Pera Müzesi, Frank Bowling’in 1960’lardan 2026’ya uzanan üretimini Francis Bacon ve Victor Willing’in eserleriyle bir araya getiriyor. 'Yaratım ve Yıkım' sergisi, resmin neye dönüşebileceğini sorgularken renk, geometri, rastlantı ve kontrol arasındaki gerilimi de görünür kılıyor.
Bir sergiye girerken çoğu zaman resmin neyi temsil ettiğini anlamaya çalışıyoruz. Bir manzara mı, bir portre mi, bir hafıza mı, bir coğrafya mı? Pera Müzesi’ndeki “Frank Bowling: Yaratım ve Yıkım, Francis Bacon ve Victor Willing Müdahalesiyle” ise bu refleksi biraz kenara bırakmayı gerektiriyor. Çünkü Frank Bowling’in resimleri, doğadan çok zihnin içinde olup bitenlerle ilgili.
İlk bakışta renkler öne çıkıyor. Büyük yüzeyler, parlak tonlar, akışlar, katmanlar ve birbirinin içine geçen formlar. Ancak biraz daha uzun baktığınızda bu renklerin sizi yalnızca estetik bir hazza davet etmediğini fark ediyorsunuz. Bir düşünceyi tetikliyor, ardından başka bir düşünceyi. Bir yüzeyden diğerine geçerken bakışınız da zihniniz de sürekli hareket ediyor.
Küratör Alistair Hicks’in sergiyi kurarken çıkış noktalarından biri de tam olarak bu olmuş. Hicks, tek bir sanatçının işlerini kronolojik bir çizgide takip ettiğimiz retrospektiflerde zamanla belirli bir görme ritmine kapılabileceğimizi düşünüyor. Ona göre başka sanatçıların eserleri bu ritmi kırabilir. Çünkü her sanatçı, her yeni işinde dünyayı yeniden kurmaya çalışıyor.
Bu nedenle Francis Bacon ve Victor Willing’in Bowling’in eserleri arasına yerleştirilmesi, klasik anlamda bir “karşılaştırma” yapmaktan daha fazlasını hedefliyor. Onlar sergide birer “müdahale” olarak duruyor.
Ve bu müdahale, Bowling’in resimlerine bakışımızı gerçekten değiştiriyor.
Renklerin arkasındaki geometri
Bowling’in resimleri kolaylıkla yalnızca renk üzerinden okunabilir. Ancak Hicks, sanatçının işlerinin arkasında güçlü bir geometrik düşünce bulunduğunu hatırlatıyor. Sergideki heykeller ve üç boyutlu çalışmalar da bu yönü görünür kılıyor.
Renk sizi resmin içine çekiyor; fakat yüzeydeki malzemeler, geometrik yapılar ve sanatçının kullandığı farklı unsurlar sizi yeniden resmin fiziksel gerçekliğine getiriyor.
Hicks bunu kendi deneyimi üzerinden anlatırken Bowling’in resimlerinin onda doğanın, örneğin bir sahilde dolaşırken yarattığı etkiye benzer bir duygu uyandırdığını söylüyor: Zihniniz bir yerlere doğru savruluyor. Ardından resmin içine yerleştirilen “debris”, yani atık ve farklı malzemeler, sizi yeniden gerçekliğe çekiyor.
Belki de Bowling’in işlerini ilginç kılan gerilim burada yatıyor. Resimler hem uzaklaştırıyor hem de geri getiriyor. Hem kontrol edilmiş hem de kontrol dışı görünüyor.
Zaten serginin temel meselelerinden biri de bu: rastlantı ve kontrol.
Boyanın dökülmesi, akması veya başka malzemelerle karşılaşması bir tür rastlantı yaratıyor. Fakat Bowling, bu rastlantıyı olduğu gibi bırakmak yerine ona yeniden müdahale ediyor. Yaratımın içinde yıkım, yıkımın içinde yeniden yaratım beliriyor.
Bu yüzden Bowling’in resimleri bitmiş bir görüntüden çok devam eden bir süreç hissi veriyor.
Bacon’ın insan figüründen Bowling’in soyut dünyasına
Bu noktada Francis Bacon’ın işleri sergide bambaşka bir ağırlık kazanıyor.
Bacon’ın resimlerinde insan figürü çoğu zaman kendi içinde yoğun bir mücadele taşıyor. Figürün sınırları bozuluyor, beden sıkışıyor, yüz tanınabilirliğini kaybedebiliyor. Bowling’de ise bu mücadele başka bir biçimde yüzeye yayılıyor.
Bacon’da insan bedeninin içinde yoğunlaşan gerilim, Bowling’de renk, boya ve malzemenin hareketine dönüşüyor.
İki sanatçı arasındaki ilişkiyi yalnızca sanat tarihsel bir yakınlık üzerinden okumak da mümkün değil. Frank Bowling, Bacon’ı gerçekten tanıyordu. Bowling’in oğlu Ben Bowling, İstanbul’daki serginin babasının eserlerinin Türkiye’de ilk kez gösterilmesi açısından son derece duygusal bir an olduğunu anlatırken, Bacon ile babasının arkadaşlığını özellikle vurguluyor.
92 yaşındaki Frank Bowling bugün hâlâ her gün çalışıyor. Ben Bowling’in söylediğine göre babası sergiyi İstanbul’da fiziksel olarak göremese de eserler Pera Müzesi’nde yerleştirildiğinde sergiyi telefon üzerinden görmüş ve sergiyi oldukça beğenmiş.
Çünkü burada yalnızca geçmişe bakılan bir retrospektif yok. 1960’lardan 2026’ya uzanan ve hâlâ devam eden bir üretim var.
Resim neye dönüşebilir?
Hicks’in sergi için sorduğu temel sorulardan biri “Resim neye dönüşebilir?”
Bowling’in cevabı, yalnızca tuvalin üzerinde bulunmuyor. Resim; boya olabilir, kolaj olabilir, harita olabilir, geometrik bir yapı olabilir, üç boyutlu bir nesneye yaklaşabilir. Hatta sanatçının geçmişiyle, göç deneyimiyle, coğrafyalarıyla ve hafızasıyla karşılaşabileceği bir alan hâline gelebilir.
Bowling’in Guyana, Londra ve New York arasında şekillenen yaşamı da bu nedenle resimlerinde yalnızca bir biyografik bilgi olarak kalmıyor. Haritalar, coğrafyalar ve renkler kişisel hafızanın parçalarına dönüşüyor.
Ancak sergi, yalnızca bir göç veya kimlik anlatısı değil.
Bowling’in resimlerinde asıl ilginç olan, zihnin sürekli hareket etmesi.
Bir şekil başka bir şekli, bir renk başka bir rengi çağırıyor. Bir yüzey geçmişte gördüğünüz bir şeyi hatırlatabiliyor. Geometrik bir form bütün resmi yeniden düzenleyebiliyor. Sonra başka bir ayrıntı dikkatinizi dağıtıyor.
Belki de bu yüzden sergiye yalnızca “soyut resim” üzerinden bakmak eksik kalıyor. Bowling'in işleri soyutlamayı bir sonuçtan ziyade bir hareket alanı hâline getiriyor.
Üç sanatçının ortak mücadelesi
Bacon ve Willing’in Bowling’in yanına yerleştirilmesinin bir başka katmanı da üç sanatçının hayatlarındaki gerilimlerle ilgili.
Hicks, üç ressamın da güçlü baba figürleriyle yaşadıkları çatışmaların onları bir tür isyana ittiğini düşünüyor. Sanat tarihini yalnızca eserler üzerinden değil, sanatçıların hayatlarında onları üretmeye iten gerilimler üzerinden de okumayı öneriyor.
Bu, serginin “yaratım ve yıkım” başlığını da başka bir yere taşıyor.
Çünkü burada yıkım yalnızca tuvalin yüzeyinde gerçekleşmiyor. Eski bir görme biçiminin, yerleşik bir estetiğin veya bir otoritenin bozulması anlamına da gelebiliyor.
Hicks’in anlattığına göre Bacon, İngiliz sanatındaki yerleşik anlayışı sarsan, genç sanatçıları hem kendine hayran bırakan hem de onlarla çatışan baskın bir figürdü. Bowling ve Willing de bir dönem onun çevresinde yer almış, ardından kendi yollarını çizmişlerdi.
Bu açıdan sergide üç sanatçı arasındaki ilişki, bir ustanın ve ondan etkilenen iki genç sanatçının basit hikâyesi değil. Daha çok, sanatçıların birbirlerine bakarak ve birbirlerinden uzaklaşarak kendi dillerini kurma hikâyesi.