Son Dakika

Son Dakika

Amerikan ekonomisindeki büyüme doları neden yükseltiyor?

Okunan haber:

Amerikan ekonomisindeki büyüme doları neden yükseltiyor?

Metin boyutu Aa Aa

Dünyanın en büyük ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri geçen yılın son çeyreğinde yüzde 2,9 ile beklentilerin üzerinde büyüdü. İkinci ve üçüncü çeyrekte de sırasıyla yüzde 3,1 ve yüzde 3,2 oranında büyümüştü.

Bu verilerin açıklanmasının ardından dolar yükseldi. Türk Lirası karşısında da 4 liranın üzerini tekrar test etti. Sonrasında Türkiye ekonomisinden gelen güçlü büyüme verileri sayesinde geriledi.

Peki ABD’deki ekonomik büyüme doların değerini neden arttırıyor? Aslında doların değerini arttıran Amerikan merkez bankası Federal Reserve’ün gösterge faizleri daha da yükseltme ihtimalinin güçlenmesi. Fed zaten geçtiğimiz hafta gösterge faizleri 25 baz puan arttırmış ve yıl içerisinde yeni arttırımlara gidebileceğinin sinyallerini vermişti.

Fed’in böyle bir adım atma beklentisi ise merkez bankasının yasayla tanımlanan iki görevinden kaynaklanıyor.

Bunlardan ilki Amerikan ekonomisindeki fiyat istikrarını korumak, yani enflasyonu kontrol altında tutmak; ikincisi de istihdamı arttırmak bu da ekonomiyi canlandırmak ve büyümeyi desteklemekle mümkün.

Büyüme beraberinde enflasyonu da getirir, işte orta vadede enflasyonu hedeflenen seviyede sabit tutmak isteyen Fed’in faiz arttırımına gitmesinin ilk ve en kolay anlaşılır nedeni bu.

İkincisi ise biraz daha karmaşık. Federal Reserve, Avrupa Merkez Bankası ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’ndan farklı olarak (her iki merkez bankası da yasal olarak sadece fiyat istikrarından sorumlu) istihdamı arttırmak için önlemler almak zorunda. Fed’in kriz zamanlarında daha proaktif davranarak olağanüstü adımları daha çabuk atmasındaki neden işte bu zorunluluk.

Federal Reserve’ün olağanüstü önlemleri

Bir ülke ekonomisini dişli ve çarklar düzeneğine benzetirsek finans sektörünü bu çarkların rahat ve hızlı dönmesini sağlayan yağlama sistemi olarak tanımlayabiliriz. Kendisi bu düzeneğin doğrudan bir parçası olmadığı için reel sektör olarak kabul edilmiyor ama ideal anlamda sistemin sorunsuz bir şekilde çalışmasını sağlayarak hatta hızlandırarak bir bütün olarak üretilen değerin kat be kat artmasını sağlayabiliyor.

Finans sektörü, reel sektör çarklarını yağlama görevini bankalar aracılığıyla yapıyor. Merkez bankaları ise bankaların bankası rolünde. Yani nasıl bir birey ya da bir şirket paraya ihtiyacı olduğunda bankalardan kredi çekiyor, ya da elindeki fazla parayı yeni bir iş kurma, bir şirkete ortak olma ya da borsa gibi araçlarda değerlendirmek istemediğinde hiç olmazsa bankaya yatırayım mevduat faizi alayım diyorsa aynen bankalar da paraya ihtiyaç duyduğunda ya da elinde fazla para kaldığında merkez bankalarına yöneliyor.

2007-2008 yıllarında mortgage piyasası çöküp türev ürünlerle şişen balonlar patladıktan ve Amerikan bankacılık devi Lehman Brothers battıktan sonra piyasalara hakim olan panik havasıyla bankalar bırakın reel sektöre birbirlerine bile borç vermemeye başladı.

Böylece yukarıda bahsettiğimiz düzenekteki yağ hızla kurumuş oldu. Çarklar artık dönmemeye başladı ve hatta sistem tamamen iflasın eşiğine geldi.

Görev tanımı gereği bu çarkların tekrar dönmesini isteyen Federal Reserve önce bankaların elindeki likiditeyi kendisine getirmek yerine ekonomiye aktarmasını sağlamak için faizleri yüzde sıfıra yakın seviyelere çekti. Bu, bankalara bana yatırdığınız paradan hiç bir gelir elde edemeyeceksiniz para kazanmak istiyorsanız piyasaya yönelin demekti.

Fakat bunun yeterli olmaması nedeniyle Fed bu defa trilyonlarca dolarlık bono alım programları ile piyasaya nakit enjekte ederek adeta ekonomiyi likiditeye boğdu.

Bunu yaparken Fed yönetimi doların değer kaybedeceğinin ve enflasyonun yükseleceğinin farkındaydı ama ekonominin canlandırılarak istihdamın arttırılması görevini en azından bir süre için öncelik olarak belirledi.

Fed yönetiminin farkında olduğu bir diğer konuda bu aşırı likiditenin sistem dışına çıkarak dünyanın farklı ülkelerine yöneleceğiydi. Ama musluğun kontrolü kendilerinde olduğu için bunu da önemsemediler.

Nitekim bu fazla likidite uluslararası yatırımcılar aracılığıyla getirisi daha yüksek olan ülkelere yöneldi. Dolarlar satılarak Brezilya Reali alındı ve Brezilya hazine bonolarına, borsasına yatırım yapıldı. Dolarlar satılarak Güney Afrika Randı alındı ve hazine bonolarına, borsasına yatırıldı. Dolarlar satıldı Türk Lirası alındı ve Türk hazine bonolarına, borsasına yatırıldı. Yani tüm dünyada dolara olan talep azaldı ve farklı para birimlerine özellikle yükselen ekonomilerin parasına talep arttı.

Burada dikkat çeken nokta ise bu yatırımların çok büyük bir kısmının sıcak para olarak kalmasıydı. Yani fabrika inşaatı ya da baraj yapımı gibi uzun vadeli değil ihtiyaç duyulduğunda hızlıca tekrar likit hale getirilebilecek bono, tahvil, hisse senedi gibi alanlara yatırıldı.

Dananın kuyruğu kopuyor

Çarklar dönmeye başlayıp Amerikan ekonomisi krizi atlatınca ve büyüme istikrarlı hale gelince Federal Reserve bono alım programını yavaşlatıp faizleri kademeli olarak yükseltmeye başladı. Yani piyasaya nakit pompalamayı bırakırken fazla likiditeyi de çekmeye başladı.

İşte her faiz arttırımı piyasadan daha fazla doların azalmasına yol açıyor. Bu da domino etkisiyle zamanında dünyanın farklı ülkelerinde farklı para birimlerine çevrilen dolarlara olan talebin tekrar artması anlamına geliyor ve doların değerini yükseltiyor.

Kendi özkaynakları ve tasarrufları yeterli olmayınca büyümesini dış kaynakla destekleyen ekonomiler verdikleri cari açığı likidite ve dolayısıyla sıcak para girişinin bol olduğu bu dönemde kolayca finanse edebildi.

Aslında bu bolluk içindeki günlerin biteceğini öngöremeyerek gerekli önlemleri almayan ekonomiler için kelebek etkisi, domino etkisinden daha doğru bir metafor olacaktır.

Zira Federal Reserve’ün herhangi bir beklenmedik şoka yol açmamak için aylar öncesinden davul zurna çalarak duyurduğu ve bir kelebeğin kanat çırpması hükmündeki faiz arttırımları dünyanın öbür ucunda bir fırtınaya yol açabiliyor.