SEDNA’nın kurucuları Sena ve Seda, 10. Çanakkale Bienali’nde sergilenen 'İZ' ve 'TAÇ' eserleriyle takı ve heykel arasındaki ilişkiyi yeniden yorumluyor. İki kız kardeş, Troya’nın arkeolojik mirasından ve kendi ortak hikâyelerinden ilham alarak her biri tek ve özgün 'giyilebilir heykeller' üretiyor.
Sena ve Seda, farklı disiplinlerde biriktirdikleri deneyimleri ortak bir üretim dilinde buluşturarak takı ile heykel arasındaki sınırları araştırıyor. Sena'nın çağdaş sanat ve heykel pratiğiyle Seda'nın takı tasarımı, arkeoloji ve koleksiyonerlik alanlarındaki birikiminden doğan SEDNA, her biri tek ve yeniden üretilemez “giyilebilir heykeller” tasarlıyor. İki kız kardeş, 10. Çanakkale Bienali için hazırladıkları “İZ” ve “TAÇ” eserlerinde Troya'nın arkeolojik hafızasını, doğanın döngüsünü ve kendi ortak hikâyelerini bir araya getiriyor.
SEDNA'nın hikâyesi, Sena'nın bir heykeli için kolye yapmak istemesiyle başladı. Takı tasarımı ve koleksiyonerlik alanında deneyimli ablası Seda'dan yardım isteyen Sena, onunla birlikte Kapalıçarşı'da etnik takılardan cam boncuklara kadar pek çok parçayı incelemeye başladı. Ancak karşılaştıkları örnekleri yeterince özel bulmayınca kendi döküm parçalarını üretmeye karar verdiler. Bir heykele kolye yapma fikri, zamanla iki kız kardeşin ortak üretim alanına dönüştü.
Sena'nın çağdaş sanat ve heykel pratiği, cam döküm tekniği üzerine çalışmaları ve malzemeyle kurduğu ilişki, Seda'nın takı tasarımı, koleksiyonerlik, antika ve arkeoloji alanlarındaki birikimiyle buluştu. SEDNA fikri henüz ortaya çıkmadan önce atölyede kendileri için parçalar üretip takmaya başlamışlardı. Başlangıçta Kapalıçarşı'dan topladıkları malzemeleri bir araya getirerek kolyeler tasarladılar. Ancak Sena'nın uzun süren eğitim ve denemelerinin ardından ilk cam döküm parçasını ortaya çıkarması, üretimlerinin yönünü değiştiren önemli bir dönüm noktası oldu. İki kardeş, o küçük parçayla kendilerine özgü bir ifade dili yaratabileceklerini fark etti.
Sena'nın uzun yıllara dayanan çağdaş sanat pratiği ile Seda'nın çocukluğundan beri devam eden takı, antika, arkeoloji ve koleksiyonerlik merakı, zamanla ortak bir üretim dilinde buluştu. Camın sunduğu imkânlar, metal ve farklı malzemelerle kurdukları ilişkiler, onları heykel ile takı arasındaki sınırları araştırmaya yöneltti.
Birlikte büyümüş iki kız kardeş olmanın getirdiği ortak hafıza, birbirlerine aktardıkları bilgiler, alışkanlıklar, ritüeller ve kendilerine özgü inanç sistemi de üretimlerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Seda'nın takı konusundaki derin bilgi birikimi ve ince zevki, parçaların zincirlerinde, halkalarında ve bağlantı elemanlarında kendini gösterirken Sena'nın heykel pratiği ve malzemeyle kurduğu ilişki cam parçaların biçimlenmesinde belirleyici oluyor. SEDNA'nın en küçük halkası bile iki kardeşin elinden çıkıyor.
İki kardeş, üretim sürecinde kesin çizgilerle ayrılmış bir iş bölümü olmadığını vurguluyor. Bazen bir fikirden, bazen bir malzemeden, bazen de karşılarına çıkan bir objeden yola çıkıyorlar. Birinin ortaya attığı düşünceyi diğeri bambaşka bir yere taşıyabiliyor. Birbirlerinin bilgi ve deneyimlerinden beslenerek birlikte öğreniyor, yeni teknikler deniyor ve zaman zaman başarısız olup yeniden başlıyorlar.
Seda, Sena'nın malzemeyle kurduğu cesur ilişkinin kendi üretim anlayışını da değiştirdiğini söylüyor. Başlangıçta yeni teknikler konusunda daha temkinli olduğunu belirten Seda, bugün denemenin, yanılmanın ve bazen kontrolü malzemeye bırakmanın yaratıcı imkânlarını daha iyi gördüğünü anlatıyor. Sena ise ablasının yıllar içinde oluşturduğu koleksiyonu, kitapları ve takı tarihine ilişkin birikimini paylaşmasının kendi odağını farklı ayrıntılara yönelttiğini belirtiyor.
Sena'nın büyük ölçekli mürekkep ve kaligrafi resimlerinde hikâyelerine açtığı küçük pencereler, bugün SEDNA'da çalıştığı ölçekle yeni bir ilişki kuruyor. SEDNA için geliştirdikleri formlar ve detaylar, onun heykel çalışmalarına da yansıyor. İki kardeşin farklı disiplinlerden gelen bakış açıları kimi zaman birbirini tamamlıyor, kimi zaman yaratıcı tartışmalara yol açıyor. Ancak ortaya çıkan işler, ikisinin de tek başına üretebileceği çalışmaların ötesine geçiyor.
Takı ile heykel arasındaki sınırda: Giyilebilir sanat nesneleri
Sena ve Seda, SEDNA parçalarını geleneksel anlamda takı olarak tanımlamıyor. Her parçayı kendi formu, malzemesi ve hikâyesi olan bağımsız bir sanat nesnesi olarak ele alıyorlar. Üç boyutlu yapıları ve farklı açılardan keşfedilebilen formlarıyla birer heykel niteliği taşıyan bu parçalar, aynı zamanda bedenle ilişki kuruyor, taşınabiliyor ve onları taşıyan kişinin hareketleriyle yeni bir anlam kazanıyor.
Sena'ya göre SEDNA parçaları, beden üzerinde taşınabildikleri gibi kendi başlarına da birer sanat nesnesi olarak var olabiliyor. Ölçekleri küçük olsa da heykelsi niteliklerinden bir şey kaybetmiyorlar. Bedenle buluştuklarında ise hareket eden, yaşayan ve taşıyan kişinin hikâyesine dahil olan formlara dönüşüyorlar.
Seda da bu iki var olma biçimi arasındaki ilişkinin kendilerini heyecanlandırdığını belirtiyor. Bir eserin hem kendi başına var olabilmesi hem de insan bedeniyle buluştuğunda yeni bir anlam kazanması, SEDNA'nın üretim anlayışının temelini oluşturuyor.
İki kardeş, takının tarihsel işlevinin de yalnızca süslenmeyle sınırlı olmadığına dikkat çekiyor. Takı, binlerce yıldır kimlik, inanç, korunma, aidiyet ve hafıza taşıyan bir nesne olarak varlığını sürdürüyor. SEDNA'da bu tarihsel ilişkiyi çağdaş bir sanat diliyle yeniden yorumlamaya çalışıyorlar. “Giyilebilir heykel” kavramı da onlar için takı ile sanat nesnesi arasındaki sınırların belirsizleştiği bu alanı ifade ediyor.
Her parça biricik: Kırılarak açılan kalıplar
SEDNA'nın üretim anlayışının önemli özelliklerinden biri, her eserin tek ve yeniden üretilemez olması. Sena, bunun yalnızca sanatsal bir tercih değil, kullandıkları cam döküm tekniğinin de doğal bir sonucu olduğunu belirtiyor. Her cam parça için hazırlanan kalıp, döküm ve soğuma süreci tamamlandıktan sonra kırılarak açılıyor. Bu nedenle aynı kalıptan ikinci bir parça üretmek mümkün değil.
Cam döküm, uzun ve zahmetli olduğu kadar zaman zaman öngörülemeyen bir süreç. Bir parçanın ortaya çıkması için pek çok aşamadan geçiliyor. Günlerce üzerinde çalışılan bir parça kalıptan kırık çıkabiliyor ya da malzeme beklenmedik bir sonuç verebiliyor. Camın doğasından kaynaklanan küçük farklılıklar da her eserin karakterinin bir parçası hâline geliyor.
Seda, seri üretim yapmayı ya da başarılı buldukları bir formu tekrar tekrar çoğaltmayı istemediklerini söylüyor. Her parçanın kendi hikâyesi, karakteri ve kendine özgü bir varlığı olmasını önemsiyorlar. Üretim sürecinde malzemenin doğasına ve tesadüflere de yer açıyorlar; ortaya çıkan eserin bütün bu deneyimlerin izlerini taşımasını istiyorlar.
Kalıpları kırmak, iki kardeş için teknik bir zorunluluk olmanın ötesinde sanatsal yaklaşımlarının da ifadesi. Sena, böylesine uzun ve zahmetli bir üretim sürecinin ardından enerjilerini aynı parçanın benzerini yapmak yerine yeni bir esere vermeyi tercih ettiklerini belirtiyor. Kendilerini tekrar etmek ya da üretimi serileştirmek gibi bir amaçları olmadığını vurgulayan kardeşler, her SEDNA'nın tek ve bağımsız bir eser olarak var olmasını istiyor.
Troya'nın arkeolojik hafızası 'İZ' ve 'TAÇ'ta
SEDNA'nın “İZ” ve “TAÇ” adlı eserleri, 10. Çanakkale Bienali'nin “Medcezir” temasından hareketle ortaya çıktı. İki kardeş, gelgit kavramını yalnızca denizin yükselip alçalması olarak değil, yaşamın, doğanın ve zamanın döngüselliği üzerinden ele aldı. Bu doğrultuda edebiyat, felsefe ve mitoloji üzerine okumalar yaptı; Troya'nın arkeolojik geçmişine ilişkin kaynakları yeniden inceledi.
Troya Müzesi'ni ziyaretleri sırasında bu coğrafyanın binlerce yıllık hafızasıyla yeniden karşılaşmaları, eserlerin biçimlenmesinde önemli rol oynadı. Müzede gördükleri arkeolojik eserler, antik dünyanın takıları, baş süslemeleri ve sembolik formlar, geçmişle bugün arasında kurmak istedikleri ilişkinin başlıca referansları oldu.
Sena, müzeye girerken sembolleri toplayarak ilerlediklerini, bahçedeki dev palamut ağacının köklerinden ise ellerinde bir hazineyle ayrıldıklarını anlatıyor. Müzedeki pek çok eser ve sembol çalışmalarına yansıdı. “TAÇ”ın tepesindeki güneş, müzede farklı parçalarda karşılaştıkları ve yaşamın döngüsünü simgeleyen çarkıfelek motifinin kendi yorumlarıyla yeniden biçimlenmiş hâli. Tacı süsleyen bitkiler, yapraklar ve tohumlar da müzenin bahçesinden topladıkları örneklerden yola çıkarak şekillendi.
Troya Hazineleri bölümünde gördükleri altın taçlar ve takılar da “TAÇ”ın ortaya çıkışında önemli bir rol oynadı. İki kardeş, müzeyi birbirlerinden bağımsız gezerken aynı bölümde buluştu ve neredeyse aynı anda bir taç yapma fikrine ulaştı.
“İZ”in burgu formu ise arkeolojik buluntu takılardan gelen bilginin çağdaş bir yorumunu taşıyor. Birbirine dolanan iki parçanın oluşturduğu burgu, kardeşler için birlikteliği, kız kardeşliği, birbirine bağlanmayı ve yaşamın devamlılığını simgeliyor. Aynı zamanda DNA'nın sarmal yapısını da çağrıştırıyor. Geçmişten gelen bu form, iki kardeşin kendi hikâyesiyle birleşerek eserin bir parçasına dönüşüyor.
Seda, “İZ”in çıkış noktasını deniz çekildiğinde kum üzerinde kalan doğal izlerle açıklıyor. Bu izleri zamanın ve yaşanmışlıkların bıraktığı şekillerle ilişkilendirdiklerini belirtiyor. Eserde ilk kez kullandıkları burgu zincir de hareketi, sürekliliği, birbirine dolanan yaşamları ve döngüselliği ifade ediyor. Kardeşlik için de güçlü bir metafor oluşturan bu form, iki farklı yönde hareket etseler bile ortak bir hafızanın içinde birbirlerine dönmelerini temsil ediyor.
“TAÇ”ta ise antik dünyanın baş süslemelerinden ilhamla tarihsel bir form çağdaş bir anlatıya dönüştürülüyor. Tacın üzerindeki el yapımı cam sahneler, doğal formlar ve yaşam döngüsünü temsil eden semboller bu yaklaşımın parçaları. Sena, tacın üzerindeki gücü bir hükümdarlık ya da egosal üstünlük olarak değil, insanın kendi yaşamında hayal kurabilmesi ve kalbinin kılavuzluğunda bu hayali gerçekleştirme cesaretini gösterebilmesi olarak tanımlıyor.
İki kardeşin amacı Troya'ya ait bir eseri yeniden üretmek değil, bu coğrafyanın tarihsel ve kültürel hafızasıyla kendi hikâyeleri arasında bir bağ kurmak. Bu nedenle Troya'nın izleri yalnızca arkeolojik buluntuların biçimlerinde değil, eserlerin taşıdığı kişisel ve ortak anlatılarda da kendini gösteriyor.
Troya Müzesi'nin bahçesinden esere uzanan doğa
“TAÇ”ın bitkisel formları, Troya Müzesi'nin bahçesinde yapılan bir gezinti sırasında şekillendi. Müzenin terasına çıktıklarında bahçedeki dev palamut ağacını gören iki kardeş, ağacı ziyaret etmeleri gerektiğini hissetti. Ağaca ulaşana kadar zeytin çekirdekleri, minareler, tohumlar ve çeşitli bitki parçaları topladılar. Ağacın altına vardıklarında ise palamutlarından ve yapraklarından örnekler aldılar.
Sena, bu hareketin binlerce yıl önce doğayla ilişki kuran atalarının içgüdüsüyle benzerlik taşıdığını düşünüyor. Doğayla bağ kurmak, onu yüceltmek ve tacı doğanın sunduklarıyla bezemek istediklerini belirtiyor. Topladıkları parçalar, “TAÇ”ın üzerindeki bitkisel formların çıkış noktasını oluşturdu. Böylece müzenin yalnızca içindeki arkeolojik eserler değil, bahçesindeki yaşayan doğa da çalışmalarının bir parçası hâline geldi.
Seda'ya göre gelgit, yalnızca suya ait bir hareket değil; doğanın tamamı sürekli bir dönüşüm ve yenilenme içinde. Bir tohumun ağaçtan toprağa düşmesi, toprağın altında filizlenmesi ve yeniden yeryüzüne çıkması da bu döngünün bir parçası. Troya Müzesi'nin bahçesinde karşılaştıkları palamut ağacı, zeytinler, salyangozlar ve toprağın üzerindeki küçük doğal formlar, yaşamın kesintisiz döngüsünü hatırlattı.
İki kardeş, bahçeden topladıkları bazı doğal parçaların kalıplarını alarak bunları “TAÇ”ın heykelsi yapısına dahil etti. Tacın tepesine yerleştirdikleri, güneşi ve yaşamın kaynağını simgeleyen çiçek formu da aynı düşüncenin devamı. Benzer motiflere Troya Müzesi'ndeki kabartmalarda da rastlamak mümkün. Kardeşler için bu bağlantı anlamlı; çünkü Troya'nın hafızasının yalnızca müzenin içindeki arkeolojik eserlerde değil, o toprakta yaşamaya ve dönüşmeye devam eden doğada da bulunduğunu düşünüyorlar.
Kız kardeşlik ve kadın hafızası
Kız kardeşlik, SEDNA'nın sonradan belirlediği bir tema değil, üretiminin başlangıcından itibaren temelini oluşturan bir unsur. Sena ve Seda'nın birlikte büyümüş olmaktan kaynaklanan ortak hafızası, birbirlerine aktardıkları bilgiler, ritüelleri, alışkanlıkları ve hayat boyunca biriktirdikleri deneyimler, eserlerine de yansıyor. Kadınlık, annelik, kız kardeşlik ve nesiller arasında aktarılan bilgi, iki kardeşin kişisel yaşamında olduğu kadar üretimlerinde de önemli bir yer tutuyor.
“TAÇ”ta kendi yaşamlarından yola çıkarak kadınların kuşaklar boyunca taşıdığı deneyimlere, görünür ve görünmez bağlara dokunmak istiyorlar. Eserdeki el yapımı cam sahneler, iki küçük kız kardeşin oyunlarından başlayarak büyümelerini, anneliği ve yıllar sonra yeniden bir araya gelip birlikte üretmelerini anlatıyor. Ancak bu anlatının yalnızca kendilerine ait olmadığını düşünüyorlar. Her kadının yaşamında farklı dönemler, dönüşümler, başlangıçlar ve yeniden doğuşlar bulunuyor. Bu yönüyle “TAÇ”, kişisel bir hikâyeden yola çıkarak kadınların kuşaklar boyunca taşıdığı kolektif hafızanın ve kız kardeşliğin evrensel bağının da taşıyıcısına dönüşüyor.
Seda, SEDNA'nın dünyasını yalnızca kadınlara ait bir anlatıyla sınırlamadıklarını da vurguluyor. Hafıza, aidiyet, korunma, dönüşüm ve doğayla kurulan ilişkinin herkesi ilgilendiren kavramlar olduğunu belirtiyor.
Sena için SEDNA, ablasıyla birlikte kurdukları bir hayalin hayata geçmiş hâli. Saf bir niyetle, beklentisizce, yalnızca beraber üretmek ve kız kardeşliklerini kutlamak için attıkları bir adımın zaman içinde karşılık bulduğunu söylüyor. İki kardeş, bundan sonraki süreçte de önceden belirlenmiş bir çerçeveye bağlı kalmadan yeni malzemeler ve formlar denemeyi, birlikte öğrenmeyi ve birbirlerinin üretimini beslemeyi sürdürmek istiyor.
SEDNA'nın geleceği: Yeni karşılaşmalar ve ortak üretimler
Seda, SEDNA'nın gelecekte yalnızca eser ürettikleri bir alan olarak kalmasını istemediklerini belirtiyor. Farklı disiplinlerden sanatçılar, araştırmacılar ve yaratıcı insanlarla bir araya gelerek yeni karşılaşmalara ve ortak üretimlere alan açmayı hayal ediyorlar.
Bu düşüncenin bir uzantısı olarak SEDNA Circle üzerinde de çalışıyorlar. Eserleriyle bağ kuran, onların hikâyelerini koruyan ve kendi hikâyelerini de bu dünyaya taşıyan insanlarla yaşayan bir topluluk oluşturmak istiyorlar.
Seda'ya göre birlikte üretmek, yalnızca iki kişinin bilgi ve becerilerini bir araya getirmesi anlamına gelmiyor. Birbirini dinlemeyi, birbirinden öğrenmeyi, zaman zaman fikir ayrılıkları yaşamayı ve sonunda ortak bir dil yaratabilmeyi de gerektiriyor. Yıllarca farklı hayatlar yaşamış, farklı alanlarda deneyimler biriktirmiş iki kız kardeşin yeniden bir araya gelerek birlikte hayal kurabilmesi, SEDNA'nın en güçlü yanlarından biri.
İki kardeş için SEDNA, yalnızca takı tasarlamakla ilgili değil; yeniden merak etmenin, öğrenmenin, denemenin ve hayal kurmanın güzelliğini hatırlatan bir yolculuk. Yıllar sonra yeniden bir araya gelen iki kız kardeşin ortak hafızasından doğan bu üretim alanı, onların kişisel hikâyelerini malzeme, doğa, tarih ve kadın hafızasıyla buluşturmaya devam ediyor.