Newsletter Haber Bülteni Events Etkinlikler Podcasts Video Africanews
Loader
Bize Ulaşın
Reklam

'Masumiyet Müzesi': Bir aşkın, bir şehrin ve eşyaların hafızası

Selahattin Paşalı Kemal rolünde.
Selahattin Paşalı Kemal rolünde. ©  Netflix
© Netflix
By Buse Keskin
Yayınlanma Tarihi Son güncelleme
Paylaş Yorumlar
Paylaş Close Button

1970’lerin İstanbul’unda geçen bu hikaye, aşkın, hatırlamanın ve eşyaların taşıdığı duygusal yükün izinde, bir adamın bir kadını değil, onunla geçen zamanı sevme biçimini anlatıyor.

'Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum'

REKLAM
REKLAM

Orhan Pamuk’un 2008 tarihli romanı "Masumiyet Müzesi," Türk edebiyatında hafıza, kayıp ve arzunun en incelikli temsillerinden biri olarak kabul edilir. Şimdi, yıllar sonra, bu derinlikli hikâye Netflix platformuna taşındı — ama yalnızca bir uyarlama olarak değil, romanın düşünsel evrenine saygılı bir yeniden kurma denemesi olarak.

Yönetmenliğini Zeynep Günay’ın üstlendiği, senaryosunu Ertan Kurtulan’ın kaleme aldığı dizide başrolleri Selahattin Paşalı ve Eylül Lize Kandemir paylaşıyor. Kadroda ayrıca Oya Unustası, Tilbe Saran, Bülent Emin Yarar, Gülçin Kültür Şahin ve Ercan Kesal gibi usta oyuncular yer alıyor.

1970’lerin İstanbul’unda geçen hikâye, varlıklı bir ailenin oğlu Kemal ile uzak akrabası Füsun arasında başlayan tutkulu aşkı konu alıyor. Dizi, aşkın, mutluluğun, özlemin ve kaybedilen ihtimallerin izinde, çok katmanlı bir anlatıyla izleyiciyi İstanbul’un geçmişine götürüyor.

Öyle ki dizi Netflix'de başladığından bu yana "Masumiyet Müzesi" romanı kitapçıların stoklarında tükenmeye başladı. Sosyal medya akışındaki içeriklerin neredeyse tümü diziden görüntülerle doldu taştı. Muhtemelen önümüzdeki günlerde İstanbul'un Çukurcuma semtinde yer alan ve kitabıyla aynı adı taşıyan Masumiyet Müzesi ziyaretçi akınına uğrama durumuyla karşı karşıya.

Bir romanın, bir müzenin ve bir hafızanın doğuşu

Orhan Pamuk’un romanı “Masumiyet Müzesi”, yalnızca bir edebiyat eseri olarak değil, aynı zamanda bir fikir olarak doğdu. Pamuk, bir aşk hikâyesini anlatmakla yetinmek istemedi; bu hikâyenin geçtiği eşyaları da “gerçek” bir müzede sergileyerek, romanla gerçeğin sınırlarını bulanıklaştırmayı amaçladı. Böylece hem kurmaca hem de fiziksel olarak var olabilecek, hayali bir hikâyeyi “gerçek” nesnelerle yaşatacak bir proje tasarlandı.

Yazarın ifadesiyle, müzeyi gezen bir ziyaretçi, tıpkı roman kahramanı Kemal’in gerçek bir kişi olduğuna inanan okur gibi, bir süre sonra sergilenen bu hikâyenin de “gerçekliğini” hissedecekti. Pamuk, romanı kurgularken her bir eşyayı bir hikâye taşıyıcısı olarak düşündü; bu nedenle müze, yalnızca bir sergi alanı değil, duyguların ansiklopedik bir sözlüğü olarak tasarlandı.

Pamuk için “Masumiyet Müzesi”, bir roman olduğu kadar bir anlatım biçimidir. Yazar, eşyalar üzerinden duyguları anlatırken aşkı, sabırsızlığı, kıskançlığı, utancı ve kaybı nesnelerin hafızasında arar. Eşyalar, romanın karakterleri kadar canlıdır; her biri bir hatıranın, bir duygunun somut izidir.

Orhan Pamuk’un çocukluğundan itibaren toplama, saklama ve düzenleme eylemine duyduğu ilgi, bu müze fikrinin duygusal temelini oluşturur. Resimle ilgilendiği gençlik yıllarında biçimler ve nesneler üzerine düşünmeyi alışkanlık haline getiren yazar, zamanla bu görsel ilgisini sözcüklere taşır. “Benim Adım Kırmızı” romanında resim yapan karakterlerin iç dünyasına eğilen Pamuk, “Masumiyet Müzesi”nde bu kez eşyaların duygusal ve tarihsel hafızasını resmeder.

Romanın ve müzenin ilk kıvılcımı 1982 yılında, Orhan Pamuk’un son Osmanlı şehzadelerinden Ali Vasıb Efendi ile tanışmasıyla ortaya çıkar. Şehzadenin sürgün hayatı, saraydan kopmuş bir kimliğin geçmişle kurduğu bağ ve hafızayla hesaplaşması, Pamuk’un zihninde “bir hayatın müzeye dönüştürülmesi” fikrini uyandırır. Bu karşılaşma, hem “Masumiyet Müzesi”nin kavramsal çekirdeğini hem de yazarın sonraki eserlerinde işlediği “kişisel tarih” temasının başlangıç noktasını oluşturur.

1999 depreminden sonra Pamuk’un Cihangir ve Çukurcuma semtlerinde yaptığı yürüyüşler, hikâyenin mekânını bulmasına vesile olur. Eski bir apartman binası, hem romanın geçtiği yer hem de ileride açılacak müzenin gerçek adresi olur. Bu bina, hem Kemal’in aşkının mekânı hem de ziyaretçinin hikâyeye dâhil olacağı bir sahneye dönüşür.

2012 baharında açılan “Masumiyet Müzesi”, romanda anlatılan nesneleri birebir sergileyen bir hafıza alanı olarak hayata geçirilir. Her obje —Füsun’un küpesi, bir çakmak, bir parfüm şişesi, bir sigara izmariti— Kemal’in kaybedilen aşkının tanığıdır. Ziyaretçiler, vitrinleri gezerken yalnızca eşyaları değil, aynı zamanda bir hayatın izlerini takip eder. Böylece müze, bir anlatının mekânsallaşmış biçimine dönüşür.

Romanla müze arasındaki bu geçişlilik, Orhan Pamuk’un edebiyat anlayışında önemli bir yer tutar. Roman, bir müzeye dönüşürken müze de bir romana dönüşür. Bu ikili yapı, “gerçek ile kurmaca” arasındaki çizgiyi silikleştirir. Pamuk, bir romanı yalnızca okumakla kalmayıp, onun içinde gezilebileceği bir deneyim alanı yaratır.

Yazarın deyimiyle, bu proje “gerçek eşyaların masumiyetinde saklı hayali bir hikâyedir.” “Masumiyet Müzesi”, bir aşk hikâyesinden çok, insanın eşyayla, hafızayla ve zamanla kurduğu ilişkinin anlatısıdır. Orhan Pamuk’un romanı ve müzesi, hatırlamanın biçimlerini yeniden düşünmemizi sağlayan, edebiyat ile mekânı iç içe geçiren benzersiz bir hafıza denemesidir.

Füsun karakterini canlandıran Eylül Lize Kandemir.
Füsun karakterini canlandıran Eylül Lize Kandemir. Netflix Türkiye.

'Eşyanın Masumiyeti' ve hatırlamanın suçu

Romanın merkezinde, Kemal’in Füsun’a duyduğu aşkın etrafında gelişen bir “eşya arkeolojisi” yer alıyor. Kemal, kaybettiği kadının ardından onunla yaşadığı her anı nesneler aracılığıyla yeniden kurar. Bu eylem, yalnızca biriktirme değil, hatırlama arzusunun somut biçimidir.

Bir sigara izmariti, bir toka, bir fincan — her biri bir zamanın, bir bakışın, bir dokunuşun taşıyıcısı haline gelir. Eşyalar, Füsun’un yokluğunda onun varlığını sürdürmenin tek yolu olur. Pamuk’un “eşya–anı korelasyonu” olarak kurduğu bu düşünce, dizide görsel bir hafıza haritasına dönüşüyor: nesneler birer estetik unsur değil, duygusal tanıklar.

Kemal’in müzesi, bir kaybı telafi etmeye çalışan duygusal bir mimari gibi kurgulanmış. Her vitrin, aşkın bir parçasını taşırken, okuyucuya şu soruyu sorar: “Bir insanı mı sevdik, yoksa onunla geçen zamanı mı?”

Diğer bir yandan Nexflix yapımında dizinin yaratıcılarının en dikkat çekici tercihi, Orhan Pamuk’u hem roman yazarı hem de dizi içinde bir yazar karakteri olarak anlatıya dahil etmeleri. Bu çok katmanlı anlatım biçimi, romanın zaten kurmaca ile gerçeğin sınırlarını bulanıklaştıran yapısına görsel bir yankı kazandırıyor.

Yazar, adeta kendi karakterlerinin arasında dolaşan bir hafıza bekçisi gibi, hem anlatının tanığı hem de onun kurucusu olarak beliriyor.

Aşk mı takıntı mı?

Dizinin en dikkat çekici yönlerinden biri, romanın merkezindeki asimetrik aşkı yargılamadan, iki farklı sevme biçimi olarak sunması. Kemal’in sevgisi yoğun, sahiplenici ve hatırlamaya takıntılı bir tutkudur.

Füsun’unki ise sessiz, bastırılmış ve toplumsal sınırların içinde şekillenen bir duygudur. Bu iki farklı deneyim, aşkın tek bir tanımı olmadığını hatırlatır. Ancak hikâyenin odağı temelde Kemal’dedir; onun bu aşkı yaşama biçimi, kimliğini ve varoluşunu dönüştürür.

Kimi eleştirmenler, Kemal’in kendisinden oldukça genç bir kadınla ilişki yaşamasını ahlaki açıdan sorgular; bazıları ise onun Füsun’un eşyalarını toplamasını bir tür kleptomani ya da takıntı olarak yorumlar. Oysa hikâyenin merkezinde saplantıdan çok, Kemal’in kendi iç dünyasında aşkın nasıl biçimlendiğini görürüz. Bu, onun gözünden doğan bir deneyimdir — ne yüceltilmiş ne de yargılanmış, yalnızca olduğu haliyle anlatılmıştır. Burada empati yapmamız gereken bir taraf yoktur aslında.

Dizide bu farklılık, oyunculukların ölçülü gerilimiyle belirginleşir. Kemal’in her dokunuşu bir anıyı çağırırken, Füsun’un her suskunluğu başka bir direnç biçimine dönüşür. Böylece izleyici, “Kim daha çok sevdi?” sorusunun ötesine geçip, “Aşkı kim daha çok hatırladı?” sorusuyla baş başa kalır.Bu nedenle, Kemal’in aşkını yalnızca bir takıntı olarak nitelendirmek, hem duygunun karmaşıklığını hem de hatırlamanın trajik derinliğini göz ardı etmek olur.

Dönem estetiği: 1980’ler İstanbul’unun duyusal hafızası

Yapım, yalnızca bir aşk hikâyesini değil, aynı zamanda 1980’ler İstanbul’unun toplumsal dokusunu da incelikle yeniden yaratıyor. Dönemin ışığı, kıyafetler, iç mekânların dokusu ve hatta fonda çalan müzikler, o yılların atmosferini çağrıştırıyor ama nostaljik bir kartpostal estetiğine düşmeden.

Bu gerçekçilik, romanın özündeki “dönemsel yabancılaşma” duygusunu da koruyor. İzleyici, hem o dönemin toplumsal hiyerarşilerini hem de sınıf farklarının aşka nasıl sirayet ettiğini hissedebiliyor. Bu bağlamda dizi oldukça güçlü bir dönem portresi çiziyor.

Aynı zamanda, Füsun gibi bir karakterin rolünün tanınmamış bir oyuncuya verilmesi de yerinde bir tercih olmuş. Oyuncunun bilinirliğinin azlığı, Füsun’un o gizemli dünyasına tam olarak giremememizi sağlayan mesafeyi koruyarak karakterin etkisini derinleştirmiş.

İzlenmeli mi?

Masumiyet Müzesi dizisi, Orhan Pamuk’un romanına sadık kalırken onu görsel bir dile başarıyla çeviriyor. Diyaloglar, dönemin ayrıntıları, karakterlerin sessizlikleri ve müzenin simgesel kullanımı, romanın duygusal derinliğini koruyarak ekrana taşınıyor.

Pamuk’un “eşya–anı korelasyonu” fikri burada somut bir biçim kazanıyor: Hatıralar artık sözcüklerde değil, eşyaların yüzeyinde yaşıyor. Dizinin başarısı da tam olarak bu noktada yatıyor — bir aşk hikâyesini değil, hatırlamanın estetiğini anlatıyor. Sonuçta bu uyarlama, yalnızca bir romanın yeniden anlatımı değil, Orhan Pamuk’un evrenine sinematografik bir saygı duruşu: bir adamın bir kadını sevmesinin, onu kaybetmesinin ve o kaybı eşyalarla ölümsüzleştirmesinin hikâyesi.

Ama belki de her şeyin ötesinde, bu dizi bize şu cümleyi yeniden düşündürüyor: “Bir insanı değil, onunla geçen zamanı seversin. Ve bazen, o zamanı yalnızca eşyalar hatırlar.”Tüm bu katmanlarıyla "Masumiyet Müzesi," Türk televizyonunda görsel hafızayı merkeze alan en incelikli yapımlardan biri olarak öne çıkıyor; yalnızca bir uyarlama değil, aynı zamanda bir duygunun, bir dönemin ve bir şehrin hatırlanma biçimi olarak iz bırakıyor.

Erişilebilirlik kısayollarına git
Paylaş Yorumlar

Bu haberler de ilginizi çekebilir

Türk sineması Berlin’de güçlü bir görünürlük sergiledi

İstanbul Modern’de 'Panorama: Hayaller ve Yerler': Fotoğraf ve gerçeklik arasında yeni bir bakış

'Grey's Anatomy'nin yıldız oyuncusu ve ALS farkındalık savunucusu Eric Dane 53 yaşında öldü