:
Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, yakın zamanda alarm zillerini çaldı ve Schengensiz Avrupa’nın bir manasının olmayacağını söyledi. Birçok insan Schengen’in artık öldüğünü söylüyor. Eğer Schengen dağılırsa, sizce AB de dağılır mı?

Löfven:
Bu çok sarsıcı bir kayıp olur. Elbette, eğer Schengen olmazsa bölgede
birlikte hareket etmemizi sağlayan temel ayaklardan birinden yoksun oluruz. Bu hem şirketler için, hem de halk için sarsıcı bir kayıp olur.

Euronews:
Mevcut şartlar altında Schengen’in devam edeceğine dair ne kadar umutlusunuz?

Löfven:
Ben, her ülkenin Schengen’e ne kadar ihtiyaç duyduğunun farkında olduğundan eminim. Bence tüm ülkeler Schengen’in işlememesi halinde karşılaşacakları durumun ciddiyetinin farkında. Sistem bozulursa, AB’ye ne olacağını ve yıllar içinde inşa ettiklerimizden neler kaybedeceğimizi biliyorlar.

Euronews:
Birçok ülke mülteci krizine karşı farklı tavır alıyor. İngiltere çok yönlü referandum düzenliyor. Mülteci krizi üzerinden yayılan korkunun etkisi var bunda, ama diğer yandan toplumda Avrupa entegrasyonuna karşı bir tavır da söz konusu. Eğer İngiltere AB’den ayrılırsa bunun ne gibi etkileri olur?

Löfven:
İsveç‘in tavrı bu konuda oldukça net. Biz İngiltere’nin Birlik’te kalmasından yana olduğumuzu açıkça ifade ettik. Ayrılması sadece İngiltere’yi değil Birlik’i de olumsuz etkiler zira İngiltere AB’nin önemli bir üyesi.

Euronews:
Bazıları bunun domino etkisi yaratacağını, diğer ülkelerin de aynı yolu izleyeceğini söylüyor.

Löfven:
Bunu söylemek gerçekten zor ama bir ülke ayrılırsa bu tabi iyiye işaret değil. Umudumuz İngiltere’nin yeni önerileriyle birlikte Avrupa Birliği’nin temel prensiplerini dengede tutacak ortak bir noktada buluşmak.

Euronews:
Amerikan Rüyası’na eşdeğer İsveç Rüyası olarak görülebilecek bir hayat hikayeniz var. Yetimhanedeki çocukluktan başbakanlığa uzanan bir hayat hikayesi. Bu rüya İsveç‘te hala mevcut diyebilir miyiz?

Löfven:
Öyle olduğunu umut ediyorum. Biz herkes için eşitliğin temel alındığı, herkese özgürlük sunan, herkesin dayanışma içinde olduğu toplum istiyoruz. Bu dayanışma bizde var. Her çocuğun iyi bir eğitimden geçtiğini, bu hakka sahip olduğunu bildiğinizde, reşit olduğunda güçlü birey olduğunu gördüğünüzde, sosyal sistemin işlediğini, iş imkanlarının olduğunu, herkese sağlık hizmeti sunulduğunu gördüğünüzde, halk arasındaki sıkı bağlara tanık olduğunuzda bu rüyaya inanıyorsunuz. Tabii herkes kendi rüyasının peşinden koşmalı. Ne kadar güçlü bir toplum yaratırsanız o kadar daha yoksul kesimlerden gelenlerin, iyi eğitimden mahrum kalmış ailelerin de bu şansa ulaşabileceğine ve kendi rüyalarını gerçeğe dönüştürebileceğine inanırsınız.

Euronews:
Son bir soru daha yöneltelim, Hazel Michelle Chandra’dan geliyor bu soru. Aslında bir kısmını cevapladınız ama tek kelimeyle özetleyecek olursanız ‘başarılı bir devletin anahtarı’ sizce nedir?

Löfven:
Toplumun herkes için inşa edildiğinden emin olmak. Tüm bireylerin ‘evet ben özgürlüğümü yaşayabiliyorum, kendimi güvende hissediyorum, parlak bir geleceğim olduğunu görebiliyorum’ diyebildiği kapsayıcı bir toplum olması. Herkesin bireysel sorumluluklarını yerine getirdiği bir toplum inşa etmek.

Paris saldırılarından sonra IŞİD ile mücadele ne yönde gelişecek?

Küresel Tartışmalar

Paris saldırılarından sonra IŞİD ile mücadele ne yönde gelişecek?