Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Onur Haftası'nda LGBTİ amblemli ürünlerin satışı: Boykot mu, birlikte yaşam mı?

Kaos GL
Kaos GL   -   ©  Gözde Demirbilek / Kaos GL
Metin boyutu Aa Aa

Bu sene 22-28 Haziran tarihleri arasında koronavirüs salgını sebebiyle tarihinde ilk kez çevrimiçi ortamda düzenlenmekte olan Onur Haftası'nın teması "Ben Neredeyim?". Ancak LGBTİ'lerin toplumda varoluş mücadelesi çerçevesinde kimliklerine hitap eden ticari ürünlerin satışı konusunda da tartışmalar alevlenebiliyor.

Çiçek başta olmak üzere hediyelik eşya da satan ünlü bir e-ticaret sitesinin, LGBTİ amblemi taşıyan çanta ve telefon kılıfı satışı yapmasıyla birlikte artan tartışmalar, söz konusu sitenin boykot edilmesine yönelik sosyal medyada yapılan çağrılarla birlikte büyüdü.

Bu konuda geri adım atmayan sitede tartışma yaratan ürünler halen satışta. Türkiye merkezli başka bir ünlü e-ticaret sitesinde ise cumartesi günü itibariyle LGBTİ ile ilgili 1042 ürün satışta bulunuyor.

İlk boykot çağrısı değil

Geçtiğimiz haftalarda benzeri bir boykot çağrısı, Onur Haftası sebebiyle Fransız menşeli ünlü bir spor ürün satış mağazasının "Bizde her renge yer var! Cinsel kimlik ve yönelimden bağımsız olarak, herkes için eşit bir çalışma ortamında, çeşitlilik ve kapsayıcılığı destekliyoruz" şeklindeki sosyal medya mesajından sonra hız kazanmış, bu tür mesajların "manevi değerlere ve ahlaki yapımıza saygısızlık olduğu" yönünde çağrılar yankı bulmuştu.

Sosyal medyada LGBTİ haklarını kriminalize eden tepkiler, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin "Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar ve hiçbir şirket, birey, hatta hiçbir kuvvet, bu hakkı kişilerin elinden alamaz" ilkesi göz önünde bulundurulduğunda toplumsal dinamikler açısından ne ifade ediyor?

Türkiye aynı biyolojik cinsiyetten iki kişinin cinsel ilişkiye girmesinin bir suç unsuru olmadığı 98 ülkeden biri ve Bülent Ersoy birçok kesim için saygı gören bir sanatçı olsa da, yine de "eşcinsel" komşu söz konusu olduğunda tabular devreye giriyor. Örneğin Kadir Has Üniversitesi'nin 10 yıldır Türk halkının nabzını tuttuğu Türkiye Eğilimler Araştırması'nın 2019 verilerine göre; Türkiye'de 2019’da “eşcinsel” komşu “istemeyen” oranı yüzde 46,5 düzeyinde.

Uzmanlar nasıl değerlendiriyor?

İletişim akademisyeni Prof. Yasemin Giritli İnceoğlu; "Homofobik ve cinsiyetçi ataerkil yapının sürekli hetero-normativite üzerinden kendini yeniden üreterek, LGBTİ bireyleri sapkın veya sapık bireyler olarak ötekileştirmelerine artık alıştık. Yalnız ötekileştirme değil, aynı zamanda düşman olarak gördüğü insanı kendisinde olmayan nitelik, özellik vs. yüzünden itham ederek, adeta bu kişiyi hedef tahtasına koyma yani bir tür insandışılaştırma’ya başvuruyorlar" diyor.

Sosyal medyada daha önce başka firmalar için de adeta linç kampanyasına dönen boykot çağrıları yapıldığını, bu kez yapılan yorumlarda ise firmanın bu ürünleri satması ile eşcinselliği, sapkınlığı yaydığı, Müslüman mahallesinde salyangoz sattığını belirten İnceoğlu, "Müslüman mahallesinde LGBTİ bireylerin yaşamadığı nasıl bir görüştür" diye soruyor.

"LGBTİ bireyleri yok saymak, şeytanileştirmek, hedef tahtasına koymak büyük insan hakları ihlali ve nefret suçudur; firmayı boykot ederken cezalandırılan firma değil, LGBTİ bireylerdir."
Prof. Yasemin Giritli İnceoğlu
iletişim akademisyeni

İnceoğlu'na göre, son yaşanan boykot kampanyasında sosyal medyada paylaşılan yorumlarda vurgulanan "hastalık" ve "tercih" terminolojileri son derece yanlış kullanılıyor:

"Öncelik eşcinsellik bir tercih değil bir cinsel yönelim; cinsiyet kimliğinden bağımsız olarak, kendi cinsimize mi yoksa karşı cinse mi cinsel olarak yöneldiğimizle ilgili. Hastalık da değil, zira bir dönem hastalık olarak kabul edilse de Dünya Sağlık Örgütü 1974’de bunu hastalık sınıflandırmasından çıkardı. Dolayısıyla bu boykotlarda ortaya atılan argümanların hiçbirinin bilimsellikle ilgisi yok."

İnsan hakkı ihlali ve nefret suçu

İnceoğlu ayrıca, LGBTİ bireyleri yok sayma, şeytanileştirme, hedef tahtasına koymanın insan hakları ihlali ve nefret suçu olduğunu, firmayı boykot ederken cezalandırılanın firma değil, LGBTİ bireyler olduğunu ve onları değersizleştirmenin amaçlandığını kaydediyor:

"Çocukların eşcinseller yüzünden veya eşcinsellik simgesi taşıyan aksesuarları kullanmaları ile eşcinsel olacağına inanmak , bunu tehdit gibi görmek asıl büyük bir hastalık semptomudur. Doğuştan bir özellik olarak sosyal ve insani ilişkilerden etkilenmeyen eşcinsellik, heteroseksüeller için bir tehdit oluşturmaz. En büyük tehdit, heteroseksüellerin LGBTİ+ lere karşı nefret söylemi üretmeleri ve nefret suçları işlemeleridir."

Uzmanlar ayrıca benzeri boykot ve linç kampanyalarının toplumda LGBTİ bireylere yönelik süregiden şiddet ve cinayet eğilimlerini de normalleştirme ve rasyonalize etme riskini barındırdığı konusunda uyarıda bulunuyorlar.

"Homofobik ve transfobik suçlar, cinayetlerin sayısı sürekli artmaktadır. Asıl boykotları çocuk tecavüzlerine, kadın cinayetlerine, hayvan eziyetlerine karşı düzenleyen, insan haklarına, farklılıklara, bize benzemeyene saygı duyulan bir toplumda yaşayacağımız günlerin gelmesini umut ediyorum" diyor İnceoğlu.

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Dr. İdil Engindeniz, söz konusu boykot çağrılarına dair Twitter'da kullanılan etikette boykota karşı çıkıp LGBTİ bireylerin haklarını savunanların da aynı etiketi kullanmasından dolayı "trend topik" olduğuna dikkat çekiyor, ancak bu boykotun toplumsal dinamiklerinin de bir süredir hazırlandığını vurguluyor.

euronews Türkçe'ye konuşan Engindeniz, "özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bu konudaki açıklamalarından başlayarak pandemi döneminde LGBTİ bireyler yeniden bir kurban olarak seçilmeye başlandı. Bu süreçte hedefe alınan ticaret sitelerinin ürünleri sitelerinden sessizce kaldırmamaları ve/veya herhangi bir açıklama yapmamış olmamaları da akıllıca bir iletişim taktiği" diyor.

Engindeniz'e göre, toplumun bir kesiminin "sosyal ölümünü" talep etmek, varlıklarının bir parçasını göstermemelerini istemek, bunun da bir adım ötesine geçerek Müslüman bir toplumda var olamayacaklarıyla ilişkilendirmek, insanların fiziksel olarak da hayatlarını tehdit eden bir hale gidiyor; ancak Polonya başta olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerinde durum Türkiye'den farklı değil.

"Bir şey "tabulaştırıldığında" ve üst düzeyden de politikalarla desteklendiğinde orada kuvvetli bir toplumsal dirençle karşılaşıyorsunuz. Bu konuda hak savunuculuğu yapan STK'lar, uzunca bir süre kabul edilme mücadelesi verdi ve bu mücadele halen devam ediyor. Ama Gezi Süreci'yle birlikte ve özellikle 2013'ten sonra hersey daha da zorlaşmaya başladı, sokakta olma olanağı daraldı ve tehlikesi artmaya başladı" diyen Engindeniz, "bu konudaki farkındalık çalışmaları yapılıyor ama görünür olamıyor. Bunların ana akımda gündeme gelmesini zaten bekleyemiyoruz, ama alternatif medyada da özel dönemlerde, artık görülemez noktaya geldiğinde yer bulabiliyor" diyor.

Alperen Ocakları Vakfı 4 sene önce yine Haziran'ın son haftası gerçekleşecek olan LGBTİ Onur Yürüyüşü'nü yaptırmayacaklarını açıklamış, "olacakların sorumlusu biz değiliz" şeklinde bir tehdit de dillendirmişti.

"Ancak bu açıklamalarını geri çekerken nefret suçu işleyen açıklamalarını da ana akım medya hiç kesmeden bir dakikayı aşkın süre yayınlamıştı. Toplumda eşcinselliği reddeden bir grup elbet olabilir, ama bunun görünürlük kazanması, bu konuda yürütülen politikalarla destekleniyor. Siyaset-üstü kampanyalarda bile LGBTİ dernekleri olduğunda masaya oturmayan muhafazakar dernekler oldukça, diyalog kanalları tıkanıyor" diyor Engindeniz.