Son Dakika

Son Dakika

Kürtler için bin 58 kilometre neden yürüdüm? - Tuna Bekleviç

Okunan haber:

Kürtler için bin 58 kilometre neden yürüdüm? - Tuna Bekleviç

Kürtler için bin 58 kilometre neden yürüdüm? - Tuna Bekleviç
Metin boyutu Aa Aa

Tuna Bekleviç

Bir Edirneli olarak 1.058 kilometrelik bu yürüyüş 20 yıllık hayalimdi. Hep bölgede bir şey yapmak istiyordum. Fakat toplumun sözlerimi nasıl algılayacağı ve sözlerimin ilerde başıma neler açacağı konusunda herkes gibi benim de tedirginliklerim vardı. Yine de bir yerde bu tedirginlikleri aşıp "cesur" davranmak gerekiyordu.

İmza kampanyaları, toplantılar, paneller, vs. herşey yapılıyor. Bu gök kubbe altında Kürt sorunu ile ilgili söylenmedik neredeyse hiçbir şey kalmadı. Herkes her şeyi söyledi ve söylenenlerde artık hiçbir işe yaramıyor. Şüphesiz "birikim" olarak tarihe kaydediliyor ama söylenen sözler Kürt halkının "acılarını" azaltmıyor, devletin işlediği "zulmü" hafifletmiyor, Sur'da insanların gözyaşını dindirmiyor. Bu nedenle biraz daha farklı bir şey yapmalıyım diye düşünmeye başladım. Neyim var? Devletin zulmüne karşı fiziki kuvvetim, enerjim, bir yüreğim ve iki ayağım var. Çıkayım en azından yürüyeyim sanki bu daha iyi olacak gibi hissettim. Üstelik yolda insanlarla karşılaşır, sohbet ederiz, köy, ev ve esnaf ziyaretleri yaparız diye düşündüm. Bu hedefle yola çıksam da bin kilometre boyunca yolda karşılaştığım KHK mağdurları yürüyüşümüze eklendi. Onlar eklenince iş neredeyse Kürtler ve KHK mağdurlarına indirgendi. Bu iki kitle için yürüyormuşum noktasına geldi. Bence iyi de oldu. 27 gün süren yürüyüş esnasında Kırıkkale, Kırşehir, Kayseri, Kahramanmaraş kırsalı gibi milliyetçi ve muhafazakar seçmenlerin yoğun yaşadığı bölgelerden de geçtik. Gaziantep, Şanlıurfa ve Diyarbakır gibi Kürt nüfusunun yoğun olduğu şehirleri de ziyaret ettik.

Bir Edirneli'nin Kürtlerin acıları için yürümesi dikkat çekti!

Kardeşlik Yürüyüşü'nün tek amacı sadece yürümek değildi. Yolda karşılaştığımız vatandaşlarımızla, ev ziyaretleri ile, esnaf ve köy ziyaretleri ile halka dokunabileceğimiz her imkanı değerlendirdik. Bu sohbetlerimizde Devletin Kürtlere uyguladığı asimilasyon politikalarından ana dilde eğitime, HDP'nin maruz kaldığı kayyum uygulamaları, haksız tutuklamalardan Cumhurbaşkanı Adayı Selahattin Demirtaş'ın adeta siyasi rehine gibi tutulmasına, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik şartından federatif yapı taleplerine kadar bir çok hassas konuyu dile getirdik. Tüm yürüyüş boyunca milliyetçi ve muhafazakar seçmen ile bir araya gelmemize rağmen en ufak bir olumsuz deneyim yaşamadık. Sanırım bir Edirneli'nin Kürtler için yürüyor olması milliyetçi ve muhafazakar kesimlerde bir merak uyandırmıştı. Bizde bu meraktan istifade ederek Türklerin beklentileri ve Kürtlerin hayal kırıklıkları üzerinden her kesimin empati yapmasını sağlamak istedik.

İlk Kürtçe Tweet'imi Kayseri'de attım!

İki halkta iki dilde çok derin acılar yaşadı. Kürtçe'ye karşı milliyetçi ve muhafazakar kesimlerde ağır bi önyargı vardı. Bunu da kırmak istiyordum. Bir Edirneli olarak ilk Kürtçe Tweet'imi Kayseri'de hazırladım. Fakat göndermeden önce bir kaç Kürt siyasetçiden görüş almak istedim. Şuan vekilliği düşürülmüş çok kıymetli bir Kürt vekil bana destek oldu. Kürtçe zor bir dil ve yok oluyor. Onun için bize ve hedeflerimize yakışır ölçüde güzel bir üslup olması gerekiyordu. Kürtçe ilk Tweet'imizi Kayseri'de attık. Oldukça ilgi uyandırdı. Sonra yol boyunca başka Kürtçe Tweet'lerde attım.

Bir milyonuncu adımızı Suruç'ta attık!

Bir milyonuncu adımımız Suruç'a denk geldi. 2015'te 34 gencimizi yitirdiğimiz yere yolda topladığımız Kır çiçeklerini bırakmamız program dışında gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerden birisi oldu.

2017'de Hayır Partisi'ni kurduğumuz günden bu yana polis takibi altındayız. 20 yıllık bir hayalin sonucu olarak bu yola çıktığımız zaman birçok sıkıntı ve engellemeyi göze almıştım. Gözaltıların olabileceğini düşünerek her gözaltına alındığımda tekrar kaldığım yerden devam edeceğimi herkese ifade etmiştim. Dolayısıyla allah sağlık verdikçe ve ayaklarımın üzerinde durduğum sürece yürüyüşü bir yıl bile sürse tamamlama sözüm vardı. Yol boyunca polis takibi olsa da Diyarbakır'a kadar ciddi bir rahatsızlık vermediler.

Sur'a onbinlerce kişi birlikte girmemizden tedirgin oldular!

Kardeşlik Yürüyüşü'nün tasarımına göre sadece son 4,7 kilometreyi halk ile birlikte yürüyecektik. Son günün sabahı konakladığımız yere polisler gelerek benimle görüşmek istediler. Polisler bana "tek başıma yürürsem müsaade edeceklerini eğer halk benimle yürürse mutlaka müdehale edeceklerini" açıkça ifade ettiler. Bunu anlayıp anlamadığımı defalarca kez polis kameraları önünde teyid etmek istediler. Şüphesiz talimatlı gelen polislerdi ve müdehale etmeyi göze almışlardı. O gün Diyarbakır'da tarifi olmaz bir şekilde inanılmaz bir yağmur vardı. Buna rağmen yüzlerce insan karşılama noktasında toplanmaya başlamıştı. Ben yürüyüşe başlayıp buluşma noktasına doğru yürürken poliste buluşma noktasında karşılamaya gelen herkesi tek tek dağıtmaya gayret ediyordu. Gelen kişilerin büyük bir çoğunluğu siyasi partiler veya sivil toplum kuruluşlarından gelen kişiler olmadığı için polis herkesi rahatsız ederek ortamı oldukça hızlı dağıttı. Fakat yine de polisin uyarılarına rağmen yüzlerce kişi karşılamaya kaldı. Karşılama noktasına ulaştığımda grubun içerisinde birkaç kişi üzerime koşmaya başladı. Hem ağlıyor hem de sarılıyorlardı. Halktan böyle bir karşılama beklemediğim için bende psikolojik olarak çok kötü oldum. Ne diyeceğimi bilemedim. O gün eğer polis engellemeleri olmasaydı Ninova önünde rahatlıkla birkaç bin kişi olacaktı. Sur'a da çok daha kalabalık ulaşacağızı öngörüyordum. Sanırım polisi ürkütende Sur'a onbinlerin girmesi olduğunu düşünüyorum. Sonrasında halkın benimle birlikte yürümesi noktasında ısrarcı olmadım. Israr edebilirdim. Şüphesiz bana birşey yapamayacaklardı. Fakat benimle birlikte yürüyen tek bir Kürdün bile kılına zarar verilmesini kabul edemezdim.

Polisten kaçan halk Sur'un güzel günlerindeki yaramaz çocuklar gibiydiler

Karşılamaya gelen insanlar örgütlü bir yapı değildi. Birçoğu bir siyasi parti veya sivil toplum kuruluşuna bağlı değildi. Sosyal medyadan yürüyüşümüzü takip eden halktı. Ben son etaba doğru birden yürümeye başlayınca bir kısmı birlikte yürümek istedi. Polis onları da dağıttı. Dönüp arkama bakamadım. Çünkü gerçekten içim acıdı. Çok üzgündüm. Olanları görmek istemedim. O psikolojiyle Dört Ayaklı Minare’ye kadar yürüdüm. Halk ise ara sokaklarda koşuşturuyordu. Bir sokaktan giriyorlar; polis ile karşılaşıyorlar başka bir sokaktan geri geliyorlardı. Üzüntüm bir anda neşeye dönüştü. Tekrar gülümsedim. Sur'un güzel günlerindeki yaramaz çocuklar gibiydiler. Polisi atlatan basında ara ara yakalayıp röportajlar yapıyorlardı.

Ben mi tutsaktım, halk mı, minare mi yoksa onlar mı hala düşünüyorum!

Son adımı Sur'da Tahir Elçi'nin öldürüldüğü ama fikirlerinin, hayalleriniz ve umutlarının hala taze olduğu Dört Ayaklı Minare'nin altında alttım. Polis orada bir müdahale daha yaptı. Diyarbakır Barosu Başkanı da karşılamaya gelmişti. Ben orada sadece fotoğraf çektirecektim. Basın diğer tarafa geçmişti. O fotoğraf anında polis diğer memurlara, “Hiçkimseyle fotoğraf çektirmeyecek” diye bağırdı. Yani “Halkla beraber olmayacak” dedi. “Baro Başkanı’yla da beraber olmayacak” dedi. Birden bütün polislere, “Arayı örün” emri verdi. Dediği an işte o meşhur fotoğraftaki durum oluştu. Yani polisler benimle halkın arasına girdi. Ben mi tutsaktım, halk mı, minare mi yoksa onlar mı hala düşünüyorum. Dört Ayaklı Minare'de son adımı attıktan sonra Polisler benim bir an önce Diyarbakır’dan gitmemi istediler. Hatta polis hangi uçakla, hangi havayoluyla gideceğimi dahi sordu. Hani bir ülkeden atılırsınız ya, sanki öyle bir ülkeden atılmış gibiydim. Beni uçağa bindirene kadar da polisler izlediler.

Türk iseniz yürüyebilirsiniz ama Kürtlerin tek bir adım atması bile yasaktır!

Yürüyüşün son günü çekilmiş olan meşhur fotoğraf, malumun ilanı olduğu kadar, benim için hayatın hiçbir zaman eski haline dönmeyeceğinin açık bir kanıtı oldu Yaşananlar ve polis takibinin devam etmesi bir Türk’ün Kürtleri anlamasının “yasak” olduğunu hepimize tekrar hatırlattı. Kürt mücadelesinin Türkiye’nin demokratikleşmesi ve normalleşmesi konusunda en önemli yapı taşı olduğunu düşünüyorum. Direniş eğer kendi kurumlarını yenileyemezse ve güçlendiremezse bu mücadelenin sadece Türkiye içerisinde başarı şansı her geçen gün düşmektedir. Dolayısıyla ilkesel davranan, gerçekten yeni, genç, ne dediği ve ne istediği açıkça belli olan, dinamik ve çoğulcu bir direnişin örgütlenmesi gerektiğine inanıyorum.

Yürüyüş üzerinden zaman geçtikçe daha sağlıklı değerlendirme imkanı buluyoruz. Açıkçası böyle bir mücadelenin sadece ülke içinde gerçekleştirilmesi imkansız hale gelmiştir. Çünkü bu ülke “özgür” değil “tutsaktır”. Diyarbakır’dan döndüğümden bu yana hayatımın asla eskisi gibi olmayacağını bana hissettiren faydasız Polis takibi ve baskılar karşısında “pes etmek” yerine alternatif ve tamamlayıcı bir direnişin bir bölümününde yurt dışında örgütlemesi gerektiğini düşünüyorum. Yaşadıklarımızın bir yolculuk olduğunu düşünüyorum. Kurucusu olduğumuz Hayır Partisi ile çıktığımız hakiki toplumsal yolculuk 1.058 km’lik Kardeşlik Yürüyüşü ile vicdanlarda yer etti. Şimdi vakit şiddetin her biçimini reddeden, çoğulcu, cesur, dürüst, tertemiz, ahlaklı ve meşru bir direnişi örgütleme vaktidir. Dünya artık soğuk savaş çağında değildir. Berlin duvarı yıkılmış, iletişim araçları farklılaşmış, mücadeleler değişmiş; çözümler ise zenginleşmiştir. Türkiye de değişmiştir. Dünya da değişmiştir.

Tuna Bekleviç

Yorum sayfamızda yayınlanan makaleler, Euronews'ün editoryal görüşünü yansıtmaz

İLGİLİ HABERLER

Muhafazakar Kürtler kime oy verecek?

HDP Avrupa Temsilcisi Doru: Türkiye'yi bölmek istemiyoruz