1999’dan itibaren hükümetler, dış politika, kamu finansmanı ve ülkenin ana sanayi kolunu birbirine bağlayan bir strateji izledi. Bunun sonucunda Venezuela petrolünün büyük bölümü, geleneksel alım-satım kanallarının dışına çıkan ikili ittifaklar üzerinden yönlendirildi.
Venezuela petrolü 20 yılı aşkın süre boyunca bir emtiadan çok diplomatik bir araç olarak işlev gördü. Geleneksel piyasa mekanizmalarını aşan ikili anlaşmalar, garantili krediler ve takas düzenlemeleriyle dolaşıma sokuldu.
1999’dan itibaren ardı ardına gelen hükümetler, dış politika, devlet finansmanı ve ülkenin ana sanayi kolunun yönetimini birbirine bağlayan bir stratejiyi teşvik etti. Bunun sonucu, Venezuela ham petrolünün büyük bölümünü klasik alım-satım kanallarının dışına yönlendiren ikili ittifaklar ağı oldu.
Model, yüksek petrol fiyatları ve artan mali kısıtlar ortamında pekişti. Küba, Çin, Rusya ve İran; enerji arzı, krediler, teknik işbirliği ve diplomatik desteği birleştiren bu mimarinin merkezî ortakları haline geldi.
Devlet Başkanı Hugo Chavez döneminde petrol, Venezuela dış politikasının yeniden tanımlanmasının merkezine yerleşti. Enerji diplomasisi, bölgesel entegrasyon ve Güney-Güney işbirliğinin bir aracı olarak sunuldu.
Karakas, uzun vadeli finansman düzenekleri ve parasal olmayan telafi mekanizmaları içeren ikili ve çok taraflı anlaşmalarla petrolü ayrıcalıklı koşullarla sunmaya başladı.
Bu anlaşmalar, erken 'chavismo' döneminde üretimin yüksek kaldığı ve gelirlerin geniş dış taahhütleri finanse ettiği PDVSA’nın gücüne dayanıyordu. Ham petrol, kalıcı siyasi ittifaklar kurmak ve Venezuela’nın Latin Amerika ile Karayipler’deki varlığını güçlendirmek için bir araç olarak kullanıldı.
ABD’li siyaset bilimci Javier Corrales, Chavez dönemindeki Venezuela petrol politikalarını, bir ekonomide aşırı kazançlı bir sektörün diğer önemli sektörlerin gelişimini zayıflatması anlamına gelen “Hollanda hastalığı”na örnek olarak tanımlıyor.
Corrales’in A Dragon in the Tropics adlı kitabında belirttiği üzere, Chavez petrolün vaatlerine kapılan Venezuela tarihindeki ilk başkan değildi, ancak sektörün en fazla gerilemesine izin veren lider oldu ve istatistiklerin çoğu, başkanlığının başından itibaren sanayide bir bozulmaya işaret ediyor.
Chavez’in ölümünün ardından Nicolas Maduro hükümeti, bu ittifakların temel yapısını korudu.
Petrol üretimindeki düşüş ve altyapının bozulması anlaşmaların sayısını etkiledi, ancak temel mantığı değiştirmedi. Petrol, stratejik ortaklarla siyasi ve mali ilişkilerin sürdürülmesinde kilit bir unsur olmaya devam etti.
Bu dönemde ham petrol sevkiyatları büyük ölçüde önceki taahhütleri yerine getirmek, borçları ödemek ya da temel ihtiyaç maddelerini temin etmek için kullanıldı.
İttifaklar ağı yeni kısıtlar doğrultusunda evrildi ancak ülkenin dış ve ekonomik politikasının önemli bir bölümünü şekillendirmeyi sürdürdü.
Geleneksel piyasanın dışında bir takas sistemi
Yirmi yılı aşkın bir süre boyunca Venezuela petrolü, büyük ölçüde ikili anlaşmalar, garantili krediler, takaslar ve işbirliği düzenlemeleri üzerinden dolaşıma girdi. Bu sistem, ülkeyi doğrudan piyasa dinamiklerine ve geleneksel fiyatlama mekanizmalarına daha az maruz bıraktı.
Ortaya çıkan tablo, petrolün finansal bir teminat, diplomatik bir araç ve işbirliğinin zemini olarak işlev gördüğü sınırlı sayıda ortakla kurulan istikrarlı ilişkilere dayalı bir uluslararası konumlanma oldu.
Bu ağ zaman içinde evrildi ve bugün Venezuela’nın ekonomisini ve dış politikasını anlamada merkezi bir unsur olmayı sürdürüyor.
Küba: Hizmet karşılığı enerji
2000’li yılların başından itibaren Venezuela, profesyonel hizmetler ve iş birliği karşılığında Küba’ya düzenli petrol sevkiyatlarını garanti etti.
Bu düzenek, ertelenmiş ödeme ve ayrıcalıklı fiyatlar içeren PetroCaribe aracılığıyla genişleyerek çok sayıda Karayip ülkesini kapsadı.
Elcano Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Rogelio Nunez’e göre, Küba’nın Venezuela petrolüne bağımlılığı bugün önceki yıllara kıyasla daha yüksek ancak alınan hacimler daha düşük.
Bu petrol yalnızca ülke içinde kullanılmadı ve yıllar boyunca önemli bir kısmı uluslararası piyasalarda yeniden satıldı. Bu sayede Havana mali gelir elde etti; ancak ABD’nin denetimleri ve yaptırımları sıkılaştırmasıyla bu gelirler ortadan kalktı.
Pablo de Olavide University’de görev yapan ekonomist Manuel Hidalgo, Küba’nın enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 30’unu ithalatla karşıladığını söyledi. Venezuela’dan gelen sevkiyatların kesilmesinin, zaten kritik olan durumu daha da ağırlaştırdığını belirtti.
Hidalgo’ya göre bu enerji ilişkisinin kopması “can alıcı bir darbe” niteliğinde ve Küba ekonomisini doğrudan etkiliyor. Bu dış baskı, rejimde bazı uyarlamaları zorunlu kılabilir ancak bunun hemen gerçekleşmesi şart değil.
Hidalgo, Küba’daki resmî medyada son dönemde görülen ve “yıllardır rastlanmayan” öz eleştirel ifadelerin dikkat çekici olduğuna işaret etti.
Küba’nın karşılığında sunduklarına değinen Hidalgo, şeker ve geleneksel ihraç ürünleri başta olmak üzere emtia değişimini ve çeşitli hizmetlerin sağlanmasını hatırlattı.
Çin: Petrol teminatlı kredilerle finansman
2000’li yılların sonlarından itibaren Çin’e ait devlet bankaları, petrol teminatlı krediler sağlayarak Venezuela’nın başlıca dış finansman kaynaklarından biri haline geldi. Geri ödemeler ham petrol sevkiyatlarıyla yapılandırıldı. Bu da uzun vadeli ve sürekli tedarik taahhütleri anlamına geliyordu.
Bu model, uluslararası finans piyasalarına erişimin kısıtlandığı bir dönemde Venezuela devletine kaynak sağladı. Çinli şirketler özellikle Orinoco Oil Belt’te arama ve üretim projelerine katıldı.
Elcano Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Rogelio Nunez’in değerlendirmelerine paralel olarak, Manuel Hidalgo Pekin’in Venezuela’nın kırılgan durumundan yararlanarak ülkedeki varlığını güçlendirdiğini söyledi.
Ancak Venezuela petrolünün Çin için muhtemelen temel hedef olmadığını vurguladı. Zira bu petrol ağır, işlenmesi zor, maliyeti yüksek ve yatırımların yetersizliği nedeniyle ihracat kapasitesi sınırlı.
Venezuela’nın potansiyelinin altında üretim yapması, ham petrolün ekonomik cazibesini de düşürdü. Hidalgo’ya göre Çin’in ilgisi daha çok diğer hammaddeler ve stratejik konumlanmaya odaklandı. Anlaşmalar ise “oldukça şeffaflıktan uzak” durumda.
Hidalgo, ABD’nin tepkisini Güney Amerika’da Çin’in kaynaklara ve stratejik mevzilere erişimini sınırlamayı amaçlayan bir stratejinin parçası olarak tanımladı. Washington, bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyor.
2000’den bu yana Pekin, Latin Amerika ülkelerinin çoğunda Washington’u geride bırakarak birinci ya da ikinci en büyük ticaret ortağı konumuna geldi. Donald Trump döneminde artan ABD gümrük tarifelerinin yarattığı belirsizlik bu süreci hızlandırdı.
Venezuela özelinde Çin, petrol ihracatının birincil adresi haline geldi ve ülkenin dış gelirlerinin yaklaşık yüzde 95’ini oluşturdu.
Maduro’nun düşüşünün ardından ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un “Batı Yarımküre’nin ABD’nin düşmanları, rakipleri ve hasımları için bir operasyon üssüne dönüşmesine izin vermeyeceğini” söyledi.
Çinli şirketler, Venezuela’da faaliyet göstermeyi sürdüren az sayıdaki yabancı firma arasında yer alıyor. Devlete ait China National Petroleum Corporation (Çin Ulusal Petrol Şirketi – CNPC), birçok ortak girişimi yönetiyor.
ABD merkezli düşünce kuruluşu American Enterprise Institute (Amerikan Girişim Enstitüsü)’ne göre, 2016–2023 yılları arasında Venezuela petrol sektörüne yapılan Çin yatırımları yaklaşık 2,1 milyar dolara ulaştı.
Maduro’nun tutuklanması ve artan siyasi istikrarsızlık, Çin’in risk maruziyetini artırdı. Venezuela’nın Pekin’e olan ödenmemiş borcu 10 milyar doları aşıyor ve geri ödemenin nasıl yapılacağı belirsizliğini koruyor.
Geçen yıl Venezuela petrolü, Çin’in toplam petrol ithalatının yaklaşık yüzde 4’ünü oluşturdu. Maduro’nun görevden ayrılmasına rağmen, ülkenin idari yapısının büyük bölümü varlığını sürdürüyor.
Rusya: Jeopolitik ortaklık
Rusya, Venezuela ile ilişkisini enerji sektörü ortaklıkları üzerinden güçlendirdi. Rus şirketleri, hem ham petrol hem de doğal gaz üretiminde sermaye, teknoloji ve operasyonel kapasite sağlayarak ortak projelere dahil oldu.
Enerji alanındaki işbirliği, diplomatik destek ve uluslararası platformlarda siyasi eşgüdümü de kapsayan daha geniş bir ikili ilişkinin parçasıydı.
Ekonomist Manuel Hidalgo’ya göre petrol, Moskova’nın Venezuela ile ilişkisindeki temel motivasyon değil. Rusya büyük bir enerji üreticisi ve hâlihazırda kendi petrolünü satmakta zorlanıyor; bu nedenle Venezuela petrolüne yönelmesi rasyonel görülmüyor.
Venezuela ile kurulan bağ, jeopolitik saiklere işaret ediyor. Rusya’nın Güney Amerika’daki varlığı, Küba’yı kilit bir unsur olarak kullanarak bölgede ABD üzerinde baskı kurmasına ve kıtada siyasi ve askerî bir ortak edinmesine imkân tanıyor.
Hidalgo’ya göre bu ilişki, Rusya’nın diğer pazarlarda kolayca erişemediği bazı ürün veya malzemelere ulaşmasını da kolaylaştırabilir. Ancak stratejik ve siyasi boyut, doğrudan ekonomik getirilerin önüne geçiyor.
Hidalgo, ABD makamları tarafından durdurulan sevkiyatların içeriği gibi son dönemdeki bazı olaylara ilişkin daha fazla ayrıntı ortaya çıktıkça, Venezuela–Rusya ilişkilerinin derinliğinin daha net anlaşılabileceğini ve bu bağların fiilen kopma noktasına gelebileceğini söyledi.
İran: Yaptırımlar altında enerji takası
İran ile ilişkiler, her iki ülkenin de küresel finans ve enerji piyasalarında ciddi kısıtlarla karşı karşıya kaldığı 2010’ların ikinci yarısında yoğunlaştı.
Yakıt tedariki, ekipman ve teknik yardımın sağlanmasına olanak tanıyan doğrudan takas mekanizmaları geliştirildi.
Bu anlaşmalar kapsamında Venezuela’ya benzin ve kondensat sevkiyatları yapılırken, İran da Venezuela ham petrolü aldı.
Petrol, geleneksel ticaret kanallarının dışında işlemeyi hedefleyen düzeneklerde bir takas aracı olarak merkezi bir rol oynadı.
Hidalgo, İran-Venezuela arasındaki belirli anlaşmalara dair somut bilgi vermedi; bu ilişkilerin son derece şeffaflıktan uzak olduğunu vurguladı. Birçok anlaşma, kamuoyunun denetimi dışında müzakere edilip yürütülüyor.