Son Dakika

Okunan haber:

"Sınırlar devletlerindir, insanlığın değil"


dünya

"Sınırlar devletlerindir, insanlığın değil"

In partnership with

Bu yıl 53’üncüsü düzenlenen Antalya Uluslararası Film Festivali’nde büyük ödül için 12 film yarışıyor. Ünlü oyuncu Rıza Sönmez’in yönettiği ‘Orhan Pamuk’a Söylemeyin Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var’ filmi de bu yapımların en ilgi çekenlerinin başında geliyor.

Sönmez’in ilk uzun metraj filmi prömiyerini Antalya’da yaptı. Film akşam sahneye çıkmak için müzisyen arayışına giren kör bir müzisyeni ve Orhan Pamuk’un Kar romanının karakterlerini bulup onların fotoğraflarını çekip kartpostallara basan bir berberin hikayesini konu alıyor. Rıza Sönmez Antalya Film Festivali’nde euronews’e özel bir röportaj verdi.

Gizem Adal, euronews: “Bu filmde nasıl ilham aldınız? Bu süreç nasıl gelişti? Daha önce oynadığınız Soğuk filmi de Kars’ta geçiyordu. Kars’ın tarihi ve çok kültürlü yapısından mı etkilendiniz?”

Rıza Sönmez: “Teşekkür ederim. Soğuk filmi için Kars’a gittiğimizde bir karakterle karşılaştım; Yüksel. O ilham kaynaklarımdan biri oldu ama ondan önce Kars’la ilgili bir şey yapmak istiyordum çünkü Gezici Festivaller ile Kars’a defalarca gitmiştik. Kars’ta geçen, Kars’ı anlatan bir proje gerçekleştirebilir miyiz diye düşünüyordum ve bunun da aslında kurmaca mı olsun, dokumente belgesel mi olsun ya da döküdrama mı olsun gibi belirsizliklerim vardı. Belgesel yapmak istiyorum ama belgesellerle ilgili işte dış sesler, naratörlerin konuşması, binaların görünmesi, anlatıcının olması filan bana çok antipatik geliyor. Onun yaratıcı yollarını bulabilir miyiz gibi bir derdim vardı. Yüksel Ermutlu ile karşılaştıktan sonra aslında gözleri görmeyen bir müzisyenin peşinden dolaşsak, o bize Kars’ı gösterse nasıl olur dedim ve sonra şöyle bir çerçeve kurdum; hatırlı misafirleri olan biri Yüksel’i arıyor, o gece için program istiyor ondan. O da çok iyi müzisyenler olduğunu söylüyor ama bilmediği bir şey var; Kars’taki müzisyenlerin önemli bir bölümü Erzurum’daki halk dansları yarışmasına gidiyor ve herkes hırslı. O kıyıda köşede kalmış bütün müzisyenlere ulaşıyor, hatta çok da mutlu olmayacağı müzisyenlerle çalışmak zorunda kalıyor. O müzisyen ararken şehir filmin içinden geçiyor ama bu arada Kars’a mekan bakayım, insan bakayım, aynı zamanda Yüksel ile konuşayım ne durumda ikna edebilir miyiz, oynamak ister mi diye giderken yanımda Kar romanını götürmüştüm. Kar romanı daha önce okuduğum bir romandı, bir daha orada okuma yapmak için yanıma almıştım. Karslıların bu romanla kurduğu sevgi-nefret ilişkisini görünce; hiç sevmeyenler var, okumadan sevmeyenler var çünkü şehrimizi iyi göstermedi diyorlar. Çünkü temelde şöyle oluyor; bir yerle ilgili bir iş yaptığınızda oradaki insanlar kendi kafalarındaki şehri yapmalarını istiyorlar. Mesela bizim filmimizi izleyenlerden Kars’ın şu özelliği de bu özelliği de vardı, bu da vardı, onlar niye yok diyor. Ya da mesela biri bizim de görmediğimiz, kimsenin de görmediği orada çöp görmüş bir sokakta, çöp koymuşlar oraya şehri kötü mü göstermek istiyorlar diyor. Yani bu konuda alınganlığımız var. İnsanlar şehri zihinlerinde tasavvur ettikleri gibi gösterilmesini istiyor. Kar romanı küçük bir Türkiye kuruyor aslında. Türkiye’nin bazı meselelerini o küçük Türkiye’de yolların kapandığı bir yerde birbirleriyle temas etmek durumunda kaldıkları, üstelik de fantastik bir darbe oluyor orada, bunu tartışıyorlar. Kar romanının içinde de o olsun istedim ve düşünürken ilham kaynağım olan başka başka şeyler vardı. Mesela bir berber vardı. Gerçekte öyle bir berber yok. Kitap okumayı seven bir berberden hareketle Orhan Pamuk, kitap okumayı seven bir berber, aslında Masumiyet Müzesi’nin sergilenme biçimleri, ilhamları çakıştı ve aslında Kar romanındaki binaların, objelerim fotoğraflarını çeken, Kars’ta karşılaştığı insanlar olsa olsa şu karakter olurdu deyip, fotoğraflarını çekip kartpostal yapan bir berber karakteri oluşturdum. O bizim Kars’ın insan profilini, zihinsel yapısını, entelektüel yapısını anlamamıza yardımcı oluyor. Aynı zamanda da çeşitli Karlıları gösterebilecek bana bir zemin oluşturuyordu. O da dahil oldu. İkisinin yolculuğu bize bir Kars şehri panoraması çıkarttı ve bugün Antalya Film Festivali’nde yarışabilir bir hale getirdi bizi.”

“Sınırlar devletlerindir, insanlığın değil”

euronews: “Film bir telaşeyle başlıyor, bir sürü kaz koşuşturuyor. Film boyunca bir tane kazın peşinde koşan bir çocuk görüyoruz, o sahne adeta bir geçiş, bir bağlaç gibi. Sonunda aynı kazı yine görüyoruz. Kars deyince aklımıza kaz tabi ki geliyor ama sonuçta o kazı bir karakter olarak mı koydunuz filme?”

Rıza Sönmez: “Sonuçta Kars’a gittiğinizde, Kars’ta ne yapılır sorularının içinde de geçer. Ölmeden görmeniz gereken şehirler diye başlar, Kars’ta neler yapılması gerektiği anlatılır. Bunlardan biri de kaz eti yemektir, dolayısıyla kaz onun içinde olmalı. Ben filmin içinde birkaç tane bağlaç kullandım. Bunlardan biri de kaz kovalayan bir çocuk. O kazın ne olacağını, akıbetini merak ettiğimiz o kaz filmimizin finaliyle bağlantılı. Diğeri de üç tane “rahmetlik” müzisyen, bunlar aslında bizim Yüksel’in kafasında çalıyor. Yüksel gözleri görmeyen bir mahalli sanatçı, o gece için kendileriyle beraber program yapabileceğini düşünen, Yüksel’e eşlik edebileceğini düşünen üç tane müzisyen. Arada başka müzisyenlerle konuşulduğunda küsüp gidenler oluyor ama başka iki müzisyen daha geliyor, toplamda beş müzisyen Yüksel’in kafasının içinde çalan ve Yüksel’e eşlik edebileceğini düşünen üç müzisyene de filmin başından sonuna eşlik ettiriyoruz. Yüksel’le Kar romanı karakterlerini arayan berber zaman zaman Yüksel’e de bazı karakterler öneriyor ama Yüksel gözleri görmeyen biri olarak önerdiklerinden biri ya gözünden vurulmuş yaşlı bir ihtiyar ya da göğsünden vurulmuş başka bir karakter oluyor ve Yüksel’in içini karartan karakterler ve Yüksel’i ikna edemiyor. Birbirinin içinden geçen, birbirine bağlanan ve seyircinin izleme ilişkisini dinamik tutan bir çerçeve kurmaya çalıştım. Onlar da bunlarla ilgili.”

“Sınırlar devletlerindir, insanlığın değil”

euronews: “Filmin müziğiyle akışıyla çok masalsı da bir havası var. İlk girişindeki o acele, ondan sonraki rahmetlik müzisyenlerle masalsı da bir dokunuşu var.”

Rıza Sönmez: “Ben aslında uzun bir şarkı gibi, bir yöresel türkü gibi düşündüm onu. Her şey giriyor, çıkıyor. Bir ritmi var. Kars’ın dokusu, onun kıymetli bir background’u, müzikleri Hasan Yükselir yaptı. Hasan Yükselir olağanüstü bir müzik yaptı. Bizimle geldi zaten, çekimler sırasında Kars’taydı. Ne yapmak istediğimizi çok iyi anladı ve ortaya müthiş bir beste çıkardı. Beste dinlendiğinde sanki oranın mahalli parçalarından, kadim parçalarından biriymiş gibi algılanıyor, aslında kendi modernliğini taşıyor ancak algısı sanki geçmişten bir parçaymış, anonim bir parçaymış gibi duruyor. Onu da ilham kaynaklarımdan biri olan filmin başındaki kazlarla bizim bu rahmetlik, hayali müzisyenlerin yürüyüşleri birbirine paralel yürüyüşler. Bir telaş içindeler onlar, kazların telaşı içindeler ve filmimizin içinde çok dinamik bir biçimde var oluyor.”

Gizem Adal, euronews: “Neden bu kadar uzun bir isim seçtiniz? Bu süreçte Orhan Pamuk’la görüştünüz ya da fikir alışverişinde bulundunuz mu?”

Rıza Sönmez: “Olmadı , filmi bitirdikten sonra bir temas oldu. Filmin adı aslında başkaydı fakat bizim gibi filmler dezavantajlı filmler. Haberdar olmanın, onun içeriğinden haberdar olmanın zor olduğu ve kendisine alan açmada dezavantajlı olan filmler. Dünyada yaklaşık 6-7 bin kurmaca film çekiliyor ve bunlar Cannes ve Berlin’e başvuruyor. On binlerce belgesel döküdrama çekiliyor ve varlık oluşturmak istiyorlar. Bunların içinden görünür olmanın yolunu arıyoruz. İşte afiş yaparak, tanıtım yaparak, birçok yolla bunu deniyoruz ya da isimlerimizle bunu yapıyoruz. Bu biraz uzun olmakla beraber Kar romanı ve bizim filmimizin içeriğiyle ilgili çağrışımlar yaptığı için, bir de bu kadar uzun bir isim beklenmediği için de o da bir görünürlük kılıyor, o çerçevede kurduğum bir şey oldu. Sonra Orhan Pamuk’a ben adı başkayken bir lokantada yemek yiyorduk ve onlar da dostlarıyla geldiler, yabancı misafirleri vardı. Bir arkadaşımdan rica ettim, onun Benim Adım Kırmızı ve Kar romanı, bizim filmde kullandığımız içi yüzlerle post-it’le dolu Kar romanını ve filmin kaba kurgusunun olduğu bir usb belleği getirdik. Ben gittim önce imzalatmak için Benim Adım Kırmızı’yı uzattım, ardından elimdeki kitabı gördü; “Onlar ne?” dedi. Filmden bahsettim kısaca ve usb’yi verdim “Belki itirazlarınız olacaktır, haberdar olmak isterim” dedim. Sonrasında filmin adı o hale geldikten sonra Antalya Film Festivali’nden çağrı alınca da, ulusal yarışmaya kabul edildiğinde de ona bir mail attım, o da hemen geri döndü. Mailimde “İşte filmin adı değişti. Eğer değiştirmek isterseniz, kabul etmezseniz, değiştirebilirim” dedim. O da çok şirin, çok keyifli bir geri dönüşte bulundu ama filmi seyretmiş değil. Filmin son halini ona bir vimeo dosyası olarak göndereceğiz, davet ettik ancak Kolombiya Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, orada ders veriyor, vakti yok. Olsa çok mutlu olurduk.”

euronews: “Orhan Pamuk’la yan yana anılmaktan hiç çekindiniz mi?”

Rıza Sönmez: “Bu benim üstlenebileceğim bir şey çünkü ben zaten bu filmi yapmadan önce de Orhan Pamuk’un hayranıydım, okuyucusuyum aynı zamanda. Türkiye’de Orhan Pamuk’a onu sevenlerin dışında iki türlü yaklaşan var. Biri “Romanlarını okuyamıyorum, bitiremiyorum. Bu romanlar okunmuyor” diyen, diğeri de “Zaten Nobel’i hak etmedi, işte siyasi açıklamalarından ötürü Nobel geldi” diyenler. Bu ikincisi aslında başarıyı kendimize yakıştıramamamızla ilgili. Öylesine biz beceremeyiz, yapamayız, edemeyiz ki etrafımız zaten düşmanlarla, art niyetlilerle, bizi birbirimize düşürmek isteyenlerle dolu. Dolayısıyla da biz başaramayız zaten diyen. Romanı okuyamadığını ve iyi yazmadığını, Türkçesi de iyi değil, romancılığı da iyi değil diyenlerde şöyle bir yerden yaklaşıyor aslında; Orhan Pamuk post-modern bir bakış açısıyla eserler veren bir yazar. Şimdi klasik romanın bugüne kadar biriktirdiğimiz romanın metresiyle bu romanı ölçmeye kalkıştığında uymadığını göreceksiniz ama metreyle kilo ölçmeye çalışıyorsun ya da kiloyla uzunluk ölçmeye çalışıyorsun. Dolayısıyla da geçmiş roman formlarıyla bu roman formunu sorgulamaya, onda test etmeye kalkıştığınızda ortaya çıkacak sonuçlar sizi tatmin etmeyecektir.Ben zaten böyle tartışmalar yapıyordu kişisel bulunduğum yerde. Benim zamanında eğlence işletmelerim vardı. Orhan Pamuk’un Nobel kutlaması o zaman benim İstanbul’daki lokantamda gerçekleşmişti aslında. Bu konuşulduğu zamanda romanlarıyla ilgili mutlaka tartışma oldu. Nobel ile ilgili, Nobel Edebiyat Ödülü ile ilgili de tartışmalar oldu. Bu konudaki olası dezavantajlı meseleler de benim üstlenebileceğim, tartışabileceğim bir şeydir.”

Gizem Adal, euronews: “Bu tür festivallerde genellikle bir takım denemeler yapılıyor. Bu denemeler bir sonraki yönetmenlere ilham kaynağı olsa da festival filmlerinin çoğu seyirlik filmler değil. Ancak bu filmde yeni bir dil, başka bir önerme görüyoruz. Bu başka bir anlatım biçimi, alıştığımız bildiğimiz sinemanın dili değil. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

Rıza Sönmez: “Teşekkür ederim. Ben bir şeyi ifade etmenin yollarını arıyordum. Bir şeyi deneyeyim demedim, bağımsız bir iş olduğu için de istediğim gibi yapabildim. Bu filmin bir yapımcı sahibi olsaydı, benim koymak istediğim bu unsurların bir kısmına müdahale edebilirdi ve ben bu kurmak istediğim şeyi kuramayabilirdim. Bu benim kendi sahipliliğim içinde bir iş olduğu için aradığım, ifade etmek istediğim şeyler vardı. Temelde itiraz ettiğim, olmaması gerektiğini düşündüğüm anlatım biçimleri vardı, onlara alternatif şöyle olabilir dediğim. Sonuçta şöyle bir şey var; ortaya koymak istediğim şeyi en başta çok net biliyordum, böyle bir sonuç çıkacağını biliyordum demek doğru olmaz. Çünkü bu benim ilk uzun metrajlı çalışmam. İçine koyuyordum, kuşkularım vardı ama sanat aynı zamanda sezgilerimizle de olur ve aynı zamanda manifestolarımızla da olur. Bunun için de belli manifestolar oluşturmadım, arzum vardı, o manifestoları kurarken de kaygılarım olan bazı şeyler olduğunda sezgilerimle de barışık bir hale getirmeye çabaladım ve evet istemediğim bir şey yapmadım. İstediğim şeylerin bazılarını imkansızlıklar nedeniyle o kadar yapamadım ama temelde şöyle denilebilir; bu armudun düştüğü yer tam da benim istediğim dibi.”

euronews: “Bu sene Antalya Film Festivali’nin bünyesindeki filmler mültecilere ithaf edildi. Mülteci krizi hakkında ne söylemek istersiniz?”

Rıza Sönmez: “Ben bununla ilgili bir şey yapacağım ancak o yapacağım şey bu bir roman projesi. 1914’te geçen bir romandan aslında bu mülteci krizinin Türkiye’deki yansımalarıyla ilgili bir şey yapmayı düşünüyorum. Nereden çıktı? Bu Suriyeliler diyenlerin önemli bir bölümü ataları 1914’te Balkan hezimetiyle coğrafya değiştirdi ve onların bir kısmı o zamanki Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinden İstanbul’da dahil olmak üzere İstanbul, Bursa, İzmir gibi bir dolu yere geldi. Nereden çıktı bu Suriyeliler diyenlerin bir kısmının dedelerine ve ninelerine “Nereden çıktı bu muhacirler?” dediler. Sınırlar devletlerin sınırlarıdır, insanlığın sınırları değildir. Bütün yeryüzü insanlığın toprağıdır, sınırlar devletler tarafından konulur ama insanlığımıza sınırlar koymamalıyız. Dolayısıyla da mültecilerin her biri “Biz de mülteci olabilirdik“den hareketle insanlığımızdır ve dolayısıyla da bizim bulunduğumuz yer sahibi olduğumuz bir yer değildir. Bütün yeryüzünün her zerresinin müşterek mülkiyetle insan olarak sahibiyiz biz. Sadece insan olarak biz değil, beraber yaşadığımız bütün çevre, bütün doğasıyla herkes her şey bütün dünya sahiptir. Sınırların o korkunçluğunu düşündüğümüzde biz olabildiğinde şefkatli göğsümüzü açıp onlardan olduğumuzu ve bulunduğumuz yeri paylaşmak değil, zaten sahibi olduğu sahibine onu iade etmenin, ona açmanın, onun imkanlarını kolaylaştırmanın yolunu bulmalıyız. Benim filmimde de şöyle bir şeyi özelikle kurdum; Kars’ta birbirinden farklı etnik kökenli insanlar var. Türkiye’de 1980’den önce her şey çok sert giderken, orada bu sertlikte gitmiyordu, elbette vardı işte kontrgerilla ve onunla bağlantılı bir dolu özel harp dairesi faaliyetleri. Fakat orada hayvanı besleyen sütü sağanla, o sütü alıp peyniri yapan başka milletten, o peyniri alıp pazarda satan da başka millettendi. Antakya’da nasıl birbirinden farklı dinler, kültürler bir arada yaşıyorsa, Kars’ta da öyle bir durum var ve Orhan Pamuk’la ilgili tartışmalar çok sert yaşanmıyor. “Ben istemem Orhan Pamuk filan” diyor, “İşte niye öyle düşünüyorsun” diyor, tartışıyorlar ve sonunda diyor ki “Onu boşver de sen şuradaki mavilerden birini seç” diyor, “Yok valla, Allah razı olsun, istemem” diyor. Ya da filmde finalde “Abi senin fotoğrafını çekeceğim, kartpostal yapacağım, söylemiştim” diyor. “Tamam tamam yap ama peşinen altına “Çetin Koçyiğit bu romana karşı yazacaksın” diyor. “Ya niye öyle söylüyorsun abi? Ya işte kamuoyunu ikna edemediler” diyor. Burada her geçen gün tartışamadığımız aykırı kamplarda olduğumuz birbirimizle konuşamadığımız şeye karşı da bir önermede bulunmaya çabaladığımı söyleyebilirim. Orada zaten varolan bir şeydi, bunu belirginleştirdim ve ifade etmeye çalıştım.”

euronews: “Bir sonraki projeniz o romanın filmi mi olacak ya da başka bir sinema projeniz mi var?”

Rıza Sönmez: “Bu bir roman projesi ve bu aynı zamanda aslında bir turşu kitabı. “Müflis zerzevatçının turşu kitabı” diye bir proje. Hem bugünde hem 1914’te gitgelleri olan bir proje. Şimdi somut birkaç tane projem var. Bunlardan biri bir uzun metrajlı proje, adı Kıble. Antik kentin olduğu Ballıhisar köyündeki eski camiyle yeni caminin kıblesinin belli ölçülerde sapmış olduğu anlaşılıyor. Bunun üzerinden kıble kavramını, inanç kavramının konuk olduğu bir proje üzerine çalışıyorum. Yine bu ruhta iki tane döküdrama var, daha henüz hangi yoldan gideceğimi, hangisini oluşturacağımıza henüz karar vermediğimiz. Biri tespih ve tespih kültürü üzerinden bir Urfa profili oluşturmayı düşünüyorum. Bir diğeri de intihar kavramı çerçevesinde İzmir Torbalı’daki kent ve insan meselesini sorguladığım bir şey düşünüyorum, aynı zamanda müzik ve arabesk kültürünün olduğu çünkü bir gazete haberi var; “İzmir Torbalı’ya intihar kabusu geri döndü” diye. Bu beni çok şaşırttı, biraz bakınca İzmir Türkiye’de en çok intihar edilen yer, bu oran Torbalı’da çok daha yüksek. İntiharlar önlemek için kaymakamlık bir kriz masası oluşturmuş. Bir psikolog gelmiş muayenehane açmış intiharları önlerim diye, o da intihara teşebbüs etmiş. Bütün bunları konu edinen bir döküdrama üzerine de çalışıyorum aynı zamanda.”

“Sınırlar devletlerindir, insanlığın değil”

euronews: “Tekrar filminizdeki karakterlere dönersek, o berber aynı zamanda biraz Rıza Sönmez gibi. Çünkü Rıza Sönmez’in o özel hayatındaki barışçı ve anlamaya çalışan dilini o berberde de görüyoruz. Anlamaya çalışıyor ve aynı zamanda da anlatmaya çalışıyor. Kitabı takmış kafaya ve ısrarla okumayanlara da bir taraftan onu anlatmaya çalışıyor. Orada Rıza Sönmez mi var o karakterin içinde?”

Rıza Sönmez: “Ben çok entelektüel olmayan bir profil çıkartmak istiyordum, yani bir taşrada meraklı, öğrenme merakı içinde ama berber olmuş fakat okumayla ilgili merakını kaybetmeyen bir berber olsun istemiştim. Onun ilhamı aslında Kazım Koyuncu’nun babasıdır. Kazım Koyuncu’nun babası berberdir, Yağmur Kıyamet Çiçeği filminde ben Kazım’ın abisini oynamıştım, o sırada babasıyla da tanıştık. Babası şey dedi “Ben çitap okurum, evlatlarımi de okuturum, ayni zamanda da çiraklarima da çitap okuyun derum çünkü bir gün bir kaymakam gelur, bir vali gelur, bir gazeteci gelur. Konuşacak mevzularınız olsun derim” demişti. Bu ilham vardı ama kartpostal hikayesi vardı ama berber olmasına karar verdirten aslında buydu. Çok da entelektüel bir adam olmasını istemiyordum ama bir barış dili geliştiren biri olmalı ki ikna edebilsin orada. Az önce Kars ile ilgili söylediğim şeylerle de çok bağlantılı. Evet oradaki berberin kartpostal meselesi aslında inceden ilham kaynağını, biraz geometrik sıçramalı ilhamı Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’dir. Ben bu filmin tanıtım videosunu hazırlarken de Benim Adım Kırmızı’ya göndermeler yapan bir yerden hazırlamıştım aslında onu. O bir fon arayışı içinde yedi dakikalık bir fondu. Benim Adım Kırmızı’da “Ben kara, ben köpek” diye her bir bölümün başında karakterler kendilerini tanımlar. Ben de ondan hareketle bizim filmimizde baştan sona koşturan kazı oranın yöresel diyalektiğiyle konuşturmuştum; “Ben gazam, Gars’ta derler ki gaz göğsü gara değmeden gaz yinmez. Fakat hatırlı misafirler var diye beni gesmek istiyirler. Filmin finali değişmezse size bir sürprizim olacaktır” diyor. Kar romanının kendisi konuşuyor; “Ben Kar romanı” diyor. Sayfalar açılıyor, postitleri görüyoruz orada. Bir hengel yemeği konuşuyor “Ben hengel, Kars yemeğiyim” diyor. Bir çay konuşuyor “Ben çayım diyor, bu filmin başından sonuna beni ikram ediyorlar” diyor. “Ben televizyon” diyor. “Bu filmde binaları, sokakları, bunlarla ilgili bilgileri ben ve benim arkadaşlarımdan öğreneceksiniz” diyor. Konu edindiğimiz neyse onunla bağlantılı çağrışımlarda bazı fiziki, biçimsel sonuçlar oluşturuyor. Benim bu ele alma biçimim Rıza ile çok ilgili bir durum olduğu için Rıza’nın fikirleri içinde evet bir öyküleme bir yanıyla masalsı, bir yanıyla işte destan, uzun bir türkü gibi, uzun bir şarkı gibi düşünerek bir şey kurdum. Benim itirazlarımla yapılan işler var. Olumsuzladığım şeyler var, onlarla ilgili önermelerim var. Deneysel bir şey yapmaya kalkışmadım ben, zaten yeni bir şeyler kurmalıyız, nasıl kurmalıyız ile ilgili önermelerim var bunun içinde. Sizinle aynı fikirde olan birkaç insandan da bunun yeni ile başlayan geri dönüşleri oldu ki çok mutlu etti beni çünkü o kadar tutarlı kurabilir miyiz bunu, asıl kaygım buydu. Böyle geri dönüşler bunun belli ölçüde gerçekleştiğini gösteriyor.”

euronews: “Rıza Sönmez’in kendine özgü bir tarzı var. Bunu uluslararası festivallerde, uluslararası projelerde görebilecek miyiz, böyle bir projeniz çalışmanız var mı?”

Rıza Sönmez: “Rıza Sönmez’in tarzı var derken bunu Rıza Sönmez’in sineması için henüz diyemeyiz çünkü bu benim birinci filmim. Kısa filmlerim vardı ama kısa filmlerimde de çıkıntılık yaptığımı söyleyebilirim. Ama benim Rıza olarak hayatta en önemli sıkıntılarımdan biri şudur; bir şey konuşulurken ben onun dışında bir şeyi anlatmak isterim ve hep söylediğim “Bak onu değil, başka bir şeyi anlatacağım size” olur. Bu benim zihinsel reflekslerim. Dolayısıyla bundan sonra yapacağım şeyler de bana benzeyecektir, benim hayatta daha önce düşündüğüm, yaptığım ya da yapamadığım şeylere benzeyecektir. Elbette başka kolektif bir birliktelik üretmeyi, başka başka güçlerle bir araya gelip projeler gerçekleştirmeyi arzu ederim. Zaten ancak öyle olduğunda güçlü projeler yapabiliyoruz. Öyle olduğundan kolektif süzgecimizden geçirerek daha rafine işler çıkartabiliyoruz. Bu film umut ederim bu çerçevede bizim kolektif üretimlerde bulunabileceğimiz insanlara da ulaşır, onlarda da bunu oluşturur, biz bir araya geliriz ve kolektif süzgeçten de daha rafine işler çıkartırız.”

euronews: “Aslında mülteci krizinde sanatçılara çok ciddi bir görev düşüyor. Bu anlamda dünya genelinde diğer sanatçılarla bir araya geldiğiniz bir proje oldu mu ya da böyle bir fikriniz var mı?”

Rıza Sönmez: “Bir keresinde sinema yaparak onu yaparsınız. Sinema ne yapar? Bilmediğimiz bir hayatı bize gösterir. Bizim birbirimizi anlamamıza neden olur. Kar romanını buna dahil etmemin en önemli nedenlerinden biri de Kar romanında laiklerle dindarlar ya da şeriatçılar veya laik düzen dışında bir şey talep edenlerin birbirlerini anlamadıkları, şeriatçılar için laikler dinsiz, laikler için dindarlar ya da başörtüsü veya dine dair herhangi bir sembol şeriatla ilgili bir şeyi temsil eder gibi. Bu keskin ayrımı kıran bizi oradaki bir, mesela filmin içindeki Lacivert karakteri anlatır. Laik basının anlattığı gibi sakallı, bir elinde tespih, bir elinde silah olan bir şeriatçı profiline hiç uymuyordu diyor ve oradaki insanların zihinsel yapısını açıyor. Bir türbanlı karakter oradaki laiklerden herhangi birini, dindarlık ya da dinsizlikle ilgili değil aslında hayata nasıl baktığını görebiliyor. Bunların bir arada bulunduğu bir tartışmada, birbirini daha önce hiç dinlememiş insanları birbirlerine dinleterek aslında bize de okutarak o sadece reddetmek, ilgilenmemek, dışında tutmayı kırmaya çalışan bir roman olduğu için de aynı zamanda Orhan Pamuk’u sevmeme neden olan, orada olmasına neden olan şey de aslında o. Bu çerçevede sanatın ve sanatçının en önemli işleri gidip hayatları anlatmak ve onlarla empati kurmamızı sağlamaktır. Niye biz bir belgesel izleriz? Çünkü bizim yaşama içgüdümüz izletir bunu. Yaşama içgüdümüz hayatta nasıl kalınır, onu gösterir bize. Bir film izlerken de yaşama içgüdümüz oradaki bağı kurdurur, kesintisiz izlememize neden olan şey. Dünyanın herhangi bir yerinde bir hayat varsa, o hayatın aslında yaşandığı konusunda empati kurarız, bir gün başımıza gelebilecek şeylerden biridir. Bizim ya da çocuklarımızın veya insanlığımızın ya da yaşadığımız o coğrafyanın. Dolayısıyla bizim yaşama içgüdümüz büyük bir merakla izletir. Sanatçının görevi de bur çerçevede ele alınmamışları ele almak, benzersiz bir şekilde ifade etmenin yollarını bulmak ya da ait olduğu türün içinde olduğunca rafine bir şekilde tarif etmenin temiz yollarını aramak.”

Rıza Sönmez’in kendine has bir anlatım tarzı var ve yönetmen koltuğunda oturduğu ilk uzun metraj filminde de nevi şahsına münhasır anlatımı beyaz perdeye yansıyarak, son derece özgün bir eser ortaya çıkarmış.

ALL VIEWS

Görmek için tıklayın
Bir sonraki konu

dünya

70'lerin 'seks sembolü' Bo Derek: "Yaşlanmak zormuş"