Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Semih Kaplanoğlu 14 yıl sonra Cannes'da: Büyük bir İstanbul filmi yapmak istiyorum

Access to the comments Yorumlar
 Beraat Gokkus
Semih Kaplanoğlu, Yönetmen
Semih Kaplanoğlu, Yönetmen   -   ©  Beraat Gökkuş
Metin boyutu Aa Aa

Cannes Film Festivali, Covid-19 salgını sebebiyle geçtiğimiz yıl ertelendikten sonra bu sene kapılarını sinema severlere yeniden açtı.

Festival alanına girmek için koronavirüse karşı bağışıklığınızın olması, aşılarınızın 15 gün önceden tamamlanmış olması ya da katılımcılara ücretsiz olan testten iki günde bir yaptırmanız gerekiyor.

Cannes geçen yıllara nazaran online katılımın da etkisiyle daha sakin bir havada geçse de Leos Carax, Ashghar Farhadi, Wes Anderson, Sean Penn, Oliver Stone gibi önemli yönetmenlerin bizzat katıldıkları galalarla devam ediyor.

Festivale Cannes’a gelerek yerinde katılan yönetmenlerden birisi de Bal filmi ile daha önce Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı alan Semih Kaplanoğlu. Kaplanoğlu, 14 yıl önce Yusuf Üçlemesi’nin ilk filmi Yumurta ile de Cannes Film Festivali’ndeydi. Türk yönetmen, bu kez “Bağlılık” üçlemesinin ikinci filmi “Bağlılık Hasan” ile Un Certain Regard seçkisinin güçlü ödül adaylarından birisi olarak öne çıkıyor.

Semih Kaplanoğlu, filminin ilk gösteriminin ardından, Cannes’daki Türkiye Sinema Standı bölümünde Euronews Türkçe’nin sorularını yanıtladı.

Euronews: Tüm dünya zor bir salgın döneminden geçiyor. Bu sebeple sinemalar kapandı. İzleyicinin film tüketim alışkanlıkları da bundan etkilendi. Böyle bir sürecin ardından şimdi Cannes Film Festivali’deki gösterimde seyirciyle buluşmak nasıl bir duyguydu?

Semih Kaplanoğlu: Biz filmimizi geçen sene bitirip Cannes’a göndermiştik. Onlar bize “bekler misiniz, sizi seneye almak istiyoruz” dediler. Biz de”bekleriz” dedik. Bu demek oluyorki pandemi sebebi ile bu yıl burda gördüğünüz birçok film bekledi. Fiziksel olarak sinemalarda film seyredemedik, kapandı her şey. Ve uzun bir aradan sonra sinemada koltuğa oturduğumuz yer Cannes Film Festivali oldu. Bu gerçekten bir mucize gibi. Sinemaların kapalı olduğu, her şeyin kısıtlandığı, evlere kapandığımız o karanlık dönemi hem festivale seçilmiş olmanın sevinciyle hem de “Filmi gösterebilecek miyiz? Şartlar nasıl olacak ?” gibi soru işaretleri ve umutla yaşadık. Bugün burada, festivalde seyirci ile tekrar buluştuk. Çok iyi geri dönüşler var. Filmle ilgili iyi eleştiriler çıkıyor. Festivalin bizi ağırlayışı, festivaller başkanının bizi karşılaması da çok iyiydi. Bütün bunlar bize yeni filmler yapma heyecanını geri getirdi.

Euronews: Yusuf Üçlemesi’nde bir karakterin hayatının üç farklı aşamasını izlemiştik. Yeni üçlemenizde ise bir kavram var, “Bağlılık” durumu var. Ve 3 farklı karakterin hikayesi ile bir anlatı kuruluyor. Yapısal açıdan, yazar ve yönetmen olarak üretirken bu ikisi arasında hangi farklarla karşılaştınız ?

Semih Kaplanoğlu: Bir tanesi tek bir karakterin ruhunun şekillenmesi ya da ruhuna yolculuk gibiydi. İlk önce, “Yumurta” filminde Yusuf 40’lı yaşlarında sonra ikinci film”Süt”te 17-18 yaşında ve “Bal”da çocukluk dönemi vardı. Yani aslında bir tür ırmağın doğduğu yere yolculuk gibiydi. Bu üçlemede ise bir kavram var. Ama o kavram çok katmanlı. Filmlerdeki her karaktere göre farklı prizmaları var. Örneğin üçlemenin ilk filmi “Aslı”da anne ile bebeğinin hikayesi ve annenin hem çelişkileri, hem umutları üzerinden gelişiyordu. Bebek ile anne arasındaki görünmez bağ ama annenin de geçmişte kendi annesi ile olan bağı ve bağsızlığı, aile ile olan ilişkisi…Bütün bunlar farklı katmanlar içerisinde ilerliyordu. İkinci film “Bağlılık Hasan”da da çelişkiler, karakterin kendi iç çelişkileri ve uzun süren uykusu, bir türlü uyanamaması, kendi eylemlerinin sorumluluğunu almaması ve bir ritüeli yerine getirirse sanki her şey düzelecek zannetmesi, böyle bir yanılgı içerisinde olması ve bir anlamda kendi kendine hayal kırıklığına uğraması ve her şey tarafından terk edilerek bağlarının kopması, kopmuş bağlarının sonucunu yaşaması var.

Euronews: Bağlılık kavramı üzerine film yapmak fikri ne zaman, nasıl ve neden doğdu?

Semih Kaplanoğlu: Hepimizin kendi iç hesaplaşmalarımızda gördüğümüz ama ihmal ettiğimiz meseleler var. Kendimize dair meseleler. Bir takım kararları verirken o kararların sadece bizimle ilgili sonuçları olacağını düşünüyoruz ama aslında başkalarına, doğaya, başka meseleye de etki ettiğini fark etmiyoruz ya da görmezden geliyoruz. Örneğin bir ağacı kestiğimiz zaman sadece o ağaç değil orada bir sürü başka şeyi de biz yok etmiş oluyoruz. Ya da birisine kötü davrandığımız zaman sadece o kişiye kötü davranmış olmuyoruz. Bütün ahengi bozuyoruz. Her şey bir biriyle bağlı. Bağlılık aslında bu bir anlamda da. Biz orada bir bağı koparıyorsak aslında bir çok şeyin arasındaki ilişkiyi de koparmaya başlıyoruz. Kopan bağlar aslında her şeyin manasını da etkisizleştirmeye başlıyor. Onların iç manalarını da görmezden gelmeye başlıyoruz. Böylece aslında gözümüzle dış dünyaya baktığımızda bir düzensizlik yok gibi ama içerden baktığımızda, içerde oluşan şey, çok büyük bir kaos. Bir değersizlik hissi. “Hasan” bunun üzerine kurulmuş bir hikaye.

Euronews: Bağlılık Hasan’da “helalleşmek” ya da “hakkını helal et” gibi batı toplumunun kültürel kodlarına yabancı alanlara giriyorsunuz. Örneğin bunun İngilizce ya da Fransızca’da tek kelimelik, tam bir karşılığı yok. Fakat hem filmin Un Certain Regard da olması hem de Cannes’daki seyircinin olumlu tepkileri kurduğunuz sinematografik dille izleyici arasında bir iletişim, bir geçiş oluştuğunu gösteriyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Semih Kaplanoğlu: Din dediğimiz şeyin biz ayrımlarına odaklanıyoruz. Ama aslında onların bir bütünlüğü olduğunu ve aynı güç tarafından buraya geldiğini, getirildiği atlıyoruz. Ritüeller ya da yöntemler üzerinden ayrıştırıyoruz. Ama kaynağın bir olduğunu unutuyoruz. Kaynak bir olduğu için sanırım bu dediğiniz kavramlar ya da örneğin Hristiyanlıkta günah çıkarma, yüzleşme gibi meseleler zaten var aslında. Hepimiz yaptığımız bir kötülüğü eğer kalbimiz ölmemişse, biz onun vicdani acısını çekiyoruz. Bazen eylemsiz kalıyoruz. Bazen de gidip onu düzeltmeye çalışıyoruz. Bu bence insanlığın ortak meselelerinden bir tanesi. Bunu hepimiz yaşıyoruz aslında. Hepimiz biliyoruz ki aslında bugün dünyada olup biten iklim değişimi, virüs gibi hadiselerden birey olarak, tek tek, sorumluyuz. Yaşam biçimimiz, konfor arayışımız, tüketim alışkanlıklarımız, vaz geçemediğimiz bir takım değerli gördüğümüz şeyler aslında dünyanın bugün bu hale gelmesinin sebebi. Ne yaparsak yapalım bizim bir sorumluluğumuz var. Onun için filmde elmalar adamı dövmeye başlıyor. Metaforik bir şey. Ama olan şey bu. Yani birden bire çok sevdiğimiz deniz gelip alıp bizi götürüyor. Ya da yediğimiz elmalara koyduğumuz zehir bizi öldürüyor yavaş yavaş… Ben bu sorumluluğa ve burdaki aslında belkide hepimizin vicdanını tekrar gözden geçirip “biz ne yapıyoruz ya?” demeyi sağlayabilir miyim diye de düşünüyorum. Bunu önemli buluyorum. En azından belki pratik hayatta ben de bir sürü olumsuzluğa sebep oluyor olabilirim. Ben de onlardan sorumluyum. Ama en azından belki film yaparak ya da bunu yansıtarak bir şekilde bu bağları, hayatla, doğayla, bir birimizle kurulan ve kuramadığımız bağları belki bir şekilde hissettirebilirim. Yani “bir şeyler yapmamız lazım galiba?” dedirtebilirim belki diye düşünüyorum. Tabii ben kendi kültürel kodlarımı da devreye sokuyorum. İçinde doğduğum toplumun kendi değer yargıları gibi ama görüyoruz ki aslında bu hepimizi de ilgilendiren bir şey. Yani bir birimizden çok uzak değiliz. Kültürlerimiz farklı, dillerimiz farklı olabilir ama bugün hepimizin ortak yaşadığı meseleler var ve o meseleler de bizim birlikte hareket etmemiz lazım.

Euronews: Hasan karakterini canlandıran Umut Karadağ ve Emine karakterini canlandıran Filiz Bozok filmde bir arada çok güçlü performans ortaya koyuyorlar. Oyuncuları bu rollere hazırlarken özel bir çalışma yaptınız mı?

Semih Kaplanoğlu: Benim metodum biraz şöyle oluyor. Hasan karakteri Umut Karadağ’ın içinde ne kadar var? Onu önce görmeye çalışıyorum. Sonra onun üstünden aslında yavaş yavaş karakteri kurmaya çalışıyorum. Yani oyuncunun hiç alakasız, hiç ona uymayan ya da ondan çok farklı olan bir rolü almasını istemiyorum. Oyuncunun kendi içinde bir yolculuk yapıp oradan yavaş yavaş alıp, jestlerini görüp yapmaya çalıştım. Filiz Hanım’ın daha önce bir kamera deneyimi yoktu ama tiyatro geçmişi var. Çok kolay olmuyor. Yan roller, karakterlerle baya çalıştım. Onların hakikiliği çok önemliydi. Çünkü sonuçta bir küçük aksama herhangi bir oyunda ya da filmin içindeki materyallerde o gerçeklik duygusunu azaltabilirdi. O yüzden görüntü yönetimi dahil, ses dahil, oyunculuk dahil, hepsinin bir bütün oluşturması çok önemli. Ben o ahenk üzerine kuruyorum filmimi. Onun için oyuncularla filmde gördüğümüz ağaç benim için aynı aslında. Bazen bir imaj oyuncunun yüzünden de gelebilir bazen de o imaj oyuncunun yüzünden çok daha etkili olarak duygu diyelim, nesneden de gelebilir. Nesnelerin, eşyanın, doğadaki bitkinin ağacın, suyun, neyse o gösterdiğiniz şey, onun içindeki gizli duyguyu, kelimeyi çıkartmak, çıkartıp yansıtabilmek çok önemli. O zaman işte anlatım tamamlanmaya başlıyor. İnsan yüzü çok önmemli ama diğer parçalar da çok önemli.

Euronews: Bağlılık Hasan’da ortam sesi adeta filmin karakterlerinden birisi. Rüzgar sesi neredeyse bir plan sekans gibi akıp gidiyor. Bunun özel bir anlamı var mı? Ortam sesinin bu filmdeki yerine değinmeniz mümkün mü?

Semih Kaplanoğlu: Temel olarak ses benim filmlerimde çok önemli bir yer kaplıyor. Benim için yüzde elli ses, yüzde elli görüntü. Ben öyle düşünüyorum. Bağlılık Hasan’da çalıştığımız coğrafya Çanakkale de çok rüzgarlı bir coğrafyaydı. Ben oraya gittiğimde, sesçi arkadaşla konuşmaya başladığımızda, ilk mekan gezmelerde, rüzgarı hep hissettik. Bunun aslında büyük bir efekt, büyük bir atmosfer olduğunu gördük. Ben bunu öyle çekmeliyiz ki, öyle anlarda bunu kaydetmemiz lazım ki, filmde gerçekten bir karakter, üçüncü bir boyut, dördüncü bir boyut yaratsın, etrafımızı sarsın diye düşündüm. O yüzden sesçimiz çok farklı saatlerde, çok farklı mekanlarda, belki normal bir filmde çekilecek sesten çok daha fazla bir ses kaydı yaptı. Otların üstünde, ağaçlarda, değişik yaprakların üzerinde, farklı saatlerde, rüzgar sesi kaydı yaptı. Rüzgarın yönünün değişmesi de etkiliyor sesi. Kuzeyden farklı, güneyden farklı, bütün hepsini aldık ve filme yansıttık.

Euronews: Üçlemenin son filmi “Bağlılık Fikret”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur Romanı’nın uyarlaması olacak şeklinde bilgiler var. Neden Huzur Romanı? Hikaye hangi zaman diliminde geçecek?

Semih Kaplanoğlu: Tam olarak öyle değil aslında. Yani şöyle Tanpınar’ın Huzur’unu çekmeye çalışan bir yönetmen hikayesi. Kitaba bağlılık, İstanbul’a bağlılık, kendi ilişkileri ve İstanbul… çok boyutlu bir hikaye. İstanbul’un 30’lu yıllarında geçiyor roman, savaş öncesi dönemde biliyorsunuz. Bu yönetmen o İstanbul’u tekrar arıyor. Bulmaya çalışıyor, yapmaya çalışıyor. Mekanlar kaybolmuş, insanlar kaybolmuş, şehrin ruhu çok derinlere kaçmış. Bambaşka bir İstanbul var. 30’ların görüntüleri, fotoğrafları, belgeleri, belgesel görüntüleri, sesleri, günümüz, günümüzün çölleşmesi, günümüzün o betonlaşarak perişan hala gelen şehir, film bunun ile ilgili aslında. Bir İstanbul filmi yapmak istiyorum. Büyük bir İstanbul filmi. Bizans kazıları da var işin içinde. Osmanlı da var. Bugün var. İstanbul’un çeşitli mahalleleri var. Esenler var. Bayrampaşa var. Pera var. Büyük bir film ve bunun içinde Tampınar var. Çünkü biliyorsunuz Tampınar şunu tartışıyordu: Gelecek ne olacak? Biz neye benziyoruz? Biz kimiz? Biz ne yapıyoruz? Batılı mıyız? Doğulu muyuz? Ben de o sorunun peşinden gidip, geçmiş ve bugün ve bağlılık içinde bir aşk hikayesi.