Loader
Bize Ulaşın
Reklam

2026'nın ilk yarısına damga vuran filmler: İzleme listenize ekleyin

2026'nın en iyi filmleri... Şimdiye kadar
2026'nın en iyi filmleri... şimdilik ©  Universal Pictures - Sony Pictures Releasing - A24 - CJ Entertainment - Pallas Film / View Master Films / Twenty Twenty Vision
© Universal Pictures - Sony Pictures Releasing - A24 - CJ Entertainment - Pallas Film / View Master Films / Twenty Twenty Vision
By David Mouriquand & Amber Louise Bryce & Theo Farrant
Yayınlanma Tarihi Son güncelleme
Paylaş Yorumlar Google'da Euronews'ü takip edin
Paylaş Close Button

Korkudan animasyona, bağımsız yapımlardan gişe rekortmenlerine... 2026'nın ilk altı ayında Avrupa'da gösterime giren ve eleştirmenlerden tam not alan filmleri bir araya getirdik.

2026'nın ilk yarısını geride bıraktık. Şimdi, yılın ilk altı ayına damga vuran filmlere dönüp bakmanın tam zamanı.

REKLAM
REKLAM

Bu listeye yalnızca Ocak 2026'dan itibaren Avrupa'da sinemalarda ya da dijital platformlarda gösterime giren yapımlar dahil edildi. Bazı filmler daha önce ABD'de vizyona girmiş olsa da değerlendirme ölçütümüz Avrupa gösterim tarihi oldu.

Yılın en iyi filmini bulmak için geri sayımımıza başlamadan önce, The Blue Trail, The Voice of Hind Rajab, Sorda ya da Sirāt gibi yapımları göremeyince şaşırmayın. Bu filmler geçen yıl kıta Avrupası’nda gösterime girdi ve çoktan 2025’in En İyi Filmleri listemizde yerlerini aldı.

Lafı daha fazla uzatmadan, hâlâ izlemediyseniz izleme listenize eklemeniz gereken 2026'nın şimdiye kadarki en dikkat çekici filmlerine göz atalım.

20) Send Help

Send Help
Send Help 20th Century Studios

Listemize, korku sinemasının usta ismi Sam Raimi'nin eğlenceli ve sert R dereceli yapımı "Send Help" ile başlıyoruz. Filmin çıkış noktası oldukça basit: Rachel McAdams, şirkette hak ettiği değeri göremeyen bir araştırmacıyı, Dylan O'Brien ise hayatını çekilmez hale getiren kibirli bir "nepo baby" CEO'yu canlandırıyor. Ancak geçirdikleri uçak kazasının ardından ıssız bir adada mahsur kalmalarıyla ofis hiyerarşisi bir anda altüst oluyor.

Hikâye çok özgün olmayabilir, ancak McAdams ile O'Brien'ın güçlü uyumu, Raimi'nin imzası hâline gelen abartılı ve eğlenceli şiddet sahneleri ile filmin sonuna kadar temposunu koruyan sürprizleri, "Send Help"i baştan sona keyifle izlenen bir yapım hâline getiriyor. Tam anlamıyla başarılı bir "patlamış mısır filmi."

19) I Swear

I Swear
I Swear StudioCanal

1980'lerin İskoçya'sında geçen "I Swear", ergenlik döneminde Tourette sendromu teşhisi konan John Davidson'ın gerçek yaşam öyküsünü anlatıyor. Film, okulda zorbalığa maruz kalan bir çocuğun, yıllar içinde Tourette sendromuna yönelik farkındalık çalışmalarıyla İngiltere İmparatorluğu Nişanı'na (MBE) layık görülen bir hak savunucusuna dönüşmesini konu alıyor.

Seyirciyi iyi hissettirmeyi amaçlayan klasik anlatısı bazı izleyicilere fazla güvenli gelebilir. Ancak Robert Aramayo'nun BAFTA ödüllü etkileyici performansı ile Maxine Peake ve Peter Mullan'ın güçlü oyunculukları, filmi klişelerinin üzerine taşıyor. Hem komik hem samimi hem de bilgilendirici olan "I Swear", bunu yaparken didaktik bir tona da hiç kapılmıyor.

Bu yılki BAFTA Ödülleri sırasında Davidson'ın istemsiz tiklerinin ardından maruz kaldığı tepkiler, onun onlarca yıldır mücadele ettiği önyargıların hâlâ varlığını sürdürdüğünü acı biçimde hatırlattı. "I Swear" da tam bu nedenle anlatılması gereken hikâyelerden biri olarak öne çıkıyor.

18) Mother Mary

Mother Mary
Mother Mary A24

Senarist ve yönetmen David Lowery ("A Ghost Story", "The Green Knight"), "Mother Mary"de Anne Hathaway'e kariyerini yeniden canlandırmaya çalışan ünlü bir pop yıldızı rolünü veriyor. Hathaway'nin canlandırdığı Mother Mary, yaklaşan büyük konseri için kendisini yeniden tanımlayacak bir kostüm tasarlaması amacıyla eski arkadaşı ve modacı Sam Anselm'in (Michaela Coel) kapısını çalıyor.

Ancak film ilerledikçe işler beklenmedik bir yöne sapıyor. "Mother Mary", giderek Gotik bir hayalet hikâyesine dönüşen, tek mekânda geçen huzursuz edici bir psikodrama olarak metafizik ile maneviyatı buluşturuyor. Sonunda ise iki karakterin ortak travması, adeta bir şeytan çıkarma ayinine dönüşüyor.

David Lowery, bilinçli biçimde tuhaf ve uzlaşmaz anlatımıyla "Mother Mary"yi Peter Strickland'ın "In Fabric"iyle yan yana izlenebilecek sıra dışı bir psikodrama hâline getiriyor. Cesur görselliği ve akılda kalıcı atmosferiyle film, tıpkı rüzgârda dalgalanan kırmızı bir kumaş parçası gibi izleyicinin zihninde uzun süre yer etmeyi başarıyor.

17) Twinless

Twinless
Twinless Sony Pictures Releasing International

İlk bakışta "Twinless", ortak bir yasın bir araya getirdiği iki yabancının hikâyesini anlatan sıra dışı bir komedi gibi görünüyor. Ancak James Sweeney'nin ikinci uzun metraj filmi, zamanla çok daha katmanlı bir anlatıya dönüşüyor; kayıp, yalnızlık, aşk ve görülme arzusunu keskin, duygusal, tuhaf ve zaman zaman rahatsız edici bir dille ele alıyor.

Dylan O'Brien kariyerinin en güçlü performanslarından birini sergilerken, Sweeney de senarist, yönetmen ve oyuncu olarak çok yönlü yeteneğini ortaya koyuyor. Hem kahkaha attıran hem yürek burkan bu özgün yapım, yılın en dikkat çekici filmlerinden biri olmayı hak ediyor ve kesinlikle kaçırılmaması gereken bir seyirlik sunuyor.

16) Jim Queen and the Quest for Chloroqueer

Cannes'da gösterilen "Jim Queen", Fransa'da yılın sürpriz gişe başarılarından biri oldu ve kesinlikle gözden kaçırılmaması gereken bir animasyon komedi. İlk uzun metrajlarına imza atan Nicolas Athane ve Marco Nguyen, Paris'in eşcinsel ikonlarından Jim'in hayatını merkeze alıyor. Ancak Jim'in dünyası, küçük bir stil değişikliği yapması ve futboldaki ofsayt kuralını anlamaya başlamasıyla altüst oluyor.

Korkulan gerçekleşmiştir: Jim, eşcinsel erkekleri heteroseksüele dönüştüren kurgusal bir salgın olan "Heterosis"e yakalanmıştır. Artık hem kendisini hem de eşcinsel topluluğunu kurtarabilecek bir tedavi bulma görevi, Jim ile yeni tanıştığı genç arkadaşı Lucien'e düşer.

"Jim Queen", LGBTQ+ topluluğuna yazılmış komik, küstah ve bolca öz eleştiri içeren bir aşk mektubu niteliğinde. Pandemi metaforundan yararlanan film, eşcinsellerin günümüzde hâlâ karşı karşıya kaldığı homofobiyi ve ayrımcılığı hicvederken, heteroseksüelliği "bulaşıcı bir virüs" olarak tasvir ederek heteronormatif kalıpları da tiye alıyor. Üstelik bunu yaparken queer topluluğunu da mizahının dışında bırakmıyor. Kimseyi kayırmayan bu yaklaşımıyla "Jim Queen", hoşgörüsüzlüğe karşı zekice ve eğlenceli bir meydan okuma sunuyor.

15) Obsession

Obsession
Obsession Universal Pictures

"Obsession", Curry Barker'ın bağımlı ilişkilere getirdiği karanlık ve kanlı yorumuyla arzunun yıkıcı gücünü merkezine alıyor. Bear (Michael Johnston), en yakın arkadaşı Nikki'nin (Inde Navarrette) "dünyadaki herkesten çok kendisini sevmesini" dileyince, Nikki gizemli bir varlığın etkisi altına giriyor ve giderek daha dengesiz, daha çaresiz birine dönüşüyor.

Bu, klasik bir aşk hikâyesi değil; tam tersine, takıntılı sevginin, sağlıksız beklentilerin ve duygusal olgunlaşmamışlığın beden bulmuş hâli. Film, tüm bunları kanlı ve rahatsız edici bir korku anlatısıyla görünür kılıyor.

Inde Navarrette'in performansı ise filmin en güçlü yanlarından biri. Zoraki gülümsemelerinin ardında kaybolan benliğinin acısını hissettiren oyuncu, hem fiziksel hem duygusal yoğunluğuyla akılda kalıyor.

Tıpkı "Backrooms" gibi "Obsession" da korku sinemasında yeni bir dalganın habercisi. Cesur fikirleri, yenilikçi yaklaşımı ve dijital çağın karanlık bilinçdışından beslenen atmosferiyle türün en heyecan verici örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

14) Little Amelie or the Character of Rain

Amélie et la métaphysique des tubes
Amélie et la métaphysique des tubes Haut et Court

Amélie Nothomb'un çok satan otobiyografik romanı "Métaphysique des tubes"dan uyarlanan Fransız-Belçika ortak yapımı "Little Amélie or the Character of Rain", izleyiciyi savaşın izlerini hâlâ taşıyan 1960'ların Kobe'sine götürüyor. Film, doğduğunda "bitkisel" olduğu düşünülen küçük Amélie'nin hikâyesini anlatıyor. Ancak anlatıcının da ima ettiği gibi, Amélie aslında bundan çok daha fazlası. İkinci yaş gününde yaşanan deprem, onun adeta uyanmasını; çevresindeki dünyayı algılamaya ve ona tepki vermeye başlamasını sağlıyor.

Yönetmenler Maïlys Vallade ile Liane-Cho Han, çocukluğa, kültürler arası bağlara ve Belçika çikolatasına duyulan sevgiye dokunaklı bir saygı duruşunda bulunuyor. Film, erken çocukluk bilincinin büyüsünü keşfederken, aynı zamanda insanın evrenin merkezi değil, onun küçük bir parçası olduğunu kabullenişini anlatan felsefi bir yolculuğa dönüşüyor.

Avrupa ve Japon animasyon estetiklerini ustalıkla buluşturan zarif iki boyutlu çizimleri ve Mari Fukuhara'nın etkileyici müzikleriyle "Little Amélie or the Character of Rain", animasyonun yalnızca çocuklara hitap eden bir tür olmadığını bir kez daha kanıtlıyor. Görünüşte sade bir hikâye üzerinden son derece karmaşık duyguları ve düşünceleri aktarabilen film, yılın en zarif animasyonlarından biri olarak öne çıkıyor.

13) The Invite

The Invite
The Invite A24

Olivia Wilde, beğeni toplayan ilk filmi "Booksmart"ın (2019) ve beklentileri karşılayamayan, tartışmalı ikinci filmi "Don't Worry Darling"in (2022) ardından, üçüncü yönetmenlik denemesi "The Invite" ile kariyerinin en güçlü işlerinden birine imza atıyor.

Cesc Gay'in 2020 yapımı İspanyol filmi "Sentimental"in yeniden çevrimi olan yapım, ilişkilerinde tükenmişlik yaşayan Joe (Seth Rogen) ve Angela'yı (Olivia Wilde) merkezine alıyor. Çift, üst kat komşuları Pina (Penélope Cruz) ve Hawk'ı (Edward Norton) akşam yemeğine davet ediyor. Komşularının gürültülü cinsel yaşamı uzun zamandır apartmanın gündemindeyken, sıradan başlaması beklenen gece kısa sürede aşk, arzu ve modern ilişkiler üzerine hem kahkaha attıran hem de beklenmedik ölçüde dokunaklı bir yüzleşmeye dönüşüyor.

Keskin diyalogları ve güçlü oyuncu kadrosuyla "The Invite", tek mekânda geçen bir ilişki komedisini, kırılganlık, yakınlık ve arzunun sınırlarını sorgulayan zeki bir karakter çalışmasına dönüştürüyor. Wilde da mizah ile duygusal derinlik arasındaki dengeyi ustalıkla kurarak yönetmen olarak bugüne kadarki en olgun filmini ortaya koyuyor.

12) The Odyssey

The Odyssey
The Odyssey Universal Pictures

Batman'i yeniden sinemaya kazandırdı, izleyicileri rüyaların içine soktu, uzayın derinliklerine götürdü ve atom bombasının doğuşunu anlatan üç saatlik biyografisiyle Oscar ödüllerini topladı... Peki Christopher Nolan son olarak ne yaptı? İçindeki Stanley Kubrick'i özgür bırakarak ölçek ve iddia tanımayan bir projeye girişti: Batı edebiyatının en eski ve sinemaya uyarlanması neredeyse imkânsız kabul edilen eserlerinden biri olan "Odysseia"yı beyazperdeye taşıdı. Yetmezmiş gibi, filmi dünya tarihinde bir ilk olarak tamamen IMAX formatında çekiyor. Nolan'ın Homeros'un kurucu destanına getirdiği yorum, kuşkusuz kariyerinin en iddialı girişimi. Bu dev prodüksiyonda hayranlık uyandıracak sayısız teknik başarı var. Ancak ortaya çıkan film, etkileyici olduğu kadar dengesiz de.

Yönetmenin doğrusal olmayan anlatıya duyduğu ilgi, özellikle filmin ilk yarısında kurgu ve ritim açısından aksamalara neden oluyor. Üstelik Odysseus'un tehlikelerle dolu yolculuğuna daha fazla alan tanınsaydı, maceranın heyecanı çok daha güçlü hissedilebilirdi.

Film son bölüme yaklaştıkça daha odaklı bir anlatıya kavuşuyor ve Nolan'ın görkem duygusu tüm ihtişamıyla kendini hissettiriyor. Buna karşın, karakterlerin duygusal yolculuğu beklenen etkiyi yaratmakta zorlanıyor. Homeros'un destanını yüzyıllardır ayakta tutan macera ve eğlence ruhu da zaman zaman geri planda kalıyor.

"Odysseus", kimi hayranlarının iddia ettiği gibi kusursuz bir başyapıt olmayabilir. Yine de böylesine büyük ölçekli, cesur ve teknik açıdan olağanüstü bir sinema deneyimini bugün perdeye taşıyabilecek yönetmen sayısının bir elin parmaklarını geçmediği de inkâr edilemez. Christopher Nolan da o isimlerin başında geliyor.

11) Marty Supreme

Marty Supreme
Marty Supreme A24

Hayallerin peşinden gitmenin bedelini yüksek tansiyonlu bir tempoyla anlatan "Marty Supreme", sağlam sinirlere sahip olmayan izleyicilere göre değil. Josh Safdie'nin yönettiği film, 1950'lerin savaş sonrası New York'unda geçiyor ve dünyanın en iyi masa tenisi oyuncusu olmayı saplantı hâline getiren genç Marty Mauser'ı (Timothée Chalamet) merkezine alıyor. Marty, öfkeli bir mafya babasıyla karşı karşıya gelmek de dahil olmak üzere hedefi uğruna hiçbir riski göze almaktan çekinmiyor.

Safdie'nin alametifarikası hâline gelen yüksek gerilimli anlatımı, filmi baştan sona kesintisiz bir kaygı duygusuyla örüyor. İzleyiciyi koltuğuna çivileyen bu yoğun tempo, "artık yeter" dedirtecek kadar bunaltıcı ama bir o kadar da sürükleyici.

Ancak "Marty Supreme", yalnızca stres dolu bir yükseliş hikâyesi değil. Aynı zamanda Amerikan Rüyası'nın vaatlerini ve çelişkilerini ustalıkla didikleyen, enerjisi hiç düşmeyen, güçlü bir karakter portresi sunuyor.

10) The Drama

The Drama
The Drama A24

Bu kara mizah dolu hicivde Kristoffer Borgli, romantik komedilerin naif iyimserliğini ters yüz ederek uzun soluklu ilişkilerin kanlı iç yüzünü açığa çıkarıyor. Bir kahve dükkânında yaşanan sevimli karşılaşmanın ardından Emma (Zendaya) ve Charlie (Robert Pattinson) birbirine âşık olup nişanlanıyor. Düğün yaklaştıkça kaygılar su yüzüne çıkıyor – ve sarhoşken oynadıkları “şimdiye kadar yaptığın en kötü şey ne?” oyunu, Instagram’da kusursuz görünen ilişkilerini bir anda cehenneme çeviriyor. Film, sosyal medya sahteciliği çağında ideallerin keskin bir eleştirisini yaparak, kimliğimizin katmanlı yalanlarını yakalamak için geçmiş ve bugün arasında gidip geliyor. Hem gülecek, hem yerinizde kıpırdanacak, hem de şu soruyu düşünürken bulacaksınız kendinizi: Birini gerçekten tanıyabilir miyiz? Kendimizi bile?

9) Mr Nobody Against Putin

Mr Nobody Against Putin
Mr Nobody Against Putin ZDF/Arte

Yılın başlarında bir Rus mahkemesi, yetkililerin Oscar’lı belgeselin hükümet ve Ukrayna savaşı hakkında “olumsuz tutumlar” yaydığını iddia etmesinin ardından, "Mr Nobody Against Putin"in dağıtımını yasakladı. David Borenstein ve Pavel "Pasha" Talankin'in yönettiği belgesel, Rusya'nın Karabaş kentindeki bir okulda gizlice çekim yapan öğretmen Talankin'in iki yıla yayılan kayıtlarını izleyiciyle buluşturuyor.

Talankin, kamerasıyla Putin yönetiminin Ukrayna savaşına ilişkin kamuoyunu şekillendirme çabalarını içeriden belgeliyor. Film, 2022'nin ardından okullarda yaygınlaşan savaş yanlısı propaganda derslerini ve zorunlu "vatanseverlik" gösterilerini gözler önüne sererken, Talankin'in Oscar konuşmasında sözünü ettiği "sayısız küçük suç ortaklığı"nın gündelik hayatta nasıl üretildiğini de çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Bu yalnızca beyin yıkama, radikalleşme ve militarizasyon üzerine bir belgesel değil; aynı zamanda sıradan bir insanın gösterdiği olağanüstü cesaretin hikâyesi. Talankin, Batılı izleyicilere yalnızca bugünün Rusya'sındaki gündelik yaşamın nadir görülen bir portresini sunmakla kalmıyor, aynı zamanda dünyanın başka yerlerinde de yankı bulan ideolojik savaşların işleyişine dair rahatsız edici derecede tanıdık bir tablo çiziyor. Bu nedenle belgesel, yalnızca Rusya'yı değil, izleyen herkesi ilgilendiriyor.

8) In die Sonne schauen (Sound Of Falling)

Sound of Falling
Sound of Falling Neue Visionen

Alman yönetmen Mascha Schilinski, umut vaat eden ilk filmi "Dark Blue Girl"in (2017) ardından "Sound of Falling" ile çıtayı bambaşka bir seviyeye taşıyor. Geçen yıl Cannes Film Festivali'nde Jüri Ödülü kazanan film, Almanya'nın Altmark bölgesindeki kasvetli bir çiftlikte yolları kesişen dört kuşaktan genç kadının hikâyesini anlatıyor.

Birinci Dünya Savaşı öncesi, İkinci Dünya Savaşı sonrası, 1980'lerin Doğu Almanyası ve günümüz arasında gidip gelen film; kadınlık deneyimini, kuşaklar boyunca aktarılan suskunlukları ve görünmez travmaları cesur ve rahatsız edici bir anlatıyla örüyor. Tekrarlanan diyaloglar, yinelenen olaylar ve ince doğaüstü dokunuşlar, Schilinski'nin zaman algısını bilinçli biçimde kırarak izleyiciyi giderek daha tekinsiz bir dünyanın içine çekmesini sağlıyor.

"Sound of Falling", kolay tüketilecek bir cuma akşamı filmi değil. Sabır ve dikkat isteyen yapısıyla izleyicisinden çok şey talep ediyor. Ancak karşılığında roman derinliğinde, katman katman açılan bir arthouse deneyimi sunuyor. Aynı zamanda Mascha Schilinski'nin çağdaş Avrupa sinemasının en heyecan verici yeni yönetmenlerinden biri olduğunu güçlü biçimde ilan ediyor.

7) Backrooms

Backrooms
Backrooms A24

1990'ların kırsal Amerika'sının kasvetli ve solgun atmosferinde geçen "Backrooms", öfkeli bir mobilya satıcısını (Chiwetel Ejiofor) ve travmalarla boğuşan terapistini (Renate Reinsve), bir mobilya mağazasının arkasına gizlenmiş esrarengiz bir mekâna götürüyor. Penceresiz ve sessiz bu labirentte, floresan lambaların boğuk uğultusundan başka hiçbir ses yok. Burası, gerçekliğin kusurlu bir kopyasını andıran; kâbuslarla nostaljinin iç içe geçtiği ve insanın en derin korkularının sonsuz halı kaplı koridorlarda pusuya yattığı tekinsiz bir dünya.

Henüz 20 yaşındaki Kane Parsons'ın yönettiği "Backrooms", olağanüstü yaratıcı ve sarsıcı bir ilk film. İnternet kültüründen doğan bir miti çıkış noktası olarak kullanan yapım, dijital çağın kaygılarını, yalnızlığını ve insan zihninin kendini durmaksızın tekrar eden düşünce döngülerine hapsetme eğilimini ürpertici bir başarıyla perdeye taşıyor. Korku sinemasının geleceğine dair en heyecan verici işaretlerden biri olmayı da fazlasıyla hak ediyor.

6) No Other Choice

No Other Choice
No Other Choice CJ Entertainment

Park Chan-wook neredeyse hiç şaşırmıyor ve "No Other Choice," neden bugün çalışan en iyi yönetmenlerden biri olduğunun yeni bir hatırlatıcısı. Bu lezzetli kara komedi, işini otomasyona kaptıran ve tek çıkış yolunun rakiplerini öldürmek olduğuna karar veren bir aile babasını (Lee Byung-hun) takip ediyor. Hem gerilim, hem hiciv, hem de absürt komedi olan film, kapitalizm, iş güvencesizliği ve modern çalışma hayatının insanı nasıl değersizleştirdiğine dair keskin bir yorum getirirken, şeytani derecede komik olmayı başarıyor. Şık, öngörülemez ve mükemmel biçimde işlenmiş; hak ettiğinden çok daha az dikkat çekmiş olsa da izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.

5) 28 Years Later: The Bone Temple

28 Years Later: The Bone Temple 
28 Years Later: The Bone Temple  Sony Pictures Releasing

"28 Years" üçlemesinin ikinci filmi, Britanya toplumuna sert bir ayna tutarken, öfkenin kuşattığı bir dünyada umudu ve insanlığı savunmayı da ihmal etmeyen gürültülü, acımasız ve etkileyici bir devam filmi.

"28 Years Later"ın ardından geçen hikâyede genç Spike'ı (Alfie Williams), "Jimmies" adı verilen şiddet yanlısı, tarikat benzeri bir grubun elinde esir olarak buluyoruz. Bu sırada Dr. Ian Kelson (Ralph Fiennes), omurgaları koparacak kadar güçlü bir Alfa enfekteyle (Chi Lewis-Parry) beklenmedik bir bağ kuruyor ve İngiltere'yi kasıp kavuran Rage Virüsü'nün aslında tedavi edilebilir olabileceğini keşfediyor.

Nia DaCosta'nın özgüvenli yönetimiyle film, yüksek tempolu korku ile duygusal derinlik arasında etkileyici bir denge kuruyor. Seri, bu kez yalnızca enfektelerin yarattığı dehşeti değil, insanlığın korkuları kadar umudunu da odağına alıyor. Ortaya çıkan sonuç ise hem görsel açıdan çarpıcı hem de selefinin mirasını başarıyla ileri taşıyan bir devam filmi.

4) The Testament of Ann Lee

The Testament of Ann Lee
The Testament of Ann Lee Searchlight Pictures

Amanda Seyfried, 18. yüzyılda Şarkı Söyleyen Quakerlar olarak da bilinen Shaker tarikatının önde gelen isimlerinden Ann Lee'yi canlandırdığı "The Testament of Ann Lee"de kariyerinin en etkileyici performanslarından birine imza atıyor. Seyfried'in dini inancı ve ruhani adanmışlığı büyük bir cesaretle yansıtan oyunculuğu, senaryosunu hayat arkadaşı Brady Corbet ile birlikte kaleme alan yönetmen Mona Fastvold'un katmanlı anlatısına güçlü bir omurga kazandırıyor.

"The Brutalist"in ortak senaristi olan Fastvold'un filmi, tek bir türe sığmıyor. Bir yandan tarihsel bir biyografi, bir yandan özenle koreografisi hazırlanmış bir halk müzikali, diğer yandan ise kadınların güçlenmesini manevi deneyimler üzerinden anlatan son derece özgün bir drama.

Kuşkusuz herkesin zevkine hitap edecek bir film değil. 137 dakikalık süresi de sabır gerektiriyor. Ancak ritmine teslim olup bilinçli biçimde koruduğu muğlaklığı kabullenen izleyiciler için "The Testament of Ann Lee", fazlasıyla karşılığını veren bir deneyime dönüşüyor. Hatta ilk izleyişin ardından ikinci kez seyretmek, filmin katmanlarını ve zenginliğini çok daha güçlü hissettiren, hayranlık uyandıran bir deneyim sunuyor.

3) The Mastermind

The Mastermind
The Mastermind Mubi

Josh O’Connor bu yıl, Oliver Hermanus’un dönem romantizmi The History of Sound ve Steven Spielberg’ün Disclosure Dayiyle yıldızını parlatmaya devam etti. Ancak açık ara öne çıkan yapım Kelly Reichardt'ın "The Mastermind"i. Her ne kadar banliyödeki bir sanat galerisini soymayı planlayan maddi sıkıntı içindeki bir aile babasının hikâyesi olarak pazarlansa da, film aslında başarısız olmaya mahkûm bir hırsızın ve Amerikan Rüyası'nın ağır ağır çözülen bir portresini sunuyor.

Vietnam Savaşı'nın gölgesinde geçen bu sade ama etkileyici drama, başkarakterin kendisini bu çıkmaza sürükleyen şeyin hak ettiğini düşündüğü ayrıcalıklar ve kör cehaleti olduğunu yavaş yavaş fark etmesini anlatıyor. Aynı zamanda bu kişisel çöküşü, herkesi başarısızlığa hazırlayan bir sistemin ve toplumun içine işlemiş körlüğün alegorisine dönüştürüyor.

Reichardt, her zamanki dingin anlatımıyla en küçük ayrıntılardan büyük anlamlar çıkarıyor. Eski usul 35 mm filmin dokusu ve birçok yönetmenin önemsemeyeceği dönem ayrıntılarına gösterilen özen, filmin atmosferini daha da güçlendiriyor.

Josh O'Connor da bir kez daha neden kuşağının en çok aranan oyuncularından biri olduğunu kanıtlıyor. "The Mastermind", onun kariyerindeki en etkileyici performanslardan birine sahne olurken, Kelly Reichardt'ın da çağdaş Amerikan sinemasının en özgün ve en tutarlı yönetmenlerinden biri olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

2) Pillion

Pillion
Pillion Warner Bros. Pictures

Kemerlerinizi bağlayın: Harry Lighton imzalı "Pillion", kuşkusuz yılın en cesur ilk filmlerinden biri.

Film, içine kapanık ve yalnız bir hayat süren Colin'in (Harry Melling), karizmatik ve mesafeli motorcu çetesi lideri Ray (Alexander Skarsgård) ile tanışmasının ardından değişen yaşamını anlatıyor. Colin, kelimenin tam anlamıyla hâkimiyet, itaat, fetiş ve motorcu alt kültürünün içine çekilirken, izleyici de onunla birlikte bu dünyayı keşfe çıkıyor.

Harry Melling ve Alexander Skarsgård'ın etkileyici performansları sayesinde "Pillion", yer yer çok komik, yer yer de beklenmedik ölçüde dokunaklı bir karakter hikâyesine dönüşüyor. Cesur yaklaşımına rağmen asıl gücünü duygusal samimiyetinden alan film, yılın en özgün çıkışlarından biri olmayı başarıyor. Skarsgård'ın deri ceketli karizması ise cabası.

1) Kota (Hen)

Hen
Hen Pallas Film - View Master Films - Twenty Twenty Vision

Pek çok kişi için yılın filmi Christopher Nolan'ın "Odysseus"u olacaktır. Ancak bizim 2026 listemizin zirvesinde, yine Yunanistan'da geçen ama çok farklı bir yolculuğu anlatan bir yapım var.

Macar yönetmen György Pálfi'nin "Heni"si, bir kafes tavuk çiftliğinden kaçan bir tavuğun gözünden anlatılan hikâyesini, kuş ölçeğini aşan destansı bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürüyor. Yönetmen ile görüntü yönetmeni Giorgos Karvelas, tüylü kahramanlarının dünyasını kuş bakışı bir perspektifle etkileyici biçimde perdeye taşırken, bu sıra dışı "Chicken Run" yorumunda kara mizahı ve gerilimi ustalıkla harmanlıyor.

Tilkiler, şahinler, saldırgan horozlar, köpekler ve en önemlisi insanın acımasızlığı, Heni'nin güvenliğe ulaşmaya çalıştığı yolculuğu adeta Homerosvari sınavlarla örüyor. Kusursuz kurgusu, hayranlık uyandıran hayvan performansları ve insanlığın kurduğu tuzaklara dair güçlü alegorisiyle film baştan sona etkileyici.

Pálfi, küreselleşme ve insan kaçakçılığına uzanan göndermeler kurmasına rağmen, bu metaforları asla didaktik ya da duygusal manipülasyona dönüşecek kadar zorlamıyor. Viktor Kossakovsky'nin "Gunda"sı, Jerzy Skolimowski'nin "EO"su ve Andrea Arnold'un "Cow"u ile karşılaştırılması kaçınılmaz olsa da, belki de en yakın akrabası geçen yıl Oscar kazanan "Flow".

Yine de "Heni", tüm bu filmlerden ayrılan kendine özgü bir başarıya ulaşıyor. 2026'nın en etkileyici yapımlarından biri olan film, en unutulmaz "odysseia"ların her zaman en büyük bütçelerle, en görkemli prodüksiyonlarla ya da en yoğun tanıtım kampanyalarıyla gelmediğini hatırlatıyor. Bazen bunun için yalnızca hayatta kalmaya çalışan cesur bir tavuk yeterlidir.

Liste bu kadar. Eğer bazı büyük eksikler olduğunu düşünüyorsanız, Hamnet, Project Hail Mary, Disclosure Day ve Toy Story 5in bilerek dışarıda bırakıldığından emin olun.

Erişilebilirlik kısayollarına git
Paylaş Yorumlar Google'da Euronews'ü takip edin

Bu haberler de ilginizi çekebilir

Elon Musk'ın 'Odyssey' karşıtı kampanyası, yapay zekâ filmi tehdidiyle ters tepti

En zayıftan en güçlüye: Christopher Nolan filmleri

'Backrooms': İnternette doğan korku fenomeni Hollywood’a taşındı