Euronews artık Internet Explorer üzerinden erişilebilir değil. Bu tarayıcı artık Microsoft tarafından güncellenmiyor ve en son teknik yenilikleri desteklemiyor. Sizi; Esge, Safari, Google Chrome veya Mozilla Firefox gibi başka tarayıcıları kullanmaya davet ediyoruz.
Son Dakika

Nazi işgali altında Paris'te bir 90 dakika: Zafere Kaçış

Nazi işgali altında Paris'te bir 90 dakika: Zafere Kaçış
Euronews logo
Metin boyutu Aa Aa

Donald Trump, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'la girdiği polemikte son sözü geçen hafta, diplomatik nezaketi bir kenara bırakarak sarf etti: "Biz kurtarmaya geldiğimizde Paris'te Almanca öğreniyordunuz."

Bu medyatik polemik, o andan itibaren birden arşivlerden Nazi tankları altındaki Paris'in fotoğraflarının ve filmlerinin çıkmasına neden oldu.

Sinemada Paris'i Alman işgali altındaki bir Fransız başkenti olarak resmeden onlarca filmden biri Birleşik Amerikalı yönetmen John Huston’un 1981 tarihli, Türkçeye “Zafere Kaçış” olarak çevrilen yapıtı Victory.

Film, Nazi ordusunun futbol takımı ile esir kampında tutulan müttefik kuvvetler subaylarının on biri arasındaki 90 dakikayı, futbol sahasında mukim iki kalenin önünde cereyan eden bir meydan savaşına çeviriyor. İşgal eden ile hürriyeti için direnen arasında, savunulan ve hücum edilen iki kalenin önünde tahkim olunmuş bir özgürlük savaşı gibi…Bombalara ve savaş toplarına değil en çok futbol topuna sahip olanın kazanacağı bir gaile… Böyle bir savaş filmi Zafere Kaçış.

Kalede Sylvester Stallone hücumda Pele ile Osvaldo Ardiles

Michael Caine, Sylvester Stallone, Max von Sydow gibi sinema dünyasının yıldızlarının yanı sıra Pele, Bobby Moore, Osvaldo Ardiles, Kazimierz Deyna gibi gerçek futbol yeteneklerini beyaz perdeye taşıyor John Huston.

Kamerasını önce esir kampının cemaati içinde ortak bir tutku olan futbol topuna çeviriyor.

Filmin ne siyasal anlatısı çok iddialı ne de militarizm karşıtlığı yeterince vurgulu. Futbolun hikmeti daha ağır basıyor. O kadar ki biraz iyi niyetliyseniz daha ilk sahnede Nazi subayı Binbaşı Von Steiner’in (Max von Sydow) futbol tutkusu sayesinde hidayete ereceğine dahi kanaat getirebilirsiniz. Binbaşı, filmin başında İngiliz esir subaylarından, savaş öncesinde West Ham United forması giymiş John Colby (Michael Caine) ile savaşı lanetleyen bir konuşma yapıyor. Savaşın üzücü bir hata olduğunu onaylayan sözleri var. Hatta bir ara "ileri gidiyor" ve 'uluslar sorunlarını futbol sahalarında çözselerdi acaba savaş çıkmaz mıydı' sorusunu bile soruyor.

Film 1924 Yaz Oyunları ile 1938 Dünya Kupası’nın Colombes Stadı'nda çekildi

Film bu diyalogla başlıyor. Nazi generallerinin futbolun popülerliğini propaganda faaliyetlerinde kullanma niyeti hikayeye dahil oluyor. Avrupa başkentlerini enkaz yığınına çeviren Almanların milli takımı ile müttefiklerin esir subaylarından oluşan on bir arasında bir 90 dakika oynanması gündeme geliyor. Bu iddialı karşılaşma Fransız Devrimi’nin ateşinin yakıldığı Alman işgali altındaki Paris’te, 1938 Dünya Kupası’nda İtalya-Macaristan finalinin oynandığı Colombes Stadyumu’nda olacaktır.

Fransız direnişçiler devre arasında tünel kazarak soyunma odasına ulaşıyor

Söz konusu futbol maçı esir subayların kaçış planı için bulunmaz bir fırsattır. Sürekli kaçma planları yapan, kampın yaramaz çocuğu Birleşik Amerikalı subay Hatch’in (Sylvester Stallone) katkıları ile bir plan hazırlarlar. Tutsak subaylar Alman tanklarının gölgesindeki Paris’te misafir takım soyunma odasını kullanacaktır. İrtibata geçtikleri Fransız direnişçiler, devre arasında stadyum dışından kazdıkları tünelle buraya ulaşarak kendilerini kaçıracaktır.

Özgürlüğe kavuşacakları plan kusursuz işler. Ama futbolun dili özgürlüğün tanımını değiştirmiş gibidir. Çünkü maçın ilk yarısına Almanların mütecaviz futbolu damgasını vurur. Avrupa’yı boydan boya ölüm kampına çeviren Nazilerin on birinden kimsenin fair play ruhu filan beklediği de yoktur zaten. Ama başta Onbaşı Luis Fernandes rolünde izlediğimiz Pele olmak üzere filmin kadrosundaki profesyonel oyuncuların sinemasal futbolları bu dakikalarda John Huston’un kamerasından olağanüstü bir gösteriye dönüşüyor. İngiliz Bobby Moore, Polonyalı Kaizimerz Deyna gibi isimlerin hünerleri de filmin keyifli anlarından.

Futbolun iyi adamları Nazilerin belini kırıyor

Carlos Rey rolündeki, 1978 Dünya Kupası’nı kaldırmış Arjantinli Osvaldo Ardiles’in topu Nazilerin üzerinden topukla atıp ilerlemesi örneğin, bu savaşsız savaş filminde kötü adama sıkılmış bir kurşun etkisinde. İlginçtir, tüm insanlığın nefret ettiği Naziler, film boyunca ilk kez o sahnede bu dozda bir melodram öğesine maruz kalıyor: Futbolun iyi adamları, Nazilerin belini kırıyor.

Almanların mütehakkim “oyunu” ile müttefikler ilk 45 dakikayı 4-1 mağlup, ama sağ salim tamamlıyorlar.

Soyunma odasına gittiklerinde stadyum dışından kazdıkları tünelle kendilerini kurtarmaya gelen Fransız yoldaşlarını karşılarında görüyorlar. O anda, insanın en çok savaşta insan olduğunu hatırlatıyorlar. Sahada mağlupken kaçmanın kurtuluş olmadığını düşünüyorlar. Asıl tutsaklığın böyle bir maçtan mağlup ayrılmak olacağını düşünüyorlar.

Nazilerin kalesine Pele’den rövaşata

O an o sahayı terk etmek, onlara cepheden kaçmak kadar onursuzca görünüyor. “Eğer şimdi kaçarsak bir futbol maçı kaybetmekten daha fazla şey kaybederiz.” diyorlar. Mücadeleye sahada devam ediyorlar.

Asıl özgürlüğü Almanların kalesinin önünde arıyor ve peş peşe goller buluyorlar. Skor 4-3 oluyor. Beraberlik için 1 gole ihtiyaçları vardır. Luis Fernandes’in (Pele) acı içinde kıvranarak, sakat da olsa (yaralı demek lazım) oyuna tekrar girmesi ve eli böğründe, çimlerde sürünerek taşıdığı toplarla sürüklediği ataklar görülmeye değer. Bunlardan birinde Pele’nin farklı planlarda izleyeceğimiz muhteşem rövaşatası Nazilerin skor üstünlüğüne son veriyor.

Yönetmen Pele’nin bu şutunu, neredeyse İkinci Dünya Savaşı’nın sonunu getiren, Hitler Almanya’sına vurulmuş en büyük askeri darbe Normandiya Çıkarması ile eşdeğer bir önemde görüyor. Sanki böyle anlatmak için de tüm imkanlarını kullanıyor.

Futbolun 90 dakika olduğunu bilenler filmin burada bitmeyeceğini kestirebiliyor. Almanların son dakikada kazandığı penaltı gerçek bir finale götürüyor bizi.

Stallone penaltıyı kurtarıyor, tribünlerde La Marseillaise söyleniyor

Müttefiklerin kalesinde Rocky Rambo klasiklerinin can –alıcı gladyatörü Sylveste Stallone (Hatch) vardır ve kalecinin penaltı anındaki endişesine bu kez Columbus Stadı’ndaki 50 bin seyirci ile birlikte bizimki de ortak olur. Stallone’nin o ifadesiz yüzünün yerinde bu sahnede yarı hırçın yarı kederli bir direnişçi cemalini görmeye bile meyyal oluruz ki işte futbol böyle bir şeydir.

Penaltı kullanılırken tribünlerden Fransa Milli Marşı La Marseillaise’ın Fransız İhtilali’nin melodisi sayılan ezgileri yankılanır. 50 bin kişi bir ağızdan bu marşı söylerken kalecinin kurtarışını izleriz. Sahne duygusal açıdan baştan çıkarıcıdır. Tribünlerin tamamını, Alman askerlerini aşarak sahaya inerken, futbolcuları aralarında gizleyerek stadın dışına yönelirken görürüz. Haklılar gerçekten de kazanmıştır. Güçlüler değil…Kadraja giren etkileyici resim, yeşil çimler üzerine çizilmiş bir tablo gibidir. Film biterken Colombes Stadyumu’nu genel planda seyrederiz. Futbolun edebinin yazıldığı bir mahfil gibi.