Son Dakika

Okunan haber:

Ertuğrul Günay: AK Parti büyük ölçüde tasfiye edildi


dünya

Ertuğrul Günay: AK Parti büyük ölçüde tasfiye edildi

Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Türkiye’de siyasi iktidarın risk aldığını, muhalefetin ise bundan kaçındığını söyledi.

Günay, menfur bir saldırı olarak yorumladığı 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye’de son bir yılda yaşanan siyasi gelişmeleri euronews’e değerlendirdi.

Euronews, Devrim Hacısalihoğlu: Türkiye’nin siyasal gündeminde çok can alıcı sorunlar var ve olağanüstü bir dönem yaşanıyor. 1970’li yıllardan bugüne kadar Türkiye’nin siyasal yaşamında olan birisi olarak geçmiş yaşamınıza dönüp bugünkü Türkiye fotoğrafını okuduğunuzda nel görüyorsunuz?

Ertuğrul Günay, eski Kültür ve Turizm Bakanı: Türkiye 90 yılı aşkın bir Cumhuriyet, 70 yıla yakın da bir çok partili deneyim yaşıyor. Bizim çok partili demokrasi deneyimimiz biraz kırıklarla dolu. 1960’ta, 1970’te, 1980’de hatta daha sonra birkaç darbe veya darbe girişimi yaşadık. Bu dönem de biraz onlara benziyor.


Yani Türkiye’nin hafızasındaki en yakın ve en acı darbe anıları 1980, 12 Eylül’üne aittir. Bu dönem de menfur bir darbe girişimi atlattık ancak çok acılı oldu, çok sayıda yurttaşımız canını yitirdi. Arkasından bir yıl geçti, hala normalleşemedik. Sanki yeni bir darbe dönemi yaşıyormuşuz gibi. Bu tabii, 70 yıllık bir demokrasi ve 90 yıllık bir Cumhuriyet için ve yarım asırlık bir Avrupa Birliği süreci mücadelesi için geldiğimiz bu nokta biraz talihsiz, umut kırıcı bir nokta.

2017 için hayal ettiğim Türkiye bu değildi, sanki bir darbe dönemi yaşıyoruz

Bunu üzüntüyle söylemek isterim. Ben de bunun, 1970’lerden, 1980’lerden bu yana çok önemli bir kısmına bire bir tanık oldum. Doğrusu benim 2017 yılında hayal ettiğim Türkiye bu Türkiye değildi.

Euronews: AK Parti Türkiye’nin en çok konuşulan, hatta Avrupa’da da çok fazla konuşulan, siyasi aktörü. Sizin katıldığınız dönemdeki ideolojik yörüngesi ile bugünkü arasında neler değişti ve bu değişiklik neden kaynaklanabilir? Hala değişebilir mi? Nasıl görüyorsunuz?

Ertuğrul Günay: Bu soruyu bana soruyorlar zaman zaman. ‘Sizin katıldığınız 2007’deki Adalet ve Kalkınma Partisi ile bugünkü arasında ne benzerlik var ya da ne ayrılık var?’ diye. Özetle şöyle söylüyorum: Sadece ismi benziyor bence. Yani benim katıldığım partinin adı da Adalet ve Kalkınma Partisi idi. Bugünkü iktidarın adı da Adalet ve Kalkınma Partisi ama ne söylemi, ne programı, ne vaatleri ne de uygulamaları kati’yen birbirine benzemiyor.

AK Parti büyük ölçüde tasfiye edildi

Çok somut bir örnek vermek isterim. Örneğin 2007 seçim bildirgesinde, parlamenter demokrasi ile Türkiye’nin yönetilmesini, saydam, katılımcı bir demokrasi modeline Türkiye’nin geçmesini ve Anayasa’daki 1980 darbe döneminden kalmış olan, Cumhurbaşkanı ve yürütmeye verilmiş olan yetkilerin, Batı demokrasilerinin ölçütleri ile yeniden tanımlanması ve bunların kaldırılması yazılıyordu. Bu söz değildi, bir kürsü konuşması değildi. Metinlerde var. O metnin yazılmasına katkısı olan insanlardan bir tanesiyim ben. Tam 10 yıl sonra hatta 9 yıl, 8 yıl sonra, bu söylemden tümüyle, bu yazımdan tümüyle vazgeçildi.

Parlamenter demokrasi neredeyse Türkiye’nin başının derdi gibi topluma takdim edildi. Ve ne Avrupa’daki, Amerika’daki yarı başkanlık, başkanlık modellerine ne de dünyanın herhangi bir demokratik sistemine benzemeyen, fevkalade Asyatik bir ölçüde, despotik bir yeni model getirildi, dayatıldı ve anayasa yapılmaya çalışıldı. O günkü Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Avrupa Birliği’ne bakışı, demokrasiye, çoğulculuğa, çok kültürlülüğe bakışı arasında, ‘bir fark yok’ demiyorum, ‘hiçbir benzerlik yok’.

Bugün fevkalade Asyalı, fevkalade demokratikleşme konusundaki bütün bu birikimin tersine davranan, bir anlamda siyasal iktidarı kişiselleştiren, kişiselleştirip otoriterleştiren ve Türkiye’nin tarihsel sürecinin birikimine büyük ölçüde sırt çeviren yeni bir çizgi ve yeni bir parti var. Bu, tekrar iyiye doğru evrimleşebilir mi? Çok zor görünüyor.

Çünkü Türkiye’de sadece demokratik kazanımlar ve kurumlar büyük ölçüde tasfiye edilmiyor. Sadece restorasyona uğramıyor. Büyük ölçüde Adalet ve Kalkınma Partisi de tasfiye edildi. Artık orada kurumlar kurullar, kurallar değil, bir kişi, bir kişi çevresindeki dar bir klik herşeye egemen oldu. Düşünün, dünyada siyasi parti mensubu devlet başkanları var ama partilerinin günlük toplantılarına, grubuna katılmaya, merkez karar organlarının yönetimine katılmaya kadar işi vardırmıyorlar. Parti üyelikleri sembolik kalıyor. Bir ölçüde parti üyeliklerini askıya alıyorlar ve tarafsız bir devlet başkanlığı sergilemeye çalışıyorlar dünyanın çeşitli ülkelerinde. Bizde bunlar artık tamamen iç içe geçti. Türkiye partili cumhurbaşkanlığı dönemini 1960’a kadar yaşadı. Ama partili cumhurbaşkanları bile o zaman, bir genel başkan vekili bırakıp, parti işlerini onlara tümüyle havale ediyorlardı. Şimdi parti işi, devlet işi, hükümet işi hepsi bir kişi tarafından yönetiliyor. Kendi danışma, karar alma, akıl yürütme mekanizmalarına yeteri kadar egemen olmayan bir siyasi partinin, tekrar kendini özeleştiriden geçirip, eski 10 yıl öncesi çizgisine dönmesi, çok zor demeyeyim bana imkansız gibi geliyor.

Euronews: Türkiye’de toplumsal muhalefet özellikle de toplumun can alıcı sorunları konusunda yetersiz muhalefet üretmesi, geniş toplum kesimleri ile dil birliği, duygu birliği geliştirememesi vesilesiyle eleştiriliyor. Buna katılıyor musunuz?

Ertuğrul Günay: Türkiye’de siyasi iktidarın son yıllardaki bütün sorunlara, bütün tartışmalar, krizlere ve skandallara rağmen ayakta kalması bence büyük ölçüde onun maharetine değil, muhalefetin başarısızlığına bağlanabilir. Türkiye 2013 ortasından bu yana, Gezi’den bu yana, yaşanan iki seçim ve referandum, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve referandumdan bu yana çok ciddi, başka, dünyanın
herhangi bir demokratik ülkesinde hükümeti devirmeye yetecek olaylar yaşadı. Fakat bizim ülkemizde bu olaylardan muhalefet yıprandı ve iktidar güçlenerek çıktı.

Muhalefet, ben bu konuda bir de makale yazdım bir internet sitesinde, Türkiye’yi olayları doğru okuyamıyor, Olaylara zamanında doğru teşhislerle tavır koyamıyor.


Bir kurmay sözü vardır. ‘Harbin başında yapılan yığınak hatası, etkisini sonuna kadar sürdürür.’ diye. Türkiye ilk büyük iktidarı sarsan olay olarak 17-25 tartışmalarını yaşadı. 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk tartışmalarını yaşadı. Muhalefet o olayları, ‘iktidar bloku içinde bir çatlamayı ellerimizi oğuşturarak seyredelim’ diye, büyük ölçüde seyretti. Halbuki dünyanın başka ülkelerinde yolsuzluk tartışmaları büyük kitlesel protestolara yol açıyor. Türkiye bunları yapmadı, denemedi. Arkasından Türkiye’nin önüne bir seçim geldi. Seçimde iktidar çoğunluğunu yitirdi fakat muhalefet anlamsız biçimde, kendisine bir koalisyon şansı bile verilmeyeceği açıkça görülmesine rağmen 30-35 günü o masada tüketti ve Türkiye’nin yeni bir seçime sürüklenmesine bir anlamda teslim oldu.

Arkasında Parlamento’da, dokunulmazlıklar Anayasa’ya aykırı biçimde örselenirken, zedelenirken, ‘Anayasa’ya aykırı ama biz buna oy veriyoruz’ diye bir ölçüde teslimiyet sergiledi. 16 Nisan’da açıkça sandıktan Hayır çıkmasına rağmen, Yüksek Seçim Kurulu’nun usule ve yasaya aykırı işlemlerini gece yarısı önce saygıyla karşıladığını açıkladı, sabaha karşı itiraz etti ama sayın Erdoğan’ın tabiri ile atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Şimdi siz olaylara zamanında doğru tespitler yaparak cesaretli tavırlar koymazsanız, iş işten geçtikten sonra koyduğunuz tavırların anlamı kalmıyor.

Euronews: Yani bir muhalefet sorunu olduğunu siz de düşünüyorsunuz.

Ertuğrul Günay: Türkiye’nin bence iktidar sorunu yok. Dünyanın her yerinde iktidarlar uzun süre kalırsa aşınırlar. İngilizlerin bir sözü var biliyorsunuz. “Her iktidar yıpranır, yozlaşır, mutlak iktidar mutlaka yozlaşır.”

Şimdi 10 yılı, 15 yılı aşan bir iktidar Türkiye’de ilk defa oluyor. En uzunu Demokrat Parti’ydi. O da onuncu yılına doğru giderken fevkalade aşınmış bir siyasi partiydi. Türkiye’de Ak Parti 15 yılını dolduruyor. Bu iktidarın kadrolaşması, çöreklenmesi, devletle özdeşleşmesi, 1923 ile 1950 arasındaki tek parti iktidarı da böyle oldu. Yani bir anlamda devletle özdeşleşince devletin bütün kaynaklarından nemalanır hale geliyorsunuz ve halkla aranıza bir duvar giriyor. Uzun iktidarların başına bu hep gelir. Burada onu değiştirecek olan muhalefettir. Muhalefetin toplumla kurduğu dil birliği, fikir birliği ve eylem birliğidir.

Muhalefetin eylemleri Bad-el harab-ül Basra sözünü hatırlatıyor

Muhalefet, bir anlamda Arapların, Bad-el harab-ül Basra diye bir sözü vardır, yani “Basra yıkıldıktan sonra harap olduktan sonra..” diye bir sözü var. Bütün bu süreçler geçtikten sonra, ana muhalefet partisinin genel başkanı kendisini yollara vurdu. Bu sefer hükümet merkezinden bir büyük şehre doğru. Yani Anadolu’dan hükümet merkezine doğru halka götürmek gerekirken, hükümet merkezinden bir büyük şehre doğru, gerisin geriye bir yürüyüş sergiledi. Vatandaş çaresiz. Türkiye o kadar umarsız, o kadar umutsuz, o kadar çaresiz ki insanlar da arkasına döküldü. On binlerce insan yürüdü. 1 milyon insan da Taksim’de onu dinledi ama. Bu boşuna bir çaba, tersine, geç kalmış bir çaba.


Muhalefetin bu saatten sonra birşey yapması da gittikçe zor. Çünkü birşey yapabileceği eşiklerde büyük mevziler kaybetti. Büyük ölçüde geri çekildi. Ve onun geri çekilişinde iktidar orayı çok güçlü biçimde tahkim etti. Şu anda bu Anayasa, 16 Nisan’da kabul edilmiş göründüğü zaman elinizi kolunuzu bağlamış oluyorsunuz.

Cumhurbaşkanı’na bu yetkilerin verilmesini, parti başkanı olmasını meşru saydığınız zaman Türkiye sistemini allak bullak etmiş oluyorsunuz. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına Meclis’te bu desteği verdiğiniz zaman bir anlamda demokratik siyasetin temelini siz dinamitlemiş oluyorsunuz. Nitekim Türkiye’de sadece ana muhalefet partisinden bir milletvekili, gazeteci bir milletvekili 25 yıla mahkum olmadı ki, bir başka muhalefet partisinin, Türkiye’nin demokrat siyasal hayatında var olması çok önemli olan bir muhalefet partisinin, cumhurbaşkanı adayı olmuş ve toplumdan önemli ölçüde sempati toplamış bir genel başkanı aylardır tutuklu.

Adalet Yürüyüşü muhalefetin tutuklanan diğer lideri için başlamalıydı

Ana muhalefet partisi belki bunun için ayağa kalkmış, kendi partisinin milletvekili için değil, cumhurbaşkanı adayı olmuş bir başka bir partinin liderinin tutuklanmasını protesto etmek için ayağa kalkmış olsa belki çok daha radikal bir demokratik bir tavır sergilemiş olurdu. Bunların hiçbirisi yapılmayınca, hatta bütün bu yürüyüşün sonundaki konuşmada, o muhalefet partisinin başına gelenler ve o siyaset adamının başına gelenler ve bir cümleyle bile söylenmeyince, siz işte demokrasinin, bir, olmasında fayda olan bir dekoru gibi, konu mankeni gibi gözüküyorsunuz.

Türkiye’nin sıkıntısı, evet, iktidarın 15 yıl kalarak artık çöreklendiğini, çürüdüğünü, aşındığını, yıprandığını Adalet ve Kalkınma Partililer de kabul ediyor. Son hükümet değişikliğinde görevi bırakan bir bakan arkadaşımız, daha geçenlerde, birkaç ay önce, “Biz çok iyi olduğumuz için değil, muhalefet çok kötü olduğu için millet bize oy veriyor.” dedi. Bunun gerçekçi bir tarafı var.

Siyasette yorulmak risk değil. Muhalefetin aldığı en büyük risk yorulmak pahasına uzun yürüyüş oldu

Çok önem verdiğim bir nokta daha var. Muhalefet iktidarın terminolojisi ile konuşuyor. İktidar herhangi bir olay karşısında bir önyargı koyuyor, bir yargı koyuyor, bir ötekileştirme dili yaratıyor, bir suçlu, bir dil yaratıyor. Ve muhalefet de o terimlerle konuşuyor. Sözüm ona iktidarı suçluyor ama iktidarın kullandığı terimlerle. Bakın Türkiye’nin demokratik siyaset hayatında, benim ilk gençlik yıllarımda siyasetle yeni tanıştığım yıllarda yaşanmış bir olay vardır. Adalet Partisi iktidardayken, sayın Süleyman Demirel, askerler bir muhtıra verdiler. Ve sayın Demirel başbakanlık görevini bıraktı. Ama birkaç gün sonra, ana muhalefet partisinin o zamanki genel sekreteri, sayın Bülent Ecevit, bu muhtıranın aslında iktidara ve sayın Demirel’e değil, muhalefete ve demokratik gelişmeye verildiğini söyledi. Ve bu muhtıraya açıkça karşı çıktı. Ülkede ve partisinde çok ciddi tartışmalar yaşandı ama bu demokratik tavır bir seçim sonra onu iktidara getirdi.

Siyaset biraz da risk almak meselesidir. İktidar partisinin genel başkanı risk alıyor. Olumlu ya da olumsuz anlamda risk alıyor. Muhalefet büyük ölçüde risk almadan siyaset yapmaya çalışıyor. Şimdiye kadar aldığı en büyük risk yorulmak pahasına yaptığı uzun yürüyüş oldu. Siyasette yorulmak bir risk değildir. Başka riskler var. Onları göze almadığınız zaman sonuç da alamazsınız.