Eylül ayında Etiyopya, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı 'nesiller boyu bir zafer' olarak nitelendirerek açılışını yaptı, ancak Sudan ve Mısır bunu 'varoluşsal bir tehdit' olarak kınadı. Euronews, barajın neden inşa edildiğini ve bölge için ne anlama geldiğini araştırdı.
Etiyopya'nın batısında yer alan devasa Büyük Etiyopya Rönesans Barajı’nın 9 Eylül'deki açılışında konuşan Başbakan Abiy Ahmed, “Bu göl, Etiyopya’nın gayrisafi yurt içi hasılasından daha büyük bir zenginlik getirdi. Bu nesil, Rönesans Barajı ile büyük bir iş başardı. Dilencilik dönemi sona erdi,” dedi.
Açılışta hükümet yetkilileri, basın mensupları ve bazı bölgesel liderler hazır bulundu.
Başbakanın arkasında, Londra metropolü büyüklüğünde bir yüzey alanına yayılan rezervuardan dökülen sular barajın beton gövdesi üzerinden akıyordu.
Yaklaşık 5 bin ila 6 bin megavat elektrik üretmesi beklenen bu mega projeyi Abiy Ahmed, bölge için “paylaşılan bir fırsat” olarak tanımladı.
Ancak törende dikkat çeken bir eksik vardı: Nehir boyunca aşağıda yer alan Sudan ve Mısır’dan hiçbir temsilci katılmamıştı.
Açılıştan sadece bir ay sonra, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi, Kahire Su Haftası Konferansı’nda yaptığı konuşmada, Etiyopya’nın “sorumsuzca” olarak nitelendirdiği eylemleri karşısında Mısır’ın “eli kolu bağlı durmayacağını” söyledi.
Ancak Nil Nehri sularının paylaşımı meselesi, barajın inşasına 2011’de başlanmasından çok önce, hatta proje fikri ortaya çıkmadan yıllar önce bile diplomatik bir anlaşmazlık konusuydu.
Tarihsel arka plan
Kahire Üniversitesi’nde jeoloji ve su kaynakları profesörü olan ve Rönesans Barajı’nın önde gelen eleştirmenlerinden Abbas Sharaky, Euronews’e yaptığı açıklamada, ‘Nil üzerinde birden fazla anlaşma yapıldı ancak Etiyopya bunları sürekli ihlal ediyor,’ dedi.
Hartum’da birleşen Nil Nehri sularının yaklaşık yüzde 85’i, Etiyopya’nın yüksek kesimlerinden doğan ve Rift Vadisi’nden akan Beyaz Nil koluna kıyasla daha çamurlu ve tortulu görünümüyle bilinen Mavi Nil kolundan geliyor.
Bu nedenle, nehir üzerindeki su diplomasisi tarih boyunca çoğunlukla Etiyopya’nın kontrolü üzerinde yoğunlaştı.
1902’de, İngiliz sömürge döneminde Asvan’da ilk büyük baraj inşa edildiğinde, İngiltere aynı zamanda sömürgeleri adına Etiyopya ile bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma, “Nil’e akan suların akışını durdurabilecek” yukarı havzadaki herhangi bir inşaata karşı Mısır’a veto hakkı tanıyordu.
Daha sonra yapılan 1929 ve 1959 tarihli anlaşmalar ise, daha büyük ve güçlü bir ülke olan Mısır lehine ağır bir denge kurdu. Bu anlaşmalar sonucunda Mısır’a 55,6 milyar metreküp, yani Nil’in toplam akışının yüzde 66’sı tahsis edildi.
Mısırlı akademisyen ve analist Ahmed Morsey, Euronews’e yaptığı açıklamada, bu düzenin uzun yıllar boyunca geçerliliğini koruduğunu çünkü “Mısırlılar arasında, kısmen Sudanlılar ve hatta bazı eski Etiyopyalı liderler arasında bile bu eski düzenlemelerin kalıcı olacağı yönünde bir anlayış” bulunduğunu söyledi.
Orta Doğu Küresel İlişkiler Konseyi’nin misafir araştırmacısı olan Morsey, Rönesans Barajı’nın inşasının, uzun yıllardır Nil sularını düzenleyen bu anlaşmaların ilk kez ciddi biçimde sorgulanmasına yol açtığını belirtti.
Etiyopyalı akademisyen Tsedenya Girmay, durumun her zaman böyle olmadığını belirterek, uzun süredir devam eden anlaşmazlığı sona erdirmeyi amaçlayan 2015 tarihli ilke deklarasyonuna dikkat çekti. Bu anlaşmaya göre, “Etiyopya barajı inşa etmeye devam edecek, ancak bu süreç aşağı havzadaki ülkelere zarar vermeyecek şekilde yürütülecekti.”
Tsedenya, “Fakat ardından iç siyasi sorunlar, diplomatik çabaların başarısız olmasında etkili oldu,” dedi.
Sadece bir iç mesele değil
2015 anlaşmasından bu yana Etiyopya, Mısır ve Sudan’da çok şey değişti. O dönemde ilke deklarasyonunu imzalayan üç liderden yalnızca Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi hâlâ görevde.
Addis Ababa ve Kahire’de siyaset giderek daha otoriter bir çizgiye kayarken, Sudan tam anlamıyla bir iç savaşa sürüklendi.
Baraj meselesi artık sınır ötesi bir anlaşmazlıktan çok, ülkelerin içinde ulusal bir birlik sembolü ve siyasi çekişme konusu haline geldi.
Tsedenya kısa süre önce Etiyopya’nın başkentine yaptığı ziyarette bu durumun her zamankinden daha belirgin olduğunu söyledi.
Euronews'e verdiği demeçte ülke içindeki çatışmalara, özellikle Tigray’daki yıkıcı savaşa dikkat çeken Tsedenya, “Dışişleri Bakanlığı’ndan insanlarla konuştum; görünüşe göre sahip olduğumuz tüm politikaları birleştiren ve yönlendiren tek şey bu. Barajın kendisi bizi bir arada tutan tek unsur,” dedi.
Tsedenya’ya göre, barajın Etiyopya’daki okul müfredatında merkezi bir yer tutması, özellikle yaklaşık 60 milyon kişinin elektriğe erişiminin olmadığı bir ülkede, bu projenin ulusal bir dayanışma sembolüne dönüştüğünün açık bir göstergesi.
Mısır’da ise Prof. Abbas Sharaky, Euronews’e yaptığı açıklamada Nil’in, 115 milyonu aşan nüfus için “yaşam” anlamına geldiğini, bu insanların yüzde 95’inin nehir boyunca uzanan toprakların yalnızca yüzde 5’inde yaşadığını söyledi.
Bu nedenle Nil, büyük ölçüde çöl olan ülke için varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi, 2021’de “Hiç kimse Mısır’dan tek bir damla su bile alamaz,” diyerek bu konudaki kararlılığını vurgulamıştı.
ABD Başkanı Donald Trump, 2020’de Mısır’ın barajı “havaya uçurabileceğini” öne sürmüş olsa da, Sisi sorunu her zaman diplomatik yollarla çözme konusunda kararlı olduğunu savundu.
Buna karşın, Biden yönetimi döneminde Rönesans Barajı konusunda arabuluculuk yapan ve hâlen bölgede görev yaptığı için ismini açıklamayan eski üst düzey bir ABD’li yetkili, müzakerelerin çökmesinde asıl sorumluluğun Mısır’da olduğunu öne sürdü.
Yetkili, “Sonuçta vardığımız kanaat şu oldu… aslında Mısırlılar bir anlaşma istemiyordu. Onları memnun edecek hiçbir anlaşma masada yoktu,” dedi ancak Etiyopya’nın da “anlaşmayı kolaylaştırmaya niyetli olmadığını” kabul etti.
Aynı yetkili, Euronews’e yaptığı açıklamada, “Sisi aslında dış düşman tehdidi söyleminden, yani bu meseleyi iç politikada kullanmaktan fayda sağlıyor,” dedi. Özellikle de Mısır ekonomisinin zayıfladığı, halkın fiyat artışlarıyla mücadele ettiği, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı işgali sonrasında buğday ithalatının fırladığı bir dönemde.
Etiyopya ise Mısır’ı iç işlerine karışmakla suçladı.
Ahmed Morsy, bu iddiaları “Addis Ababa’nın iç politikada avantaj elde etmek için Mısır’a yüklenmesi” olarak değerlendirerek reddetti ve “Bu iddiaların hiçbir kanıtı yok. Keşke Mısır’ın gerçekten böyle bir gücü olsaydı da bakalım gerçekten yapabiliyor muymuş,” dedi.
Sudanlı aktivist ve analist Kholood Khair ise, Sudan’daki iç savaşın, fiili yönetimi ve Sudan Silahlı Kuvvetleri’ni (SAF) Kahire’ye ve Mısır’ın baraj konusundaki tutumuna daha da yaklaştırdığını ifade etti.
Savaş öncesine kadar Hartum merkezli olan Sudan odaklı bir düşünce kuruluşunun yöneticiliğini yapan Khair'e göre, “Rönesans Barajı’na karşı çıkmak, artık barajın kendisinden çok Mısır’ın desteğini artırmanın bir aracı haline geldi.”
Khair, savaş öncesi dönemdeki yönetimin, Etiyopya’nın üretilen elektriğin bir kısmını Hartum’la paylaşma sözü vermesi nedeniyle, projenin “Sudan için faydalı olabileceğini” düşündüğünü belirtti.
Ancak 15 Ekim’de, Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) lideri Abdel Fattah el-Burhan ile Abdülfettah el-Sisi Kahire’de bir araya geldiğinde, Sudan ve Mısır’daki sel felaketlerinin ardından suçun büyük bölümü Rönesans Barajı’na yüklendi. Etiyopya ise bu iddiayı şiddetle reddetti.
Görüşmede iki lider, baraj konusundaki gittikçe daha uyumlu hale gelen ortak bir tutumu ele aldı.
Brüksel Nil'e yatırım mı yapıyor?
Brüksel, Rönesans Barajı (GERD) konusunda giderek Kahire’nin çizgisine yaklaşmış görünüyor.
Avrupa Birliği, Ekim ayında Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi’yi Brüksel’de düzenlenen üst düzey bir zirvede büyük bir misafirperverlikle karşıladığında, taraflar gelecekteki iş birliği isteğini vurgulayan ortak bir açıklama yayımladı.
Açıklamanın sonunda dikkat çeken bir ifade yer aldı:
“AB, Mısır’ın su güvenliğine ve Etiyopya Barajı’yla ilgili hükümler dahil uluslararası hukuka bağlılığını yeniden teyit eder.”
Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nden Corrado Cok, bunun Avrupa Birliği politikasında bir değişime işaret ettiğini savundu.
Cok’a göre AB geçmişte, “Mısır ve Etiyopya arasında dengeli bir duruş benimsemiş, meseleyi siyasallaştırmadan teknik bir yaklaşımla ele almaya çalışmıştı.”
Bu yaklaşım, barajın etkilerini değerlendiren bağımsız araştırma panellerine “diplomatik, teknik ve mali” destek sağlamayı da içeriyordu.
Cok, AB’nin politika değişikliğinin iki temel nedeni olduğunu belirtiyor.
İlk olarak, 2020 ile 2022 yılları arasında yaşanan Tigray savaşına dikkat çekiyor; Addis Ababa’daki hükümet bu savaş nedeniyle uluslararası alanda sert şekilde eleştirilmişti.
Cok, “Etiyopya’nın savaş sırasındaki tutumuna ilişkin anlaşmazlıklar, AB’nin yardım programlarını askıya almasına yol açtı ve nihayetinde Rönesans Barajı konusundaki diyalog da sekteye uğradı,” diye açıkladı.
Buna karşılık, Birlik giderek Mısır’a daha fazla bağımlı hale geliyor.
Kahire'nin artık Avrupa için çok yönlü bir ortak haline geldiğine değinen Cok “Gazze, Sudan ve Libya’daki savaşların ele alınmasında rol oynuyor; doğalgaz ve yenilenebilir enerjiyle Avrupa’nın enerji güvenliğini destekliyor ve göç akışlarını sınırlıyor,” ifadelerini kullandı.
Cok, bu nedenle Avrupa Birliği’nin Mısır’ın baraj konusundaki diplomatik destek taleplerini “kabul etmiş” göründüğünü ifade ediyor.
Kahire’nin hedefinde yalnızca Brüksel yok. Sisi’nin bu meseleyi Washington karşısında da bir pazarlık aracı olarak kullandığını vurgulayan eski ABD’li bir diplomat, “Bu konu, ABD karşısında işine yarıyor çünkü dikkatleri başka yöne çekmenin bir yolu,” dedi ve şöyle devam etti:
“ABD gelip, ‘Ruslarla şu faaliyeti durdur’ diyecek, o da ‘Bunu yapmayı çok isterdim ama Rönesans Barajı gibi varoluşsal bir tehdit konusunda bana yardım etmezseniz bunu yapamam’ diyebilir."
Ancak baraj artık tamamlanmış ve faaliyete geçmiş durumda; bu nedenle tüm taraflar siyasi bir çıkmazın içinde. Ahmed Morsy, Mısır’ın “taraflar politika yetkisini teknokratlara devretmeyi kabul edene kadar bu durumla yaşamayı öğrenmek zorunda kalacağını” söyledi.
Bu fikre kısmen sıcak bakan Profesör Abbas Sharaky, ancak bunun gerçekleşme olasılığı konusunda şüpheli. Zira arabulucuların bile genellikle taraflı bir yaklaşım benimsediğini belirten Sharaky, “Etiyopya’daki meslektaşlarımla, jeologlarla konuşmak isterdim ama sanmıyorum ki bana vize versinler,” diye gülerek ekledi ve görüşmeyi sonlandırdı.
Euronews, konuyla ilgili olarak Mısır Dışişleri Bakanlığı’ndan görüş talep etti.