Son Dakika

Son Dakika

AK Parti eski Milletvekili Osman Can: Başkanlık sistemi mevcut sorunları artırır

Okunan haber:

AK Parti eski Milletvekili Osman Can: Başkanlık sistemi mevcut sorunları artırır

 AK Parti eski Milletvekili Osman Can: Başkanlık sistemi mevcut sorunları artırır
Metin boyutu Aa Aa

Anayasa Mahkemesi eski Raportörü ve AK Parti eski Milletvekili Osman Can, 24 Haziran seçimleri sonrası geçilecek yeni sistem öncesinde Türkiye'nin içinde bulunduğu demokratik ve hukuki durumu Euronews Türkçe için değerlendirdi.

24 Haziran ile birlikte "Türkiye'nin teknik olarak başkanlık sistemi denilen ama demokratik bir başkanlık sistemi ile çok fazla ilgisi olmayan bir hükümet modeline doğru geçiş yapacağını" söyleyen Can, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın mevcut demokrasi anlayışıyla Türkiye'yi demokraside bir üst lige çıkartmasının mümkün olmadığını kaydetti.

"Demokratik paramatreler açısından başkanlık sistemi olumsuzlukların sayısını artıracak"

"Anayasa hukuku parametreleri açaısından bakıldığında maalesef temel hak ve özgürlüklerin korunması, hukukun üstünlüğünün korunması, iktidarın hukukla sınırlandırılması, denge ve denetim mekanizmalarının çalıştırılması, erkler ayrılığının hem kurumsal hem ilkesel hem de pratikte uygulamaya geçmiş olması. Bu parametreler açısından bugün Türkiye’de bu parametrelerde çok ciddi aşınmalar olduğunu bazılarının ise neredeyse işlevsiz kaldığını maalesef kabul etmemiz gerekiyor. Denge ve denetim mekanizmaları şu an için Türkiye’de çalışmıyor. Erkler ayrılığı sistemi işlevini kaybetmiş durumda. Bu sorunlarla birlikte 24 Haziran seçimlerine gidiyoruz. Bu seçimle birlikte Türkiye teknik olarak başkanlık sistemi denilen ama demokratik bir başkanlık sistemi ile çok fazla ilgisi olmayan bir hükümet modeline doğru geçiş yapacaktır. Bu geçiş gerçekleştiğinde mevcut olumsuzluklara ilave yeni olumsuzluklar eklenecektir. Bu açıdan tabloyu oldukça olumsuz olarak değerlendirebiliriz."

"Yeni sistem ile tarafsızlığın sağlanması mümkün değil"

"Anayasa hukuku verileri açısından değerlendirdiğimde parlamento ile başkanlık seçimlerinin aynı anda yapılması meselesi var. Bu parlamento ile başkanlık sisteminde ikisinin de uyum içerisinde çalışması ikisinin de aynı parti tarafından kontrol edilmesinin amaçlanması demek. Bu normal bir başkanlık sisteminde çok da arzulanan birşey değildir. Çünkü burada erklerin kesin olarak birbirinden ayrılması ve birbirini denetlemesi ilkesi esas alınır. Türkiye için öngörülen sistemde ise birbirini denetleyen bir sistem değil eş güdümlü olarak aynı lider ve parti tarafından kontrol edilen yasama ve yürütme erkleri amaçlanıyor. Bu başkanlık sisteminin temel amaçlarına oldukça aykırı. İkisinin aynı anda seçime gidiyor olması parlamentonun fiili olarak başkanı çok fazla denetleyememe imkanını ortaya çıkarıyor. Bu da başından beri güçlü yetkilerle donatılmış olan başkanın parlamento üzerinden de çok daha güçlü hale gelmesi ve toplumu istediği şekilde biçimlendirebilme imkanı sağlıyor. Parlamento ile başkanın aynı partiden olması yargı bağımsızlığı açısından ciddi riskler ortaya çıkarıyor. Örneğin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)’nın, Anayasa Mahkemesi (AYM) üyelerinin atanmasında cumhurbaşkanının ve parlamentonun ataması şeklinde bir kombinasyon vardır. Parlamento çoğunluğu AYM ve HSYK üyelerinin bir kısmını atayacaktır. Bir de cumhurbaşkanı atayacaktır. İkisi de aynı partiye ait olduğunda yargıda çoğulculuk dediğimiz zemin ortadan kalkacaktır. Bu kaybolduğunda zaten tarafsızlığın sağlanabilmesi çok mümkün değildir."

"Başkanı denetleyebilcek ve kontrol edebilecek bir yapı olmayacak"

"Yasal boyutu itibarıyla anayasa, başkanın partili olabilme imkanını getiriyor ama başkanın partiyi kontrol edebilmesini yasaklamıyor. Böylece başkan aynı zamanda partisinin lideri olabiliyor. Böyle olduğu için de başkanın kimin parlamentoda milletvekili adayı olabileceğini dolayısıyla halkı temsil edebileceğine de karar verebileceği anlamına geliyor. Bu da parlamanto çoğunluğunun onun kontrolü altına girmesine yol açıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin öteden beri anayasal düzeni tamamıyla ademi merkeziyetçi değildir. Katı merkeziyetçidir. Bu şu demek. Gücü tam anlamıyla elinde bulunduran başkanın yerel yönetimler tarafından dengelenmesi ve kontrol edilebilmesi imkanı da yok demektir. Netice itibarıyla anayasal düzen açısından bakıldığında merkezde oturup merkezi kontrol edip bunun sağladığı güçle toplumu kılcal damarlarına kadar, ülkenin ücra köşelerine kadar her konuda karar verebilecek güce sahip bir başkan anlamına geliyor. Onu denetleyebilecek ve sınırlayabilecek herhangi bir fren veya kurumsal mekanizma yok.

Meclislerin tarihsel olarak ortaya çıkışının sebebi bütçedir dolayısıyla kamu harcamalarıdır. Parlamentolar her halükarda yürütme ne kadar güçlü olursa olsun harcama yetkisini elinde tutarlar. Bunu elinde tutması bu halkın temsilcilerinin yürütme gücünü kontrol edebilmesine imkan tanır. Tam da bu noktada Türk tipi başkanlık sistemi yapısı, meclisin yürütmenin bütçe harcamalarını kontrol edebilme gücünü ortadan kaldırdı. Bu açıdan Türkiye’de meclis işlevini kaybetmiş durumda. Bu anayasal düzen sadece kriz sağlıyor."

"24 Haziran seçimlerinden sonra ortaya çıkacak yapıya demokrasi diyemeyiz"

"Eğer bir parti başkanlığı kazanıyorsa aynı zamanda parlamentodaki çoğunluğu kazanıyorsa kontrolsüz ve frensiz bir iktidar şekli ortaya çıkıyor. Böyle bir iktidar şekli irrasyoneldir. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun tehlikelidir ve fiiliyatta haksızlığa ve adaletsizliğe yol açabilecek bir iktidardır. Çünkü tehdit algısı, adalet algısı merkezde tamamen kendisi tarafından belirlenir. Ama halk tarafından seçimler yoluyla belirlenmesine bakarak buna biçimsel olarak demokrasi deme imkanına sahip değiliz. Belki bundan iki üç yüz yıl önce demokrasi diyebilirdik ama günümüzün demokrasisini tanımlayan en önemli unsur sınırlı iktidardır, kontrollü iktidardır ve bağımsız yargı denetimidir. Erklerin birbirini denetleyebildiği dengeleyebildiği bir sistemdir. Demokrasiyi bu şekilde tanımlıyoruz. Demokrasiyi sadece halkın bir şekilde sandıkta oy kullanmasıyla ortaya çıkmış ve herşeyi yapabilen bir iktidar olarak tanımlamıyoruz. Dolayısıyla biz buna biçimsel olarak bile demokrasi diyemiyoruz. 24 Haziran seçimlerinden sonra ortaya çıkacak yapıya demokrasi diyemiyoruz ki bu arızayı şu an ilaveten söylüyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni öteden beri demokratik değildi, demokratikleştirilmeye çalışıldı. Bunun için mücadele ediyorduk. 2004, 2007 ve 2010’da anayasa değişiklikleri yapıldı. Avrupa Birliği (AB) bu değişiklikleri destekledi. Askeri vesayetin anayasal düzenden kaldırılması için mücadele edildi. Ama bu niyetle demokrasi inşa edilmedi. Daha da kötüye gidildi. Demokratik olmayan biçimsel olarak demokratik unsurlar gösteren bir anayasal düzenden artık bütünüyle demokratik olmayan bir anayasal düzene geçiş yapıyoruz. Bu hem Türkiye hem de AB açısından bir talihsizlik çünkü global dünyada buradaki durum AB’yi de ilgilendirir.

"AK Parti askeri vesayeti atlattıktan sonra bundan sonra ne yapacağız sorusuna cevap veremedi"

AK Parti gerçekten demokratik hamleler gerçekleştirdi. Sessiz devrimler olarak nitelendirebileceğimiz hamlelerde bulundu. İslami ve muhafazakar bir toplumda kadın erkek eşitliği pozitif ayrımcılık anayasal bir ilke haline geliyor. Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmesi yasaların üstüne çıkıyor. AYM’ye bireysel başvuru hakkı kabul ediliyor. Sosyal haklarda ciddi gelişmeler vardı. 2010 yılında askeri vesayetin ortadan kaldırılması ve sadece temel hak ve özgürlüklerdeki iyileştirilmelerin değil sistemin artık demokratikleştirilmesi, dolayısıyla iktidarın demokratik parametrelere göre paylaşılması aşamasına gelindiğinde bir sıkıntı ortaya çıktı. Bana göre AK Parti bundan sonra ne yapacağız sorusuna pozitif bir cevap veremedi. Asker ile mücadele ederken ne yapacağınız az çok bellidir. Askeri vesayete karşı çıkar ve demokratik olursunuz. Bundan sonra nasıl yaşayacağız sorusuna cevap vermek kolay değildir çünkü inşa aşamasına geçiyorsunuz. Türkiye gibi farklı kesimlerin bir arada yaşadığı bir ülkede bu farklılıkları demokratik olarak bağdaştırmak zorundasınız. Bu çatışmaları anayasal olarak düzenlemek durumundasınız. Bunun için kurumlar inşa etmek zorundasınız. Kısacası yeni bir hayat inşa etmek zorundasınız. Bu kolay değildir."

"Gezi hareketi özünde demokratik katı merkeziyetçi yapıya karşı bir tepkiydi"

"AK Parti’nin milliyetçi muhafazakar bir seçmen desteğine dayandığını ve çoğunluğa dayanarak iktidarı garantilediğini kabul etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla böyle bir zahmete girip sorunlara herkesi tatmin edebilecek cevaplar vermek yerine çoğunluğa dayanarak iktidarını sağlamlaştırmayı tercih edebileceğini kabul etmek gerekiyor. Yani konformist bir yapıyı tercih ettiğinden bahsetmemiz doğru olabilir. 2010-2012 arasında Türkiye’nin yeni bir anayasal düzene kavuşabilme imkanı vardı. AK Parti de o zaman buna hevesliydi. Fakat o zaman Halkların Demokratik Partisi (HDP) dışındaki diğer partiler anayasal düzenin değişmesine karşıydı ve direnişleri söz konusuydu. Artı AK Parti’nin 2011 yılına kadar çok da dillendirmediği bir başkanlık modeli AK Parti tarafından ısrarlı bir şekilde gündeme gelince bu da anayasal inşayı yeni bir toplumsal sözleşmeyi hayata geçirmeyi zorlaştıran, engelleyen ötekine bir bahane sağlayabilecek unsurlar olarak ortaya çıktı. 2012 yılına gelindiğinde AK Parti’nin mevcut anayasal düzenin sağladığı konforu kullanarak iktidarını güçlendirebildiği, medyayı, sivil toplumu ve devlet kurumlarını rahat bir şekilde kontrol edebildiği bir tablo ortaya çıktı. Maalesef bu tercihi yaptı. Demokratikleşme konusundaki motivasyonu kalktı. Anayasal düzenin kendisi demokratik değil dolayısıyla bu anayasal düzen sorunlar üretir. Katı merkeziyetçi yapı nedeniyle patlayan bir Gezi hareketi vardı. Gezi hareketi özünde ilkesel olarak demokratik bir hareketti. İnsanların yaşadıkları mahallelerin, sokakların, kaldırım taşlarının nasıl olması gerektiğine başkent karar vermesin, bu bizim hafızamız, bu bizim arşivimiz, buna da biz karar verelim isyanıydı bu. Bu isyan şöyle ya da böyle çıkacaktı bundan sonra da çıkacak. Çünkü katı merkeziyetçi yapıya karşı bir tepkidir ve her zaman ortaya çıkabilir."

"AK Parti mücadele ettiği antidemokratik unsurlara benzedi"

"Devletin kurumlarına sızmış elitist bir haraket olarak FETÖ meselesi ortaya çıktı. Devleti kontrol etmeye çalışan demokratik meşruiyete ihtiyaç duymaksızın devleti ideolojik siyaset felsefesine göre biçimlendirmeye çalışan bir yapı vardı. Devlet demokratikleştirilmediği sürece devleti kontrol eden AK Parti mücadele ettiği cemaat veya buna benzer antidemokratik unsurlara benzemeye başladı. Sonunda da Türk tipi başkanlık sistemini getirmek suretiyle başlangıçta karşı çıktığı, değiştirmeyi arzu ettiği ne kadar muarız varsa askeri ve bürokratik vesayet gibi toplumdan uzak, merkeziyetçi ne kadar güç varsa şu an onlara benzedi ve onlardan bir farkı kalmadı. Haklı olarak cemaatle mücadele etti ama şu anki yapı itibarıyla fark nedir dediğimiz zaman bu soruya net bir cevap veremiyoruz. Tabi ki seçimlerle iktidara gelmiş demokratik meşruiyeti vardır ama yöntem itibarıyla, hukukun üstünlüğüne saygı itibarıyla bu soruyu haklı olarak sorabilen insanlar görebiliyoruz etrafımızda. Askeri vesayetten ne farkınız kaldı diye soru sorulduğunu görmek lazım. AK Parti başlangıçtaki noktadan bugünkü talihsiz noktaya savruldu."

"Erdoğan’ın Türkiye’yi demokraside üst lige çıkarabileceğini sanmıyorum"

"Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 24 Haziran sonrası Türkiye’yi demokrasi liginde üst lige çıkartacağı sözlerine katılmadığını belirten Can, "Bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum çünkü mevcut antidemokratik anayasa değişikliğini yeni demokrasi merhalesi olarak kabul ediyorlar. Dolayısıyla demokrasiyi daha da ileri götüreceğiz dedikleri zaman bu söylemi onun üzerine inşa edecekler. Yani başkanın parlamentoyu kontrol ettiği, yargının bağımsız olmadığı ya da biçimsel olarak bağımsız olmasına rağmen çoğulculuğun ortadan kalkması itibarıyla tarafsız olarak davranamayacağı bir model bu. Yerel yönetimlerin güçlendirilmediği, ciddi bir şekilde zayıflatıldığı, sivil toplumun, medyanın önemli ölçülerde özelliğini kaybettiği bir yapı. Bunu daha fazla nasıl demokratikleştirebiliriz. Demokratikleştirme 2015-2016’dan sonra yapılanların geri alınmasıyla belki anlam kazanabilir. Ama bunların geri alınması için değil derinleştirilmesi için bir seçime gidiyoruz. Vaatler böyle. Dolayısıyla burada demokrasiyi üst lige çıkaracağız dediği şey ile bizim demokrasiden anladığımız şeylerin aynı olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Bugün gelinen nokta 2011-2012’den sonra bir gerilemedir ve bu gerilemenin belki daha da devam edeceğini söyleyebiliriz. Eğer ki seçimi şu anki konsept ile şu anki vizyonlarıyla kazanırlarsa. AK Parti’nin fabrika ayarlarına dönmesinin Türkiye açısından çok olumlu bir gelişme olacağını her zaman söyleyebilirim. Ancak artık AK Parti’nin bunu bu haliyle yapabileceği birşey değil. O yüzden seçimlerden sonra muhalefet parlamentoda çoğunluğu elde edebilirse muahalefete düşmüş bir AK Parti’nin de demokrasiye yeniden dönüş motivasyonu belki yeniden ortaya çıkabilir ve diğer partiler ile yeni bir toplumsal sözleşme temelinde yeni bir anayasa inşa edilebilir. Bu, Türkiye için bir şanstır. AK Parti’nin iki seçimden de başarıyla çıkması halinde ise mevcut durum tasdik edileceği için bunun pek ihtimal dahilinde olduğunu düşünmüyorum."

"OHAL hukuk devleti sınırlarını aştı kalksa bile yeni sistemle durum değişmez"

"Her hukuk devleti, her bir demokratik devlet kendi varlığına kendi işleyişine karşı olan tehditlere karşı kendini savunma hakkına sahiptir. Bunu olağan dönemlerde olağan yöntemlerle yapar. Olağan olmayan dönemlerde ise gerekiyorsa sıkı yönetim ile OHAL ilan etmek suretiyle bunlarla mücadele edebilir. Ama bunun sınırları hukuk devleti içerisinde vardır. Birincisi gerçekten böyle bir tehdit var mı, bunun denetiminin yapılması lazım. İkincisi ise alınan önlemler o tehditle orantılı mıdır; bunlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin de ortaya koyduğu kriterler, Venedik Komisyonu’nun ortaya koyduğu kriterler. Türkiye’nin FETÖ gibi bir yapıyla mücadelesini meşru kabul ettiğimi ama burada işin ölçüsünün çok ciddi şekilde kaçtığını, bu mücadelenin gerekliliklerini önemli ölçüde aştığını dolayısıyla haksızlıklara yol açtığını, FETÖ ile ilgisi olmayan sol hareketin ve özgür medyanın kriminalize edildiğini, akademi dünyasının haksızlıklara uğradığını, muhalif seslerin bastırıldığını görüyoruz. Bu OHAL’in hukuk devleti sınırları içerisinde artık kalmadığını kabul edebiliriz. Türkiye'nin 15 Temmuz sonrası diğer siyasi partilerle birlikte yeni bir başlangıç yapabilme imkanı vardı ama yapılmadı. Ben de bunu AİHM ölçütleri ve anayasaya aykırı olarak nitelendirdim ama maalesef bu tablo değişmedi. 24 Haziran sonrası bir iktidar değişikliği olmazsa, bu tablonun da çok değişmeyeceğini söylemek gerekir. OHAL kaldırılsa bile çok fazla değişmeyecektir çünkü OHAL yetkilerine sahip bir başkanlık gücü olacaktır."

"Kürt sorunu iktidarın tepesindeki kişinin düşüncesine göre çözülemez"

"Bir ülkenin politikası ülkenin kurumlarıyla birlikte biçimlenir. Sadece siyasi iktidarın tepesindeki kişinin düşüncesi, yaklaşımı ve kişiliğine göre değişmez. Kürt sorununun çözümlenmesi yüz yüz elli yıllık bir meselenin çözümlenmesidir. Türkiye’nin anayasal düzeninin ve kurumlarının devlete ürettiği bir sorundur. Dolayısıyla kurumsal ve anayasal bir meseledir. Bunu anayasal ve kurumsal yapı ve iradelerle ve çoğulcu bir anlayışla çözmek gerekir. Bu nedenle sağdan sola soldan sağa savrulmaların iktidarın kişiselleşmesi ile ilgili bir sorun olduğunu düşünüyorum. Şu an bu meselenin çözümü konusunda çok negatif bir durumdayız. Ama ertesi gün karar verildi hadi gelin bunu düzeltelim dediğimiz zaman da ben çok pozitif bir noktada olduğumuzu düşünmeyeceğim. Çünkü yine bireysel kararlarla yine kişiselleşmiş bir iktidar tercihiyle böyle bir insiyatifin başladığını kabul etmemiz gerekiyor. Oysa bu meseleler kurumsaldır. O nedenle kurumsal ve çoğulcu katılımlarla çözülebilir. 2012 yılında Türkiye çözüm sürecini başlattı. Ben de çözüm sürecinin başlangıcı aşamasında AK Parti tarafından anayasa konusunda yapılan daveti kabul ettim ve AK Parti’ye girdikten sonra bu çözüm süreci başladı. O zamanlar gerçekten ümitliydik. Devletin kurumları işin içindeydi. Kurumsal iradeler bir şekilde bu işin içindeydi. Ancak siyasal gerekçelerle bu işlemedi ve AK Parti bu noktaya doğru geldi.

Venedik Komisyonu’nun raporları Ankara’da yansıma bulmuyor

Venedik Komisyonu raporları yerel yönetimler konusunda çok net. Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda anayasal değişikliklerin gündeme alınış biçimi, uygulanış biçimi konusunda komisyonun çok ciddi eleştirileri oldu. Bu eleştirilerin büyük bir kısmı haklıydı. Bu eleştirilere doğru bir cevap verilmiş olsaydı hukuk devleti açısından dokunulmazlıklar ve siyasi özgürlüklerin korunması açısından bu eleştirilere kulak verilmiş olsaydı, bugün yine daha pozitif bir noktada olabilirdik. Kötü bir noktadayız ve bu noktanın biraz daha ilerisindeyiz çünkü artık Venedik Komisyonu’nun raporları Ankara’da hiçbir şekilde yansıma bulmuyor. Medyaya yansımıyor ve bunlar Türkiye kamuoyunda pek tartışılmıyor. Ben bu komisyonun raporlarını destekledim. Türkiye ile ilgili konularda oy hakkım olmasa da ben bunları destekledim. Dördüncü sene sonunda benim görev sürem uzatılmadı. 2017’de benim yerime Türk tipi başkanlık sistemini savunan ve hazırlanmasına katkıda bulunan başka bir meslektaşımız bu komisyonun üyesi oldu. Bunlar demokratikleşme konusunda, Kürt sorununun çözümü konusunda, toplumsal sorunların çözümü konusunda şu an için işaretler durumun pozitif olmadığını gösteriyor ama bunun da bu şekilde devam etmeyeceğini görmemiz gerekiyor."

"Millet İttfakının seçimi kazanması demokratikleşme bakımından ümit oluşturabilir"

"Şu an muhalefet demokrasi ve özgürlük ve çoğulculuk söylemi ile AK Parti iktidarına muhalefet ediyor. Oldukça da pozitif bir dille bunu yapıyor ama bu konudaki iyimserliği ihtiyatlı olarak ortaya koymak gerekiyor. Çünkü bunlardan bir tanesi CHP ve Kürt sorununu ve askeri vesayeti ortaya çıkaran bir siyaset felsefesi geleneğinden gelen bir parti. İYİ Parti milliyetçi gelenekten gelen bir parti. Saadet Partisi ise Milli Görüş geleneğinden gelen ve bugün için oldukça pozitif bir noktada duran bir siyasi parti. Dolayısıyla değiştirmeye çalıştığımız anayasal düzenin bütün arızalarını da kendi içerisinde barındıran bir muahalefet bloğu var. HDP bir yandan özgürlükçü bir söyleme sahip fakat bir yandan da Kürt silahlı hareketi ile PKK ile bir şekilde söylemsel belki duygusal veya politik olarak bir şekilde ilişkisi bağlantısı veya dirsek teması olan bir siyasi hareket. Ve AK Parti de şu anki AK Parti. Böyle bir aktörler buketi var karşımızda. Seçimlerden sonra Millet İttifakı bloğunun başarı kazanması Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda bir ümit oluşturabilir. Bu mümkündür ama bu hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi noktasında planlanmazsa bu durumda 2010 yılında AK Parti’nin anayasa değişikliğinden sonra içine girdiği türbülansın yensini yaşayacağız. Rövanşist duygular ön plana çıkabilir çünkü şu an çok ciddi bir anti AK Parti ve anti Erdoğan duygusu da var. Muhalefet kanadında da söylemlerde dile getirilmese de tabanda veya sosyal medyada bu rahat bir şekilde izlenebilir. Yeni bir dalga ortaya çıkabilirse bunu yeni bir anayasal dile tercüme etmek gerekiyor. Bu liderlere ve muhalefete düşecek çok ciddi bir sorumluluktur. Bunu ne kadar ertelerlerse tarihsel momenti de kaçırmış olacaklardır. Bu da Türkiye’ye bir on, on beş yıl daha kaybettirebilir.

Kamuoyu Prof. Dr. Osman Can’ı 2002 - 2010 yılları arasında Anayasa Mahkemesi Raportörlüğü yaptığı dönemde 2008’de AK Parti’ye açılan kapatma davasının raportörüyken yakından tanıdı. 2012 yılında partinin MKYK’sına girdi. Sonraki süreçte AK Parti’nin öne çıkan anayasa hukukçularından biri oldu ve 2014 yılında Türkiye’yi Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu’nda temsil etti. Can 7 Haziran genel seçimlerinde AK Parti’nin 25. Dönem İstanbul Milletvekili olarak seçilmişti.

Bu haberler de ilginizi çekebilir:

ABD Başkanı Trump'ın damadı Ortadoğu'da barış arıyor

İtalya ve Fransa krizinde son perde: Macron geveze ve münasebetsiz