Türkiye’nin önde gelen tıp ve sağlıklı yaşam uzmanlarından Dr. Ender Saraç, Euronews’e verdiği mülakatta protein tüketiminin önemini vurgularken, ‘tamamlayıcı tıp’ uygulamaları hakkındaki düşüncelerinden ve kendi serüveninden bahsetti.
Dr. Ender Saraç, Türk kamuoyunun uzun yıllardır aşina olduğu bir isim. Dahiliye uzmanı olan Dr. Saraç’ın yaklaşımını pek çok meslektaşından farklı kılan en temel faktör ise, modern tıp uygulamalarının ‘tamamlayıcı tıp’ uygulamalarıyla desteklenmesi gerektiğini vurgulaması.
Meslek hayatı boyunca çeşitli tıp çevrelerinin eleştirilerine de muhatap olan Dr. Ender Saraç ile hem kişisel serüvenini hem de modern dünyada sağlıklı kalmanın yollarına dair bir röportaj gerçekleştirdik.
Protein tüketiminin önemini vurgulayan Dr. Saraç’a göre, kuralları hep ‘proteinle beslenen toplumlar’ koyuyor.
ABD’de Donald Trump yönetimi ve Robert F. Kennedy Jr.'ın besin piramidini ters çevirmesi ve et tüketimini teşvik etmesi çok gündem oldu. Bu 'radikal resetleme' hakkında ne düşünüyorsunuz?
Trump’ı beğenelim veya beğenmeyelim, o bir iş adamı mantığıyla ve Amerika’nın çıkarları doğrultusunda radikal kararlar alıyor. Bu hamlesinde çok önemli bir nokta var: Dünyayı proteinle beslenen toplumlar yönetiyor.
Çok fazla hamur işi ve karbonhidratla beslenen toplumlarda "ataklık" ve dinamizm konusunda sıkıntılar yaşanabiliyor. Bu nedenle protein odaklı bir beslenme modeline geçişi doğru buluyorum.
Peki, biz Türk toplumu olarak eti doğru tüketiyor muyuz?
Maalesef eti çok yakarak tüketiyoruz. Mangal kültürümüzün de etkisiyle et, kömür dumanına 10 santimetreden daha yakın olduğunda kanserojen bir yapıya dönüşüyor. Mangalı en az 15 santimetre uzakta tutmalı ve eti yakmadan pişirmeliyiz.
Ancak şunu da belirtmeliyim ki etin de fazlası zararlıdır ve bilhassa işlenmiş etlerden, salam ve sosis gibi koruyucu madde dolu ürünlerden kaçınmalıyız.
Benim her gün uyguladığım sağlık sırlarımdan biri de keçi kefiri içmektir. Kafkaslar'da 100 yaşında ölenlere "genç öldü" derler, bunun en büyük sırrı kefir ve keçi sütüdür.
Keçi kefiri hem güçlü bir probiyotiktir hem de yüksek D vitamini ve hayvansal protein içerir; insanı "keçi gibi" sağlam yapar.
Türkiye'de özellikle gençler ve çocuklar arasında obezite epidemisi var. Sizce gıda politikalarında, Türkiye özelinde nasıl bir devrim yapılmalı?
Şimdi ben bunu yakın vadede pek mümkün olacağını sanmıyorum. Çünkü televizyonu açıp en büyük reklam verenler cips, gofret, çikolata, fast food, işte hep belli zincirler. Belli işlenmiş kremalı, katkı maddeli kahveler. Dolayısıyla çok büyük bir reklam gücü var burada.
Gidip de hiçbir ıspanak kendi reklamını vermiyor. Bir karalahana, maydanoz, limon kendi reklamını vermiyor.
Kariyerinizin başından beri modern tıpla ‘kadim öğretileri’ birleştiriyorsunuz. Bu duruşunuz sebebiyle akademik dünyada bir dirençle karşılaştınız mı?
İlk başlarda evet, ciddi bir direnç ve stigma yaşadım. Akademik dünyada bu tip meselelerin ruhani ve manevi boyutunu reddeden materyalist bir yaklaşım her zaman var olmuştur. Ancak zamanla bu tedavilerin işe yaradığı, insanları kökten iyileştirdiği ortaya çıkınca durum değişti.
Artık çok kıymetli doktor meslektaşlarım bile bana hasta gönderiyorlar; o ön yargı büyük ölçüde kırıldı. Ben hiçbir zaman modern tıbbı reddetmedim. "Alternatif tıp" diye bir şey yoktur zaten; doğrusu "Tamamlayıcı Tıp" yani komplementer tıptır. Modern tıpla doğal tıbbı harmanlayarak kullanıyorum.
Peki, 'bunlar sadece plasebo etkisi' şeklindeki eleştirilere nasıl bir yanıt veriyorsunuz?
O bakış açısı belki çok eskidendi. Şu an akupunktur, ayurveda, hacamat ve kiropraktik üzerine sayısız bilimsel araştırma mevcut. Hekim tarafından bilinçli bir şekilde uygulandığında bu yöntemlerin ne kadar iyi sonuçlar verdiği kanıtlanmış durumda.
Örneğin Dünya Sağlık Örgütü, pandemi döneminde Ayurveda'yı tavsiye edilen bir tıp dalı olarak ilan etti. Eskiden her şeyin yalnızca Batı'dan gelince "bilimsel" olduğunu sanıyorduk ama binlerce yıllık bu sistemlerin insan sağlığına ciddi katkılar sunduğunu artık görüyoruz. Hastalarımda uykuların düzene girmesini, tansiyon ve şekerin regüle olmasını bizzat gözlemliyorum.
Kiropraktik gibi çeşitli uygulamaların hem sağlık bakanlıklarınca hem de tıp çevrelerince daha fazla benimsendiğini görüyoruz, örneğin çeşitli sırt ağrılarına iyi geldiği de artık yaygın bir kabul. Hacamat konusunda ise daha yoğun bir kuşku var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kimseyi eleştirmiyorum çünkü üç yıl boyunca ben de bu konuya biraz burun kıvırarak baktım. Fakat sonra çok aklı başında, eğitimli insanların; "yıllardır geçmeyen migrenim, fibromiyaljim geçti, ağır metallerim düştü" dediklerine şahit oldum. "Bunu bilmeden reddetmek de ayrı bir yobazlıktır" diyerek üniversitede eğitimini aldım.
Gördüm ki derya deniz bir bilgiymiş. Sağlık Bakanlığı bu konuda çok başarılı bir çalışma yaptı ve "merdiven altı" uygulamaları bitirip sadece sertifikalı tıp doktorlarının bu işlemi yapabileceğini deklare etti. Hacamat noktalarının çoğu akupunktur meridyenlerinin kesişme noktalarıdır; dolayısıyla müthiş bir detoks yöntemidir. Ben kendim yılda üç kez yaptırıyorum.
Günümüzde ekonomik şartlar sağlıklı beslenmeyi adeta bir lüks haline getiriyor. Dar gelirli yurttaşlar sağlıklı beslenmek için ne yapmalı?
Bu çok yerinde bir soru. İyi proteinin pahalı olduğu bir gerçek. Ancak bu noktada sormamız gereken ilk soru şudur: ‘Sigara içiyor musunuz?’
Günde bir paket sigara içen bir insanın yıllık maliyeti yaklaşık 40 bin TL civarındadır. Bu 40 bin lirayı sigaraya vermek yerine çoluğuna çocuğuna hem vitamin hem de kaliteli protein alabilir. İlk adım sigarayı ve istenmeyen maddeleri hayatımızdan çıkarmaktır; oradan ciddi bir bütçe açılacaktır.
Daha sonra evde yemek yapma alışkanlığına geri dönmeliyiz. Uygun fiyatlı protein kaynaklarımız da mevcut; kuru fasulye, nohut, mercimek, bezelye, mantar ve maş fasulyesi gibi bitkisel proteinler çok değerlidir.
Sütü uygun fiyata alıp evde yoğurt ekleyerek ve hatta limon sıkarak taze lor peyniri yapabilirsiniz. Yazın bakliyatları ve bezelyeleri dondurup kışa saklamak da bir yöntemdir.
Haftada bir iki kere mutlaka bakliyat tüketilmeli. ‘Bunları da alamıyoruz’ diyenler için bende maalesef bir mucize yok. Bunun ötesi devlet politikasıyla alakalı bir durum lakin en azından bu - nispeten daha uygun fiyatlı - gıdalara ulaşabilen yurttaşlarımız protein ihtiyaçlarını bu şekilde karşılayabilirler.
Sağlıklı beslenecek kadar bütçemizin olması halinde, stresli şehir hayatında tam iyileşme mümkün mü? Ruhsal bir detoks da gerekmiyor mu?
Beden ve ruhu birbirinden ayıramazsınız, ikisi bir bütündür. Bunu bir at ve jokey gibi düşünün: at beden olsun, jokey de ruh. At dünyanın en iyi Arap atı olsa da üzerindeki jokey 120 kiloysa ve at binmeyi bilmiyorsa hem atı sakatlar hem kendi düşer. Tam tersine, jokey çok bilge olsa ama atın bir ayağı sakat ve gözleri görmüyorsa, yine birlikte yere çakılırlar. İkisini de aynı frekansta iyileştirmek zorundayız.
Siz dünyanın en sağlıklı somonunu, brokolosini yiyip alkali su içseniz de eğer ruhunuzda derin bir depresyon ve mutsuzluk varsa, vücudun kodları o şifaya geçiş vermez. "Hiç sigara içmezdi, neden kanser oldu?" dediklerimizin çoğu aslında "ruhu kanser" olduğu için o noktaya gelmiştir.
Yahut ruhu çok bilge olup da bedenine bakmayan, obez ve hareketsiz kalanların ruhsal enerjisi bedene işlemez. Şifa, bu ikisi arasındaki bağlantı doğru kurulduğunda oluşur. En büyük ilaç sevgidir.