Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Brüksel, Gezi davası sonrası AB-Türkiye ilişkilerinin seyrini nasıl görüyor? | ÖZEL

Access to the comments Yorumlar
 Sertaç Aktan
Türkiye ve AB bayrakları
Türkiye ve AB bayrakları   -   ©  AFP

Osman Kavala ve Gezi davası kararı sonrası Avrupa Birliği'nden gelen tepkiler ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 9 Mayıs Avrupa günü münasebeti ile yaptığı "AB kendine yeni bir hikaye yazmalı" açıklaması sonrası uzmanlar ve Avrupalı yetkililer, AB-Türkiye ilişkilerinin gidişatını euronews'e değerlendirdi.

Euronews Türkçe servisinden Sertaç Aktan'a konuşan Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, Parlamento gibi Komisyonun da Kavala kararına gerekli tepkiyi verdiğini ve Gezi davası kararının açıklandığı günün akşamı Konsey'de de bir metin hazırlandığını ancak 26 üye ülke bu ortak metne imza koymaya hazırken Macaristan'ın vetosu nedeniyle gerçekleşmediğini kaydetti.

Amor: Yeni raporumda 'korkunç durumu' resmettim

Mahkemenin Kavala kararının hukuki değil politik bir karar olduğuna dikkat çeken Amor şunları söyledi:

"Türkiye kendisi AİHM kararlarına uyacağına dair taahhüt vermiştir, kendini bağlamıştır. Ancak Türkiye'nin yaptığı sadece hukuki değil aynı zamanda siyasi bir hatadır ve bunun böyle olduğu konusunda 26 ülke hem fikirdir. Sayın Erdoğan'ın Ukrayna örneği üzerinden giderek AB'yi kısa vadeli politikalar gütmekle suçlaması isabetli değil çünkü burada olumsuz etkilenen Türkiye'nin AB üyeliği sürecidir. Biz AB olarak Türkiye ile iyi komşuluk ilişkileri içerisinde olmaya devam etmek istiyoruz."

Amor genel perspektiften bakıldığında AB-Türkiye ilişkilerinin birkaç sene öncesine göre daha iyi durumda olduğunu ve daha kötü hale gelen tek şeyin üyelik süreci olduğunu belirterek, "Türkiye hala bizim için aynı önemdeki komşu ülke. Dün olduğu gibi bugün de öyle yarın da öyle olacak. Komşu ile iyi ilişki içinde olmayı kim istemez. Altı dinamitlenen ve tamamen çöken şey üyelik sürecidir." dedi.

Bir ülke adaylık veya üyelik yolunda atması gereken adımları atmıyorsa o alandaki ilişkinin ileri gitmesi mümkün değil

Çarşamba günü Dış ilişkiler Komitesi'nden (AFET) geçecek olan yeni raporunda insan hakları ve hukukun üstünlüğüne dair "korkunç durumu" resmettiğini aktaran Amor,  Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konusunda yaşanmış olan gerilimler düşünüldüğünde ilişkilerin genel anlamda kısa süre öncesine oranla daha iyi olmasından memnuniyet duyulduğunun da raporda altının çizildiğini söyledi. 

Amor şöyle konuştu:

"Mesele AB üyesi olmaksa başka, yok mesele farklı alanlarda işbirliği yapmaksa o başka. Jeopolitik meseleler, ticaret, göç, güvenlik, enerji pek çok alanda işbirliği yapabiliriz ama bunları AB üyesi olma süreciyle karıştırmayın. Çünkü bu, 'tam demokrasi' olma yolunda adımlar atmak demek. İster Ukrayna ister Gürcistan, Balkanlar veya Türkiye eğer bir ülke adaylık veya üyelik yolunda atması gereken adımları atmıyorsa o alandaki ilişkinin ileri gitmesi mümkün değil.

"Biz Türkiye'ye misilleme yapmadık"

AB'nin 'tam demokratik ülkeler' kulübü olduğunu anlatan Amor, tam demokrasi olmayacak olanın üye de olamayacağını belirterek, ilişkilerin çok sayıda alanda devam edeceğine vurgu yaptı ve şunları ekledi:

"Bir noktada çok net olmamız lazım: Biz Kavala kararına bir misilleme yapmadık, aslında hiçbir şey yapmadık. Biz sadece Türkiye'nin bir aday olarak Avrupa perspektifini sonlandırdığını not ettik.

Ukrayna'ya özel bir prosedür uygulanırsa Türkiye'ye haksızlık edilmiş olur mu? sorusunu ise amor şöyle yanıtladı:

"Kesinlikle olmaz çünkü Türkiye 2004'ten bu yana bu sürecin içinde ve ülkenizi transforme etmek için çok zamanınız oldu. Türkiye zamanını gerekli reformları yapmaya harcamadı bu da Türk siyasi elitinin bir tercihi oldu. Ukrayna'nın durumu bu değil. Ukrayna'ya adaylık fırsatı sunulur ama Ukrayna, Moldova veya başka herhangi bir ülke gereken adımları atmazsa onlar da üye olamazlar."

"Türkiye kendi ayağına sıktı"

1980li yılların başından bu yana Türkiye-AB ilişkilerini yakın takip eden AB uzmanı Can Baydarol da Kavala kararının zamanlamasının AB-Türkiye ilişkileri açısından son derece hatalı olduğunu ve hükümetin akılcı davranmadığını kaydetti. 

Baydarol yapılan zamanlama hatasını şöyle anlattı:

"Ukrayna savaşı ile birlikte tüm gözler Türkiye'ye çevrildi. Üç temel noktada Türkiye çok çok önemli hale geldi: Enerji güvenliği, ticaret yolları ve savunma-güvenlik kimliği inşası. Bunların üçü de Türkiyesiz olmaz denildiği sırada 4.5 yılın ardından apar topar böyle bir Kavala kararı alınmasını anlaşılır bulmuyorum. Olsa olsa kendi ayağına ateş etmektir bu. Bu siyasi bir mesaj mı? Bak ben çok önemliyim her türlü istediğimi yaparım kabadayılığı mı bilemiyorum. Üstelik bu üç alan dışında iki savaşan ülke arasında arabuluculuk yapıyor olmak gibi bir rolü varken Türkiye'nin."

AP kararında ise genel ilişkilerin hedef alınmadığını ve hatta hükümet değişirse üyelik süreci durumuna ilişkin olarak bile yeni ivmeler oluşabileceğinin mesajının verildiğini söyleyen Baydarol, Brüksel'de "Türkiye'ye engel çıkarılmamış olsaydı da Türkiye yine bugün olduğu noktaya gelir başımıza ikinci Macaristan olurdu" diye düşünenler var. Katılıyor musunuz?" sorusuna şöyle yanıt verdi:

Bu tür yorumları kabul etmiyorum. Sarkozy ve Merkel'in ilk seçildiği dönemde 'biz burada olduğumuz sürece Türkiye tam üyeliği unutsun' dediler. Şimdi bu lafı söyledikten sonra Türkiye ne algıladı? Biz ne yaparsak yapalım üye olamayacağız. Dolayısıyla Türkiye'nin attığı gayrı meşru adımlar meşruiyetini AB'nin bu tavrından almış oldu. Türkiye kötü bir Ortadoğu ülkesi olma tuzağına itildi."

"Erodoğan'a hem katılıyorum hem katılmıyorum"

Konu Türkiye olunca AB dışarısında bırakılarak rehabilitasyonun işe yaramadığını kaydeden Baydarol,  sözlerine şöyle devam etti:

"Normalde bu bir havuç sopa ilişkisi. Havuç tam üyelik sopa da üyeliğin gecikmesi. Türkiye konu olunca ortada havuç yok hep sopa gösterildi. Ama işte havuç olmayınca sopa bir işe yaramıyor. Türkiye'ye karşı ucunda tam üyelik olan bir pozitif gündem yaratılması gerekiyor. Gümrük Birliği'nin güncellenmesi gibi şeylerin tesiri olmaz. Ben bu anlamda Erdoğan'ın dediklerine hem katılıyorum hem katılmıyorum. Yani göçmen gibi güneydeki sorunlar gibi enerji güvenliği gibi Türkiye'yi kendi koşulları içinde dikkate alarak değerlendirmeleri lazım evet ama demokrasi, insan hakları, gazetecilerin tutuklanması..vs tüm bunlar yine de kabul edilebilir değil."

AB'de de samimiyet sorunu olduğuna dikkat çeken Baydarol, insan hakları ve adaletle ilgili müzakere başlığının açılması gerektiğini ve bu başlıklar açılırsa en azından samimiyet sorununun bir miktar aşılabileceğini ileri sürdü. 

Baydarol, "37 yıldır bu ilişkileri izliyorum bu kadar zamandır sabit kanaatim bunun bir samimiyet yoksunu ilişki olduğudur. Seçimler sonrası Türkiye'de farklı bir döneme girilirse ancak AB tarafında da farklı bir yaklaşım ancak o zaman olacaktır." dedi.

"Demirel'in mezarına gidip özür dileyeceğim"

"Ukrayna'ya özel muamele yapılırsa Türkiye'ye haksızlık olur mu?" sorusuna da Baydarol bir anekdotla yanıt verdi.

"Rahmetli Demirel'in bir lafı geliyor aklıma. Birgün yine böyle bir 9 Mayıs kutlama toplantısında demişti ki "Çocuklar biz ancak Ukrayna ile birlikte üye olabiliriz." Hakikaten rahmetliye ettiğim tüm nahoş sözleri geri alıp mezarına gidip özür dileyeceğim. Yani AB Türkiye'ye farklı bir statü ve değer vermek zorunda ama işte bu 'oy birliği' koşulu AB'yi stratejik kararlar vermekte ve adım atmakta çok kısıtlıyor. 'Avrupa Birliği' diyoruz ama ortada bir 'birlik' olamıyor. hala Avrupa toplulukları olarak devam ediyorlar."

"Esas hatayı zamanında AB yaptı"

Brüksel'deki düşünce kuruluşu Avrupa Politika Merkezi'nde (EPC) Türkiye uzmanı olan Amanda Paul ise şöyle konuştu:

"Bu son Kavala kararının ardından artık tam üyelik konusunda üyeliğe dair olasılıklar çok azaldı. Hali hazırda ilişkiler pek çok anlamda olumsuzluklar yaşanmıştı. Yüksek düzeyli temaslar yeniden başlamış olsa da Gümrük Birliği'nin güncellenmesi, vize serbestiyeti...vs gibi konuların ilerleyişi durdu. Bundan sonra daha seçim sonrasına kadar da bir hareketlilik olmaz."

Türkiye'ye konusunda esas hatayı AB'nin yaptığını ileri süren Paul, bu sürecin erken dönemlerinde Türklerin önüne çok sayıda gereksiz engel çıkarıldığını, Almanya ve Fransa'nın prosedürü aceleci şekilde 'imtiyazlı ortaklığa' çevirmek istediklerini hatırlatarak şunları söyledi:

"Türkiye'ye karşı dürüst bir yaklaşım içinde olmadılar ve bu da gelinen noktada çok etkili oldu. Türkiye o zamana kadarki tüm adaylardan farklı muamele gördü. Süreç siyasi sebeplerle bilerek tıkandı. Kıbrıs'taki sorunlar çözülmeden AB üyeliğine kabul edilmeleri muhtemelen bu konuda yapılan en büyük siyasi hatadır. Türkiye süreci tamamlamış ve AB üyesi olmuş olsaydı ikinci bir Macaristan vakası olur muydu bunu kesin olarak bilmemiz mümkün değil elbette. Çünkü 23 ve 24 gibi kilit fasıllar açılmış olsaydı, engellenmemiş olsaydı Ankara belli adımları atmak durumunda kalacaktı. İlişkiler muhtemlen bugünkü hali kadar kötüye gitmezdi."

Türkiye ve AB'nin birçok alanda birlikte çalışmak zorunda olduğunu ve ne olursa olsun bu ilişkilerin duramayacağını, bitemeyeceğini aktaran Paul, "Kavala kararı her ne kadar trajik de olsa öngörülmeyen bir şey değildi çünkü Türk siyasetindeki genel trend bu yönde" diyerek sözlerini şöyle tamamladı: 

"Elbette umarım Kavala bu cezayı bir ömür çekmeyecek, durumlar değişecek ve o da serbest kalacak."

Erdoğan ne demişti?

9 Mayıs'ta açıklama yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Kuruluş değerlerinden uzaklaşan ve üye ülkelerin kısa vadeli politikalarının etkisi altında kalan AB'nin, Ukrayna Savaşı'yla birlikte kendine yeni bir hikaye yazmasının zamanı gelmiştir." ifadelerini kullanmış ve şunları söylemişti: 

"Ukrayna'daki trajedi, AB açısından uyarı mahiyetindedir. Şimdi, Avrupa bütünleşmesinin temellerinin atıldığı dönemdeki gibi bir dayanışmaya, iş birliğine ve en önemlisi de vizyoner ve cesur bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Giderek karmaşıklaşan dünya sahnesinde farklılıklarımızdan ziyade müşterek paydalarımıza, çıkar çatışmalarından ziyade savunduğumuz temel değerlere odaklanmak ve Türkiye-AB ilişkilerini her alanda geliştirmek, her iki tarafın da menfaatinedir. Türkiye'nin her türlü engele rağmen sabırla ve kararlılıkla sürdürdüğü AB'ye tam üyelik süreci, yapıcı bir yaklaşımla teşvik edilmelidir."