Bombardıman sürerken Pentagon hesaplarının kullandığı “lethalitymaxxing”, “locked in” ve “low cortisol” gibi ifadeler, askeri eylemleri tarif ederken alışılmışın dışında bir jargonun öne çıktığını gösteriyor.
ABD ve İsrail’in şubat ayı sonunda İran’a başlattığı saldırılar sırasında Amerikan güvenlik kurumlarının sosyal medya paylaşımlarında dikkat çekici bir dil değişimi yaşandı.
Bombardıman sürerken Pentagon hesaplarının kullandığı “lethalitymaxxing”, “locked in” ve “low cortisol” gibi ifadeler, askeri eylemleri tarif ederken alışılmışın dışında bir jargonun öne çıktığını gösteriyor.
Uzmanlara göre bu dil, kökenini “manosphere” (erkek atmosfer) olarak bilinen çevrimiçi erkeklik ve güç söylemleri etrafında şekillenen altkültürlerden alıyor. Bu kavramlar, bireysel performansı ölçme ve “maksimize etme” fikrine dayanıyor.
“Lethalitymaxxing”, “locked in” ve “low cortisol” ifadeleri, kökeni internet kültürüne ve özellikle manosphere söylemine dayanan, performans ve üstünlük vurgulu jargonlar. “Maxxing” genel olarak bir özelliği mümkün olan en üst düzeye çıkarma fikrini ifade ediyor; bu bağlamda “lethalitymaxxing”, şiddet veya “öldürücülük kapasitesini” maksimize etme gibi sert bir anlam kazanıyor. “Locked in”, kişinin tamamen odaklanmış, dış etkenlerden kopmuş ve hedefe kilitlenmiş bir zihinsel durumda olduğunu anlatıyor. “Low cortisol” ise stres hormonu kortizolün düşük olması üzerinden, duygusuzluk, sakinlik ve baskı altında bile tepki vermeme hâlini idealize ediyor.
Erkek atmosfer bağlamında bu ifadeler, erkekliği; duygulardan arınmış, rekabetçi, sürekli kendini optimize eden ve diğerlerini geride bırakmaya odaklı bir performans olarak çerçeveliyor. Bu dil, bireysel gelişim söylemi gibi görünse de çoğu zaman agresyonu, empati eksikliğini ve aşırı rekabetçi bir dünya görüşünü normalleştiren bir kültürel çerçeveye işaret ediyor.
Bu atmosfer genellikle istemsiz bekarların (inceller) yer aldığı online forumlarla ilişkilendiriliyor.
Artık sadece internet altkültürü değil
Erkek atmosfer kavramı geniş kitleler tarafından özellikle pandemi döneminde Andrew Tate gibi figürlerle tanındı. Başlangıçta genç erkekleri etkileyen çevrimiçi bir altkültür olarak görülen bu yapı, bugün çok daha geniş bir alana yayılmış durumda.
Araştırmacılara göre artık bu söylem yalnızca internet topluluklarıyla sınırlı değil, popüler kültür, medya ve hatta siyaset diline sızmış durumda.
Curtin Üniversitesi'nde aşırılıkçı hareketler üzerine çalışan Ben Rich ve Paul Sutherland'in The Conversation'da kaleme aldığı makaleye göre, bu söylemin merkezinde “maxxing” kavramı yer alıyor. Bireylerin görünüş, statü, gelir ve kişilik gibi alanlarda kendilerini sürekli ölçüp geliştirmesi gerektiği fikri, özellikle genç erkekler arasında yaygınlaşıyor.
Bu yaklaşımın en görünür örneklerinden biri, “looksmaxxing” kavramını popülerleştiren yayıncı Braden Peters. Peters, fiziksel görünümden finansal duruma kadar her alanda “optimizasyon” fikrini teşvik ediyor. Bu anlayışta başarı, diğer bireyleri geride bırakmakla ölçülüyor.
Görüntü, gerçekliğin önüne geçiyor
Araştırmalara göre bu kültür, insanların dünyayı giderek daha fazla görsel performans üzerinden algılamasına yol açıyor. Sosyal medyada oluşturulan “kişisel markalar”, bireylerin kendilerini sürekli kıyasladığı bir rekabet alanı yaratıyor.
Bu durum, diğer insanları birer “rakip” ya da ölçülebilir değerler olarak görme eğilimini güçlendiriyor. Uzmanlara göre bu yaklaşım, insan ilişkilerini zayıflatırken daha “insansızlaştırılmış” bir bakış açısını da beraberinde getiriyor.
Sorunun kökü daha derin
Araştırmacılar, "manosphere" etkisinin yalnızca internet kaynaklı olmadığını vurguluyor. Ekonomik belirsizlik, sosyal bağların zayıflaması, artan eşitsizlik ve gelecek kaygısı, bu tür düşüncelerin yayılmasını hızlandıran temel faktörler arasında gösteriliyor.
Bu ortamda basit ve “ölçülebilir” başarı formülleri sunan influencer’lar, özellikle kırılgan gruplar üzerinde güçlü bir etki yaratıyor.
Uzmanlara göre bu eğilimle mücadele yalnızca eğitim veya bireysel farkındalıkla sınırlı kalmamalı. Daha kapsayıcı ekonomik politikalar, güvenli iş olanakları, erişilebilir konutlar ve daha güçlü sosyal bağlar gibi yapısal çözümler gerekiyor.