On yıllardır Avrupa, basitmiş gibi görünen şu soruya yanıt arıyor: Avrupalı olmak ne demek? Ancak verilen yanıt hiçbir zaman tam anlamıyla rahatlatıcı olmadı.
Avrupa, sınırları genişletilmiş bir ulus değildir ne de tek bir dile, tek bir hafızaya ya da tek bir tarihsel deneyime dayanan bir topluluktur. Onun özgünlüğü, tam da farklı hikayelerden ortak bir siyasi proje kurmuş olmasında yatar; bu hikayeler bazen yaralı, çelişkili, hatta birbirleriyle çatışmalıdır.
Belki de hata, Avrupa kimliğinin yalnızca herkesin eşit ölçüde paylaştığı şeylerden doğabileceğini varsaymak oldu. Siyasi kimlikler sadece ortaklıklar üzerine kurulmaz. Aynı zamanda başkalarının bütüne kattığını kendine ait sayabilme kapasitesiyle de şekillenir.
Avrupa ortak bir tarihe sahiptir, ama o tarihe dair hafızası her zaman aynı değildir. Kimileri için kurtuluş olan, başkaları için yenilgi olabilir; kimileri için genişleme olan, başkaları için kayıp anlamına gelebilir; kimileri için ulusal gurur kaynağı olan, başkaları için hâlâ rahatsız edici bir soru olarak kalabilir.
İspanya paradoksu: Amerika için fazlasıyla Avrupalı, Avrupa için fazlasıyla Amerikalı
Dolayısıyla gerçek Avrupa meydan okuması, tekil bir hafıza icat etmekten ibaret değildir. Asıl mesele, ortak bir anlatı kurabilmektir.
Burada transatlantik deneyim önemli bir anahtar sunabilir. Uzun süre boyunca İspanya, Portekiz, Fransa, Hollanda ya da Birleşik Krallık’ın Amerika boyutu, ulusal anlatılarının bir uzantısı olarak okundu. İspanya örneğinde bu ilişki apaçık gerilimlerle örülüdür: gurur, suçluluk, hafıza, eleştiri, aidiyet, yara ve fırsat. İspanya çoğu kez aynı anda güney, Akdenizli, Atlantik ve Amerikalı bir Avrupa olarak görüldü; Amerika için fazla Avrupalı, Avrupa’nın dar bir anlayışı için ise fazla Amerikalı. Oysa belki de bu rahatsızlık bir zayıflık değil, tam tersine bir üstünlüktür.
İspanya’nın Atlantik boyutu, Avrupalılığının istisnası değil, ortak projeye yaptığı en değerli katkılardan biridir. Bu sayede Avrupa, sadece geçmişinin karmaşık bir bölümünü hatırlamakla kalmaz; aynı zamanda dünyayla ilişki kurmanın bir yolunu da kazanır. Aynı şey, ulusal deneyimlerin yalnızca yerel özellikler olarak görülmekten çıkıp ortak kapasitelere dönüştüğü diğer örnekler için de geçerlidir.
AB’nin sınavı: ortak bir Avrupa anlatısı kurmak
Avrupa Birliği ortak bir pazar, ortak kurumlar ve kısmen de ortak bir dış politika inşa etti. Ama hâlâ daha zor bir görevi yerine getirmedi: tarihsel farklılıklarını ortak bir dile dönüştürmek. “Çeşitlilik içinde birlik” formülü, hoş bir slogan olarak değil, siyasi bir ödev olarak okunmalı: farkları silmek değil, onları ortak kapasiteye dönüştürmeyi öğrenmek.
Bu açıdan bakıldığında soru değişiyor. Artık mesele yalnızca Avrupa’nın transatlantik tarihine ne borçlu olduğu değil; bu tarihin 21. yüzyılın Avrupa’sı için ne yapabileceği.
Avrupa tarihi yalnızca ulusal kimliklerin sergilendiği bir müze gibi işlememeli; ortak bir araç kutusu olarak çalışmalı. Her Atlantik, Akdeniz, Orta Avrupa, Baltık ya da Balkan deneyimi, yalnızca bir devletin münhasır mirası olarak görülmekten çıkıp bütüne ait bir kaynak haline geldiğinde Avrupa projesini genişletebilir.
Bu dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmez. Kültürel ve siyasi bir tercih gerektirir: ulusal hikayeleri kapalı bölmeler gibi görmekten vazgeçip onları ortak Avrupa anlatısına dahil etmeye başlamak. Atlantik örneğinde bu, karmaşık bir hafızayı somut işbirliğine dönüştürmek anlamına gelir: eğitim, miras, üniversiteler, kültür endüstrileri, kültürel diplomasi ve Latin Amerika ile diyalog alanları. Böylece Avrupa sadece geçmişini daha iyi hatırlamaz; aynı zamanda daha iyi hareket eder.
Bu nedenle mesele, tüm Avrupa’nın aynı ölçüde ortak bir Atlantik tarihine sahip olup olmadığı değildir. Böyle bir ortaklık yok. Asıl soru, Avrupa’nın yalnızca bazı üye devletlerinde doğmuş bu tarihi tüm Avrupa projesi için bir kaynağa dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir. Atlantik bağı, ne dışarıdan bakılan rahatsız edici bir miras ne de nostaljik bir tarih özlemi olarak okunmalı. Bu bağ, Avrupa’nın dünya ile yürüttüğü sohbeti genişletebileceği yollardan biridir.
Parçalanmış bir dünyada, etkili olmak sadece askeri ya da ekonomik güçle değil, aynı zamanda güven, meşruiyet ve bağ kurma kapasitesiyle ölçülüyor; böyle bir ortamda kültür bir süs olmaktan çıkar. Altyapıya dönüşür. Bu nedenle miras, eğitim, üniversiteler ve yaratıcı endüstriler, Avrupa projesinde dekoratif değil, stratejik bir yere sahip olmalı: Avrupa’yı anlatmaya, onu yansıtmaya ve sınırlarının içinde ve dışında tanınır kılmaya yardımcı olurlar.
Bu da olgun bir bakış gerektiriyor. Transatlantik bağın stratejik değerini kabul etmek, onun karanlık yanlarını aklamak ya da geçmişi propaganda malzemesine dönüştürmek demek değildir. Tam tersine, geçmişiyle yüzleşebilen bir Avrupa, onu ancak dürüstçe kullanabilir. Ama yüzleşmek, donup kalmak anlamına gelmez. Hafıza yalnızca bir borç olamaz; aynı zamanda sorumluluğa, bilgiye ve işbirliğine dönüşmelidir.
Belki de Avrupa’nın geleceğine dair ipuçlarından biri burada yatıyor: karmaşık mirasları ortak araçlara dönüştürmeyi öğrenmek. Amaç, yaraları silmek ya da geçmişten rahatsız olmamayı istemek değildir. Mesele, tarihi nostalji ile suçluluk arasında, birbirini kilitleyen iki uç arasında sıkışıp kalmaktan kurtarmaktır. Bu ikisinin arasında üçüncü bir imkân var: inşa etmek.
Bu mantık, dolaylı da olsa, Avrupa’nın güncel büyük tartışmalarından birine, yani entegrasyona temas ediyor. Avrupa yıllardır gelenleri nasıl entegre edeceğini tartışıyor. Oysa kendini açıklayamayan bir projeye kimse entegre olamaz. Yeni toplulukları nasıl dahil edeceğini düşünmeden önce, Avrupa’nın önce hangi ortak anlatıyı sunduğunu sorması gerekir: kapalı, dışlayıcı ya da tek tip olmayan; ama yeterince açık olduğu için anlaşılabilir, yeterince geniş olduğu için içinde yaşanabilir bir anlatı.
Avrupa’nın sorunu, kimseyi rahatsız etmeyecek ortak bir payda bulana kadar küçülmek değil; çoğaltıcı bir ilke üzerine yaşamayı göze almaktır: farkı eritmeyen, onu güç haline getiren bir kimlik. Atlantik’in, Akdeniz’in, Doğu’nun, Kuzey’in ve merkezin, haritanın kenarları olmaktan çıkıp aynı siyasi uygarlığın enerjileri olarak birbirini tanıması gerekir. Çünkü Avrupa kendini küçültülmüş bir versiyonla idare ederek güçlenmeyecek; onu oluşturan her unsurla büyümeyi öğrenerek güçlenecek. Avrupa, herkes aynı şeyi hatırladığında değil; her hafızayı geleceğe dair bir vaade dönüştürebildiğinde daha “Avrupa” olacak.
Federico Gallardo, sinema, televizyon ve dijital platformlarda İspanya, Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri arasında çalışmış bir İspanyol oyuncudur. Paralel olarak, hafıza, miras ve transatlantik ilişkilerle bağlantılı kültürel projeler yürütmektedir. Avrupa ile Amerika arasındaki tarihsel, kültürel ve insani bağları araştırmaya adanmış bir girişim olan Archivo Indiano de Identidades Transatlánticas’ın kurucusudur. Çalışmaları sanatsal üretim, kültür yönetimi ile Avrupa kimliği ve kültürel diplomasi üzerine düşünceyi birleştirir.