Son Dakika

Son Dakika

Çocuk istismarının Türkiye'ye özgü toplumsal nedenleri neler? Etkin bir mücadele için nereden başlamalı?

Okunan haber:

Çocuk istismarının Türkiye'ye özgü toplumsal nedenleri neler? Etkin bir mücadele için nereden başlamalı?

Çocuk istismarı
Metin boyutu Aa Aa

Çocuk haberleri her defasında kamoyunda infial yaratsa da; cinsel istismar, kaçırılma ve cinayet haberlerinin ardı arkası kesilmiyor. Peki neden yapılması gerekenler yapılmıyor? Sorumlular kim? Neden savcı ve hakimler, çocukların yaşadıkları acıları "masal gibi dinlemeye devam ediyorlar"? Çocuk istismarlarının Türkiye'ye özgü toplumsal nedenleri neler? Etkin bir mücadele için nereden başlamalı, hangi adımlar atılmalı?

Ağrı’da ailesiyle bayram ziyareti için gittiği Bezirhane köyünde kaybolan Leyla Aydemir’in (4) 18 gün sonra cansız bedenine ulaşıldı. Leyla tek değildi. Diyarbakır’dan, Hatay’dan, Bitlis’ten, pek çok yerden kayıp çocuk haberleri geliyordu. Üst üste çok sayıda çocuğun kaybolması kamuoyunun kafasında “Acaba bir şebeke mi var?” gibi soruların belirmesine bile yol açtı. Bilginin olmadığı yerde komplo teorileri filizleniyordu belki de.

Ağrı Valisi Süleyman Elban, Leyla’nın 8-10 gün aç bırakıldığı için öldüğünü açıkladı. “Darp veya yaralama izi yok. Bir istismar veya tecavüz emaresi de yok” dedi.

Peki o zaman nasıl oldu da, köyün dışı bile sayılamayacak bir mesafede Leyla giysileri çıkarılmış halde, suyun üzerinde bulundu?

Leyla Aydemir'in amcası: Soruşturmayı savcılık mı yürütüyor, yoksa medya mı?

Leyla’yı bulunduğu yere, o bölgeyi çok iyi bilen birinin bıraktığını düşünen amcası Musa Aydemir Leyla’nın kayboluşunu şöyle anlatıyor: “10-15 dakikada fark ettik. Ve 4 yaşında bir çocuğun 10-15 dakikada kat edebileceği mesafenin üç katını dolaştık.”

Onlar köyü ve etrafını aradılar, jandarmadan ise 20-25 haneli köydeki tüm evlerin içinin aranmasını talep ettiler. “Ama evler aranmadı” diyor Aydemir: “Soruşturmayı Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığı mı yürütüyor, yoksa medya mı, anlayamadık. Çünkü medya oklarını nereye çevirse soruşturma o yöne kaydı. Leyla’nın son videosunu ben çektim diye, Müge Anlı’nın programında aile içi istismar gibi imalarla beni hedef gösterdiler. Olayın sorumlusu benmişim gibi konuştular. Niye Leyla’nın videosunu çekmişim, çocuk neden benden kaçıyormuş... Müge Anlı’nın programından sonra bize gelen hakaret dolu mesajların haddi hesabı yok. Benim canım gitmiş, yeğenim gitmiş! Ama mesajları görseniz, insan okuyamıyor bile. O programdan sonra araştırmayı bıraktılar diyebilirim; çok pasif davranıldı. Sanki çocuğunu kaybeden biz değilmişiz gibi, hâlâ soruşturmanın önemli bölümü bizim üzerimizde yürütülmeye çalışılıyor. Medya beni şüpheli duruma düşürdü. Emniyetin 4-5 birimi her gün beni kenara çekti ‘Anlat’ diye. Bir günah keçisi lazımdı. Eğer yanımda eşim dostum olmasaydı olay üstüme kalacaktı. Savcıya ‘Yapmanız gereken tek şey çocuğu bulmak. Çocuğu bulursanız kimin yaptığını da bulacaksınız’ dedim. Medyanın yarattığı bu bilgi kirliliğiyle olayın seyrinin nasıl değiştiğini görünce medyanın gerçek yüzünü de görmüş olduk. Videosunu çektim diye benimle uğraşılana kadar, soruşturma sağlıklı yürütülseydi bu çocuğu sağ salim bulabilirdik.”

Aydemir soruşturmayla ilgili doğru düzgün bilgilendirilmediklerini söylüyor: “Leyla’nın cansız bedeninin bulunduğu noktaya şimdi kameralar konmaya başlandı. Bu olaydan sonra hızlı bir şekilde çalışmalar yapılmaya başlandı.”

Aydemir bir isyanını dile getiriyor: “Türkiye’de şu anda çocukları evden çıkarmamak lazım demek ki. İş o duruma gelmiş! Kaşla göz arasında çocuk kaçırılabiliyorsa çocuğu evden çıkaramayacaksınız. Oyun oynama hakkını, özgürlüğünü de çocuğun elinden alacaksınız; o şekle dönüştü! Bunların artık önlenmesi lazım. Büyük bir şebeke mi vardır? Göz mu yumuluyor? Leyla kadar da kimse gündeme gelmedi. Ya hiç sesini duyuramayan, kimseden yardım alamayanlar?”

Savcı odasından kovdu, hakimler masal dinler gibi dinlediler

Türkiye’nin kayıp çocuklar gibi kanayan bir yarası da çocuk istismarı. Önemli bir kısmı aile içinde gerçekleşen çocuk istismarı -özellikle de çocuğun cinsel istismarı, çok sayıda çocuğun sıklıkla anneleriyle beraber hak arama süreçlerinde tekrar tekrar mağdur edilmelerine yol açıyor. Can, o çocuklardan biri. İki yıl önce, 8 yaşındayken babasının cinsel istismarına uğradı. Annesi ve babası o daha 2 yaşındayken boşanmıştı, Can’ın velayeti annedeydi ama babası da belirli günlerde onu alıyordu. Ama bazen alıp hiç getirmiyordu. Annesi icrayla gidip alıyordu. Çocuk 8 yaşına geldiğinde babasından geldiği bir akşam yorganla yüzünü kapatıp “Anne ne olur beni o adama gönderme” dedi ve babasının kendisine cinsel istismarda bulunduğunu anlattı. Babasının evde kadınlarla gözünün önünde cinsel ilişkiye girdiğini, ona bile içki içirmeye çalıştığını da anlattı.

Bu adam emekli bir polis memuruydu, silahı da vardı. Evlilik süresince silahıyla, tehdidiyle evde terör estirip dışarıda çok sevecen görünen bir adamdı.

Can’ın annesi ertesi sabah ilk iş karakola gitti ve yargı süreci başladı. Kadına kimse inanmadı: “Karakoldaki polisler, memurlar, amirler inanmadı. Param yoktu, devlet bana avukat verdi. Avukat kadındı, bana inandı. Ama ona da kimse inanmadı. Hakimler mahkemede beni masal dinler gibi dinlediler. Adama iftira atıyormuşum gibi muamele ettiler. Bir kadın savcı vardı, hiç unutmuyorum, odasına çıktım, ağlıyorum. 'Hanımefendi siz masal mı anlatıyorsunuz? Bir baba bu kadar kötü mü olur, bir çocuğa şeyler yaşatır mı?' dedi ve beni odasından kovdu. Dilerim Allah’tan bir gün bana yaşattığını o da yaşasın. Benim hiç param yoktu. Bu tür olaylarda da para gerekiyor. Parasız hiçbir şey yapamıyorsunuz. Avukata gidiyorsunuz, 10-15 bin lirayla kapıyı açıyor. Bana atanan avukatı eski kocam sürekli tehdit etti. Avukat korktu ondan, başarılı olamadı. O savcıları hakimleri Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın. Çocuğumu getirmeyince gidip karakola şikayet ediyordum, bana ‘Yapabileceğimiz bir şey yok, gidip icrayla alacaksın’ diyorlardı. Ben icrayla almaya gidince de çocuğu evden kaçırıyordu, tehdit mesajları atıyordu. Masraflar için sürekli adliyede para yatırdım. Hadi ben memurdum, birinden borç alıyor, kredi çekiyordum. O da ancak 3-4 kez icraya ödeyecek para buldum da alabildim çocuğu. Ama hiç kimsesi olmayan bir insan para olmayınca nasıl gidip o çocuğu alacak? Adliyenin psikologları da beş para etmez. Onlar bile beni suçladı. Sokaklarda darp edildim, dayak yedim, bu mücadeleyi verdim ama hiç kimse bana inanmadı. Psikologlar adliyeye dönerken taksi tutmamı istiyorlardı, toplu taşımaya binmiyorlardı. Bir de taksi paralarını veriyordum, öyle adliyeye dönüyorlardı.”

Aile içi sessizlik istismarı normalleştiriyor

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Serra Müderrisoğlu, çocuk istismarının, kaçırılmasının, cinayetinin hem toplumsal hem de bireysel faktörlerle ilişkili olduğunu söylüyor: “Tüm toplumlarda görülen bu olgu her toplumun öznel dinamiklerinden etkilense de, genelde cinselliğe ilişkin toplumsal baskıların faillerin bireysel tarihçeleriyle de etkileştiği bir alanda oluşur. İstismar halkada görülen son oluşumdur.”

Cinselliğin tabulaştırılması, yok sayılması, bastırılması ve gelişimine ilişkin bilgisizliğin bu dürtünün konuşulabilir ve denetlenebilir olmasını zorlaştırdığını belirten Müderrisoğlu “Engellenen dürtü güçlenerek varlığını sürdürür. Yetişkinler arası baskılanan cinselliğin çocuklara olan etkisi, bir yetişkin ile yakalanmaktan ya da yetişkinin kendini korumaya yönelik atabileceği adımlardan dolayı, çocukların hedef haline getirilmeleridir” diyor.

Çocukları birey olarak görmeyen, haklarını tanımayan toplumsal yargılar çocuklara ilişkin en temel toplumsal açmazlardan biri. Düşüncesi olmadığı düşünülen çocuklara yönelik yapılanların üzerine bir yetişkine yapılandan daha az düşünülüyor.

Çocuklar bakımından ailenin birincil olarak söz sahibi kılınması toplumda ‘En doğrusunu aile bilir’, ‘Ailenin işlerine karışmak doğru değildir’, ‘Aile içinde kalır’ anlayışıyla sorunları görmezden gelmeye yatkınlığı artırıyor.

Çocuklara inanılmaması ayrı bir sorun: “Çocukların ifadelerini ciddiye almamak, yalan söyleyeceklerine ilişkin algılar, ‘hayal dünyaları’ üzerinden gerçek olmayan beyanlar verebilecekleri algısı, çocukların rahatça konuşabilecekleri kişi ve ortamların olmayışı, erken dönemde müdahale edilebilecek koşulların atlanması anlamına geliyor.”

Toplumu infiale sürükleyen çocuk istismarları, kaçırılmaları ve cinayetlerine dair haberler toplumda bu konuya karşı yüksek bir duyarlılık olduğu izlenimi verse de, Müderrisoğlu şöyle diyor: “Aile içi istismar durumlarında çoğu zaman sessiz tanıklık eden aile bireylerinin bu şiddeti ne kadar normalleştirebildiklerini görüyoruz. Çocuklara, sırf çocuk oldukları için bir başka yetişkine yapamayacakları eylemleri yapma ve yakalanmama düşüncesi, normalleştirme ile yanyana gelince çok tehlikeli bir durumu bize gösteriyor.”

Her cinsel şiddet pedofili anlamına gelmiyor

Daha yakın plana baktığında ise şunu görüyor Müderrisoğlu:

“Baskılanan cinselliğin üzerine bir de çocuklukta yaşanmış, ortaya çıkmamış/sağaltımı yapılmamış istismarlar eklendiğinde, kişi işlenememiş bu dürtü çıkışını kendisi gibi sesi çıkamayacak mağdurlara yöneltebilir. Her mağdurun ileride faile dönüşmediği doğru ise de, geçmişinde böyle bir şiddete maruz kalan kişinin özellikle yardım almadığı durumlarda ileride fail konumuna geçmesi sık görülmektedir. Ne yazık ki çocuk kaçırılmaları, kaçırılan çocuklara uygulanan cinsel şiddet ve yapılan şiddetin ‘yok sayılmasına’ yönelik cinayetler ile son bulabiliyor. Dürtünün ve sonuçlarının ‘ortadan kaldırılması’ uygulanan şiddet ile yüzleşmemek durumu ile ilişkilidir.”

İhmal ve istismar gibi örselenmeler çocuklukta derin izler bırakır ve bu zorlu deneyimlerle tek başına kalan çocukların olumsuz duygulanımları tek başlarına işlemeleri ve dönüştürmeleri neredeyse imkansızdır. Müderrisoğlu’na göre, toplumsal planda sağaltım kurumlarının olumsuz damgalama yaşatmadan mağdurlara gerekli danışmanlık hizmetleri sunmamaları sorunun büyümesinde rol oynuyor.

Müderrisoğlu bir konuda da uyarıda bulunuyor: “Pedofili hiçbir ülkede kolay tedavi edilen bir durum değildir ama çocuğa yönelik tüm cinsel şiddetin pedofililer tarafından uygulandığı düşünülmemeli. Toplumsal nedenlerden dolayı çocukların hedef seçilmesi pedofili ile karıştırılmamalı. Toplumsal algılar, önkabuller ve devlet düzeyinde kurulması gereken mekanizmalar üzerinde çalışılmalı.”

Hem veri toplamıyoruz hem de nedenlerini araştırmıyoruz

Hümanist Büro kurucusu avukat Seda Akço, çocuk koruma sisteminin işlediği ülkelerden farklı bir tabloya sahip olduğumuzu ama resmi net olarak göremediğimizi söylüyor: “Kaybolan çocuklarla ilgili İçişleri Bakanlığı ayrı bir sayı (15 bin 900) veriyor, Yakınlarını Kaybetmiş Aileler Derneği ayrı bir sayı (30 bin) veriyor. Ne kadarının bulunduğuyla ilgili bilgi de birbirinden farklı. Hem veri toplamıyoruz hem de nedenlerini araştırmıyoruz. Güvenlik birimlerine gelen, getirilen istatistiklerinde de üç ayrı kavram var: Kaybolan, terk, buluntu. Anlaşılması güç bir sınıflandırma. Bu sayılardan sonra ne yapıldı, kim yaptı, sonuç ne oldu, bunları da görebilmek lazım ki bu iş neden oluyor ve biz nerede yanlış yapıyoruz diye değerlendirebilelim. Kamunun bize net sayılar verebilmesi, onun için de veri toplaması ve araştırma yapması lazım.”

Anlamaya yönelik bir çaba olmadığını belirten Akço çocuk istismarında da benzer bir tablo görüyor: “Failin 18 yaş üstü olduğu, TCK 103’ten (Çocuğun cinsel istismarı) açılan sonuçlanmış dava sayısı 2016’da 14.080. Bunun 12,413’ü mahkumiyetle sonuçlanmış. 2006’da ise 2520 sanık hakkında dava açılmış, 1329’u mahkumiyetle sonuçlanmış. 103’ten 2006’da yüzde 52, 2016’da yüzde 88 mahkumiyet var. Şunu bilmiyoruz: Mahkumiyetlerin artmasının sebebi savcılıkların daha iyi dosyalar hazırlaması mı, yoksa toplumsal baskı yüzünden mahkemelerin daha az delille mahkumiyet kararı vermesi mi? 2016’da açılan dava sayısı 2006’dakinin 6-7 katı. Bu kadar artış neden oldu, onu da bilmiyoruz. Toplanan veriler birbiriyle irtibatlı değil. Cinsel istismar mağduru olarak güvenlik birimine gelen/getirilen çocuk sayısını bilmiyoruz. Çünkü çocuk istatistiği toplam mağdurları veriyor. Bunların ne kadarı savcılığa intikal etti, ne kadarı kamu davasına dönüştü, takip edebilmek için ayrıştırılmış veriye ihtiyaç var.”

Seda Akço

Akço’ya göre, bu sorunlara dair soruların yanıtlarının kişisel kanaatlerle verilmesi sıkıntılı. Zira, elde bu soruları yanıtlayacak düzgün veri yok.

Çocuk koruma sistemi şart

Akço da diğer uzmanlar gibi, cezadan önce çocuk koruma sisteminin şart olduğunu ifade ediyor. Kendini yenileme, sebebi sorgulama, araştırma, bir olayı ciddiye alma eğilimi olan sistemin iyi bir koruma sistemi olduğunu belirtiyor: “Bence ‘Şu ülkedeki şu sistem şu model yüzünden iyi’ demek hiç doğru değil. Çünkü farklı sosyal, kültürel yapıların üzerine oturuyor. Türkiye’de devlet, her çocuğu takip edebileceği kendine uygun bir model kurmalı. 0-2 yaş arası aile hekimliği modeli var. 6 yaşından sonra da okul var. Bu ikisi arası boş. Tabii şimdiki haliyle de, kamunun çocuğu düzenli görmesi yetmiyor. Çocuğu gören doktorun veya öğretmenin çocuk ihmal ve istismarı konusunda bilgi sahibi olması, bunun eğitimini almış olmalı. Acaba biz onları bu konularda ne kadar eğitiyoruz ki, aile içindeki istismarı/ihmali fark etmeyebiliyor, fark etseler de ses çıkarmayabiliyor ya da çocuğu kendileri istismar edebiliyorlar? Kaldı ki öğretmen fark edebilir ama önleyemez. Onun da bildireceği yer sosyal hizmet birimi olmalı. Ama siz bunu her ilde bir tane il müdürlüğü şeklinde teşkilatlandırırsanız, o iş olmaz. Her mahallede sosyal hizmet birimi olmalı çünkü her çocuk hak ihlali riskiyle karşı karşıya. Mahalle düzeyinde olmalı ki bu kişiler işbirliğiyle çalışıp duruma müdahale edip engelleyebilsinler. Önleme de ancak böyle insani ve çocuğu aile içinde koruyucu olabilir. Yoksa tek merkezden yapınca önleyici müdahale çocuğu o aileden alıp bir başka yere yerleştirmek gibi algılanıyor. O da sistemin işlemesini engelliyor.”

Akço en büyük sorumluluğun devlette olduğunu söylerken, toplumun da kendini bu konularda önleyici bir sorumlulukta görmediğini düşünüyor: “Erken yaşta evlendirilen çocuğun fotoğrafını çekmeyi reddeden fotoğrafçı mesela... Kim bilir kaç tane fotoğrafçıya gidiyor erken evlendirilen çocuklar.. Tek bir fotoğrafçı diyor ki ‘Çekmem’. O adamın yaptığını her fotoğrafçı, düğüne çağrılan her komşu yapmalı aslında. Savcıların çocuğa takı taktığı düğünler biliyoruz. Kamu yetersizse toplumun da yapabileceği şeyler var; toplum da yapmıyor. İhbar etmeli, bildirmeli ve takip etmeli.”

İdam doğru bir çözüm değil

Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği İstanbul Şube Başkanı İkram Doğan, çocuk hakları ihlallerinin, özellikle de çocuk istismarının nedenlerini çok boyutlu düşünüp tartışmadığımız müddetçe sorunun çözümünün imkansızlaştığı kanısında. Doğan’a göre, aile içi dinamiklerdeki değişim ve dönüşüm, hızlı iç ve dış göçler, artan yoksulluk, çocuğun çok küçük yaşlardan itibaren sokakta veya emek yoğun alanlarda çalışmaya başlaması, eğitim sistemi içerisinde tutulamaması, kesintisiz sekiz yıllık ilköğretimin sonlandırılması, çocukların erken yaşta evlendirilmesi, çocuğa yönelik şiddet, çocuk istismarı vakalarının bu kadar artması, bütün bunlar birbiriyle yakın ilişkili.

Ama temeldeki sorun çocuğa bakış açımız: “Çocuğu hâlâ birey olarak görmüyoruz. Sosyal hizmet sistemi de çocuğu ve kadını sadece aile içerisinde değerlendiriyor, birey olarak görmüyor. Kadın da çocuk da ancak aile içerisinde ‘makbul’ görülebiliyor. Aile odaklı sosyal hizmet tabii ki üretirsiniz ama çocuğun yüksek yararını, yani çocuk odaklı düşünmediğiniz, Çocuk Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası mevzuatı da gözeterek uygun ve bütünlüklü bir mevzuat oluşturmadığınız zaman çocuk istismarının önüne geçemezsiniz. Türkiye’de üretilen hizmet çocuk odaklı değil. Çocuk refahı alanında düzgün işleyen bir çocuk koruma sistemi oluşturulabilmiş değil. Çocuk adalet sisteminde çok ciddi sorunlar var.”

Doğan çocuğa karşı işlenen suçlarda sistematik bir cezasızlığın olduğunu söylese de, çocuk istismarını sadece yasal mevzuatla önlemenin mümkün olmadığının da altını çiziyor. Ancak bütüncül bir yaklaşım, iyi işleyen bir sosyal hizmet ağı ve bunun sonucunda oluşturulacak koruyucu önleyici politikalarla sorunun önüne geçilebileceğini savunuyor: “Çocuk istismarlarında idam fikrinin ısrarla tartıştırılması doğru bir çözüm değil. Tek başına ceza ile çocuk istismarının önüne geçen bir devlet yok.”

Sosyal hizmetler ve eğitim hizmetleri alanını devletin giderek gönüllü ve ya dini derneklere terk etmesinin sonuçlarını en ağır biçimiyle çocuğun cinsel istismarı şeklinde gördüğümüzü söylüyor Doğan; “Koruma altındaki çocukların devlet eliyle gönüllü, büyük oranda da dini derneklerin ve tarikatların denetiminde olan evlerde bakıldığını biliyoruz. Çocukla çalışan kişiler hem formasyon hem de nitelik olarak bu işi yapabilecek kişiler değil” diyor. Ona göre yapılması gereken, bütünlüklü politika ve saha deneyimlerinden süzülüp gelen bir sosyal politika oluşturmak; iyi kurgulanmış bir sosyal hizmet ağı; çocuk refahı alanında çalışabilecek başta sosyal hizmet uzmanları olmak üzere bu alanda formasyonu olan farklı disiplinlerden meslek elemanlarının istihdam edilmesi.

Doğan, çocuğun eğitim sistemi içerisinde tutulabilmesinin güçlü bir okul sosyal hizmetinin hayata geçirilmesi ile mümkün olduğunu, rehberlik servislerinin güçlendirilmesi ve daha işlevsel hale gelmesi gerektiğini, eğitim sistemi içerisinde tutulabilen çocuğu istismardan korumanın daha kolay olduğunu söylüyor. “Çocukların ve ailelerin bu konuda eğitimi önemli. Bunu yapacak olan da devlet” diye de ekliyor.

Çocuk istismarı ve kayıp çocukların sadece Türkiye’nin sorunu olmadığını, Suriye’deki savaşla birlikte Avrupa’ya mülteci olarak giden 6 bin Suriyeli çocuğun ailelerinden çeşitli şekillerde ayrı düşüp kaybolduğuna dair veriler olduğunu, bu çocukların akıbetini kimsenin bilmediğini hatırlatıyor. “Çocukların seks ticaretine maruz bırakılmasıyla ilgili Avrupa’yı da içeren çok ciddi olaylar vardı geçtiğimiz yıllarda. Burada uluslararası çocuk koruma örgütlerine de çok iş düşüyor” diyor.

28 AB ülkesinde Kayıp Çocuk Hattı var, bizde yok

2007 yılında AB Komisyonu, üye devletlerce 116 ile başlayan telefon hatlarının sosyal hizmetler çerçevesinde ayrılması/rezerve edilmesi kararını aldı. Bu bağlamda, kullanıma konulan hatların tanıtılması, tüm vatandaşların bu numaralara ulaşımının sağlanması, ihtiyacı olan vatandaşlara yardım etmesi ve özellikle kayıp çocuk yardım hattı olan 116000’ya tüm vatandaşların ücretsiz olarak 7/24 ulaşımının sağlanması yönünde kriterler belirlendi. 116000 Kayıp Çocuk hattı 28 ülkede hizmet veriyor.

ICC Uluslarası Çocuk Merkezi Çocuk Hakları Programı Koordinatörü Işıl Erdemli, Türkiye’de çok ihtiyaç olmasına rağmen çocuklara özel bir destek telefon hattı olmamasını büyük bir eksiklik olarak görüyor: “Geçen yıl Çocuğa Karşı Şiddeti Önleme Ortaklık ağı olarak, sadece ihbar değil, aynı zamanda kaybolma riski olan çocukların da önden arayıp destek alabileceği, kaybolan çocukların ailelerini psikolojik desteğe yönlendirecek bir destek hattı talebinde bulunduk.”

Erdemli de Akço gibi, çocuklara dair sağlıklı istatistikler olmamasından şikayetçi: “Türkiye’de istatistiklerde ‘buluntu’ çocuk ayrı gösteriliyor, evden kurumdan kaçan çocuk istatistikleri ayrı tutuluyor. Sorunu tam olarak tanımlamak için verinin ayrıştırılmış, daha manalı bir şekilde toplanması gerekiyor. Eldeki rakamlar sorunun doğru tarif edilebilmesi için yeterli değil. Çocukların neden kaybolduğu, kayboldukları süre zarfında yaşadıkları travma, tekrar eden vakalar (örneğin tekrar tekrar kaldığı evden ya da kurumdan kaçan çocuklar) ve neden evden ya da kurumdan kaçtıkları ile ilgili kapsamlı bilgilerinin olmaması etkin politikaların oluşturulmasında engel teşkil ediyor. Çocukların yaşadıkları sorunlar bulunmaları ile son bulmuyor. İhtiyacı olan desteklere kolayca erişebilmeleri ve destek sistemlerinin hazır olması gerekiyor. Bunun için de kapsamlı araştırmaların yapılması, risklerin veriler ile net bir şekilde ortaya çıkarılabilmesi gerekiyor.”