Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Türkiye Covid-19'la mücadelede nasıl sonuç aldı, protokoller ve ilaçlar Avrupa'dan farklı mı?

Türkiye Covid-19'la mücadelede nasıl sonuç aldı, protokoller ve ilaçlar Avrupa'dan farklı mı?
©  Anadolu
Metin boyutu Aa Aa

Türkiye’de koronavirüs kaynaklı ölüm sayıları son bir haftada giderek düşmeye başladı. Son 24 saatte iyileşen hasta sayısıyla yeni vaka sayısı arasındaki fark da artmaya devam ediyor. Test sayısındaki artışa rağmen ise yeni tanı sayısı azalıyor.

Bu tablo karşısında ise herkesin zihninde aynı sorular, tatmin edici birer yanıt bekliyor: İlk vakanın açıklandığı 11 Mart’tan bu yana geçen süre zarfında Sağlık Bakanlığı’nın Covid tedavi protokolleri nasıl başarılı oldu? Salgın nasıl kontrol altına alınıyor? Kullanılan ilaçlar ve protokoller Batılı ülkelerdekilerden farklı mı? Dünyadaki uygulamanın Türkiye’deki uygulamadan farkı nedir?

Başarının ardında birçok etmen var

Üsküdar Üniversitesi’nden radyoloji uzmanı Prof. Güner Sönmez, Sağlık Bakanlığı’nın Covid-19 tedavi protokollerinin başarısını birkaç etmenle açıklıyor.

Güner Sönmez

euronews Türkçe’ye konuşan Sönmez, “Hidroksiklorokinin ilacının erken dönemde, tüm hastalarda kullanımı, test negatif olsa da BT (tomografi) ile tanı konulup tedavi edilmesi, yoğun bakım tecrübemizin fazla olması, filyasyon, yani hastanın temaslı olduğu insanların iyi takip edilmesi başarı oranını artırdı” diyor.

Sönmez’e göre, salgının ülkemize geç gelmesine bağlı, dünyada oluşmuş tecrübe ve birikimin kullanılabilmesi; yaşlı nüfusumuzun Avrupa ve Amerika’nın yarısı kadar olması nedeniyle ölümlerin az olması; Batı ülkelerinin aksine yaşlıları kaderine terk etmeyip koruma altına almamız da başarının ardındaki itici güçler olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye’de zorunlu bir aşı olan BCG’nin koruyuculuğu, yetişkinlerde yüzde 72; 0-6 yaş grubunda ise yüzde 85 olarak tahmin ediliyor

Türkiye’de salgın başladığından bu yana 20 yaş altı ve 65 yaş üstü sokağa çıkma yasağı uygulanmaktaydı. Öte yandan, ABD’de görülenin aksine sosyal mesafe ve karantinaya uyulmasının da Türkiye’de salgının yayılma hızını dizginlediği belirtiliyor.

BT ile de tanı konabilir

PCR testi negatif olduğu halde BT ile tanı konulacağını ilk söyleyen radyoloji uzmanı olan ve bunun süreçte çok faydasının olduğuna işaret eden Sönmez, tedavi protokolünde birçok ülkenin kullanmamasına rağmen favipravir ilacına başvurulmasının da büyük katkı sağladığı görüşünde.

Türkiye’de Covid-19 tedavisinde ciddi vakalarda iki ilaç birlikte kullanılıyor. Birinci ilaç olarak kullanılan Hidroksiklorokin’in yanı sıra, Çin’den ithal “Favipiravir”, Japonya menşeli Toyama Chemical adlı şirket tarafından RNA virüslerine karşı geliştirilmiş bir antiviral ilaç. Ancak maliyetinin yüksek oluşu nedeniyle bazı ülkeler bu ilacın yaygın kullanımına yanaşmıyor. Türkiye’de ise ilaç tanı konulur konulmaz kullanıma alınıyor.

Yoğun bakım süresini 11 günden 4 güne kadar düşürdüğü belirtilen ilacın kullanımına ilişkin protokol ise, Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenmiş ve 14 Nisan tarihinde güncellenmiş durumda.

Son dönemde Abdi İbrahim gibi ilaç şirketleri favipiravir’in ruhsatını almayı, akabinde ilacın hammaddesini de tedarik edip, üretime başlamayı hedeflediğine dair açıklamalarda bulunuyor.

Öte yandan, Türkiye’nin Dünya Sağlık Örgütü’nün tüm uyarılarına rağmen halen tek kod kullanması bazı kesimlerin eleştirilerine konu oluyor. Dünya Sağlık Örgütü, sadece PCR testiyle yetinilmemesini, hastada klinik bulguların olması halinde olası ve kuşkulu tanılar için U07.2 kodunun kullanılmasını öneriyor.

Deniz Heppekcan

Yoğun bakım uzman hekimi Deniz Heppekcan’a göre, Türkiye’deki başarının ardındaki temel etmenlerin başında başarılı filyasyon geliyor.

euronews Türkçe’ye konuşan Heppekcan, “Tanı konan vakalarla temas edenlerin tespit edilip izole edilmesi, bunlara test yapılması, ayrıca 65 yaş üstü risk grubu ile 20 yaş altı hastalık belirtisi göstermeden bulaştırıcı olan grubun sokakta karşılaşmasına izin vermeyen tedbirler alınması, hastaneden taburcu olanların bile bir süre daha yurtlarda izlenerek hemen topluma geri gönderilmemeleri gibi uygulamalar Türkiye’nin salgını kontrol altına alınmasında ana unsurları oluşturuyor” diyor.

"Bataklığı kaynağında kuruttuk"

Kendisi de bu süreçte her gün onlarca Covid-19’lu yoğun bakım hastasıyla ilgilenmiş olan, Heppekcan; “Yoğun bakıma gelen hastalar, kritik hastalar yani hastalıktan en şiddetli etkilenen grup ve bu şekildeki hastaların 5’inden 3’ünü maalesef kaybediyoruz. Vaka sayıları azaldıkça servise yatan ve yoğun bakıma yatan hasta da azaldı, bu nokta gözden kaçmamalı” diyor.

Heppekcan’a göre ise, bu başarıyı tamamen tedavi yöntemlerine atfedemeyiz, hastaneye yatan vaka sayısının azalması bize temaslı olan risk grubunu azalttığımızı yani “bataklığı kaynağında kuruttuğumuzu gösteriyor”.

“Canla başla çalışan tüm sağlık çalışanlarımız ve filyasyonu yürüten halk sağlığı müdürlüklerinin üstün çabaları ayakta alkışlanmalıdır. Sağlık Bakanlığı’nın düzenlediği tanı, tedavi ve önleme protokolleri ile sağlık sisteminizin Covid hastalarının yükünü kaldırabildiğini gördük. Bununla beraber, tedavide kullanılan ilaçlar ve yöntemlerle ilgili sağ-kalım açısından anlamlı sonuçlar elde edip etmediğimizin, geriye dönük geniş örneklemli gözlemsel araştırmalarla ortaya konmasını beklememiz gerekiyor” diye ekliyor Heppekcan.

Murat Akova

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Murat Akova, Türkiye’nin dünyada vaka sayısına göre sekizinci sırada olduğunu, Çin’in yüzde 25 üzerinde vaka sayısının bulunduğunu, ama ölüm sayısının Almanya ve Güney Kore’deki rakamlar düzeyinde olduğunu belirtiyor.

Aynı zamanda Avrupa Klinik Mikrobiyoloji ve Bulaşıcı Hastalıklar Derneği ombudsmanlığını da yürüten Akova, euronews Türkçe’ye yaptığı açıklamada, Türkiye’nin 11 Mart’tan bu yana Covid-19 hastalarının tedavisine ilişkin ayrıntılı verileri içeren, dünya literatüründe yer alacak kanıta dayalı, epidemiyolojik bir çalışma dizaynını halen yapamadığını önemli bir eleştiri noktası olarak dile getiriyor.

"Bazı riskli ilaçları çok yaygın kullanıyoruz"

“Türkiye’nin bu hastalığın sık görüldüğü ülkelerle ayrıştığı nokta ise, bizdeki tedavi protokollerinin belirtiler ortaya çıkar çıkmaz yaygın olarak kullanılması. Ancak, hidroksiklorokinin ilacının toksik bir ilaç olduğu, ani ölümlere sebep olabileceği yönünde çalışmalar olmasına rağmen Türkiye’de yüksek riskli hastayla karşılaşmış sağlık personeline veriyoruz ve bu ilacı çok yaygın kullanıyoruz” diye ekliyor Akova.

New York Teknoloji Enstitüsü araştırmacılarından Gonzalo Otazu’nun verem aşısının zorunlu olduğu ülkelerde Covid-19 vaka sayıları arasında bir bağıntı olabileceğini öne sürmesi bir süredir tartışma konusuydu.

Prof. Sönmez, “Avrupa ülkelerinde uygulanmamasına rağmen ulusal aşı programında BCG (verem) aşısının olması da etkili olmuş olabilir; ancak bu konunun henüz yeni ve tartışmalı bir nokta” diyor.

Benzer şekilde, Prof. Akova da, ulusal aşı programında bulunan verem aşısının dolaylı bir koruyuculuk sağladığı ve bu aşının olduğu ülkelerde mortalitenin daha düşük olduğu yönündeki gözlemlere rağmen kesin kanıtlanmış bir bulgu olmadığına dikkat çekiyor.

“Bu süreçteki avantajlarımız ise, genç bir popülasyona sahip olmamız, 65 yaş üstündeki bireylerin sokağa çıkmasının erken dönemde yasaklanması ve başka hastalarla temasının göreceli olarak bir nebze önlenmesi ve hastaneye ve semptomlar ortaya çıktığı anda, örneğin oksijen satürasyonu kritik eşik olan 94’ün altına düştüğünde derhal hekimlere erişimde sorun yaşamaması gösterilebilir” diye belirtiyor Akova.

Örneğin, Hacettepe Üniversitesi hastanesinde salgının zirve yaptığı dönemlerde günlük 150 hastaya bakılan günlerde bile yatak sıkıntısı ve hekime erişim zorluğu yaşanmadı. Hacettepe’de kurulan sistem ise şu şekilde: Ateş ve öksürük gibi semptomlarla acile gelen hastaları, kapıda bir hekim karşılıyor ve söz konusu hastayı, acil servisteki hastalarla karşılaştırmadan, doğrudan korona kliniğine yönlendiriyor. Hastanın ateşi burada ölçülüp muayene ediliyor, akciğer filmi çekiliyor. Filmde şüpheli bir hastalık durumu varsa, gözlem odasına alınıyor ve burada burundan örnek alınıyor. Şüpheli bulgular olması durumunda derhal hastaneye yatırılıp tedavi başlatılıyor.

Önlemler hafifletildiğinde ne olacak?

Peki, önlemler hafiflediğinde kamu sağlığının korunması açısından neler yapılmalı? Akova’ya göre, önlemler her azalttığında potansiyel bir tehlike barındırıyor.

“Tüm dünyada önlemler hafifletilirken biz de bu süreci hep birlikte yaşayacağız. Ama önlemlerin gevşetilmesi, eskiye dönüleceği anlamına gelmemeli. Örneğin, AVM’ler açıldığında eski günlerdeki gibi orada saatlerce maskesiz, yakın temaslı işlemler çok tehlikeli olabilir. Mesafe önlemlerine dikkat edildiği sürece bu işler bir miktar kontrol altına alınabilir. Ama en az 12-18 aylık zorlu bir süreç var önümüzde” diye ekliyor Akova.

Bülent Ertuğrul

Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Bülent Ertuğrul ise, ülke çapında standart bir tedavi protokolü uygulanmasının önemine dikkat çekiyor.

euronews Türkçe'ye konuşan Ertuğrul, "Sağlık Bakanlığı salgının başlamasının hemen ardından konu ile ilgili “Bilim Kurulu” oluşturdu. Bu kurulunun en önemli görevlerinden biri bu hastalara verilecek tedavinin nasıl olacağına ilişkin rehberler hazırlamaktı. Kısa dönem içinde dünyadaki tedavi ile ilgili yapılmış çalışmaların incelenmesi sonrasında ilk rehber yayımlandı ve ayrıca bir yönerge olarak tüm hekimlere ulaştırıldı. Tüm birimler bu protokolü uygulayarak tedavi sonuçları ile ilgili geri bildirimlerini hemen kurula iletebilme şansı buldu. Kuruldaki bilim insanlarının da günlük tedavi süreçlerinde aktif görev alması kendilerinin de rehbere ilişkin yaklaşımlarını hemen yenileyebilmelerini sağladı" diyor.

Uluslararası tıbbi literatürden yararlanıldı

Ayrıca, Prof. Ertuğrul'a göre tıbbi literatürde tüm dünyada kısa sürede çok fazla çalışma yapılması ve birçok ülkede bilim insanlarının kendi tedavi yaklaşımlarının sonuçlarını yaptıkları çalışmalarla hemen yayımlaması, salgının Türkiye'ye görece geç gelmesi sayesinde bu bilgi birikiminden yararlanılmasını ve hangi bilginin daha doğru olduğunun değerlendirilmesini sağladı.

"Tüm bu olanakları birleştiren Bilim Kurulu tedavi rehberini bu süreç içinde tekrar tekrar yeniledi. Salgının ülkemizdeki başlangıç döneminde dinamik olarak bunun yapılması başarılı bir tedavi akış şemasının oluşmasını sağladı" diye ekliyor Ertuğrul.

Öte yandan, Ertuğrul'a göre, Türkiye'de kullanılan ilaçlar farklı değildi, ancak yaklaşım olarak farklılıklar sergilendi:

"Örneğin antiviral ilaçların viral infeksiyonların erken döneminde kullanılmasının daha fazla yarar sağladığı klasik bir bilgidir. Bu yaklaşım özellikle influenza (grip hastalığı) için geçerli bir yaklaşımdır. Bu klasik bilgi üzerinden rehberin yenilenmiş tedavi akış şemasında, kullanılacak ilaçların hastalığın erken dönemde kullanımı önerildi. Bu yaklaşım kanımca birçok hastada hastalığın ileri aşamaya geçmeden sınırlandırılmasını sağladı."

Türkiye'de dünya uygulamalarından farklılıklardan biri ise, Ertuğrul'a göre, standart tedavinin ülkenin her hastanesinde eksiksiz olarak uygulanması.

"Yani Edirne’de bir hastanede çalışan doktor da, ülkenin diğer ucunda Kars’ta bir hastanede çalışan doktor da hastalar için aynı tedaviyi kendisine ulaştırılan rehberdeki akış şemasına göre aynı standartta uyguladı. Tedavide kullanılan ilaçlar devlet tarafından tüm kurumlara ulaştırılarak hastalara zaman geçirmeden ve ücretsiz uygulanması sağlandı. Tüm tanı ve tedavi giderleri, yoğun bakım giderlerini de içerecek şekilde, devlet tarafından karşılandı" diye belirtiyor Ertuğrul ve salgın sürecinde Türkiye'de sağlık hizmeti sunumunda standart tedavi uygulama konusunda "kamulaştırma" yaşanmasının katkısını vurguluyor.

"Ülkemizin sağlık ordusu şimdilik salgını iyi yönetti" diyen Ertuğrul'a göre, tüm süreç içinde ülkemizdeki sağlık çalışanlarının zaten ciddi hasta yoğunluğuna alışkın olmaları ve hastaları bu yoğunluk içinde iyi yönetebilmeleri de önemli bir katkı sağladı.

Zira, Türkiye'de kişi başına hastaneye başvuru oranlarının yüksekliği ışığında birçok doktor aynı anda çok fazla hastaya bakabilme ve yönetebilme alışkanlığı kazanmış durumda. Türkiye'de 2017 OECD rakamlarına göre 100 bin kişiye 187 doktor düşüyor.