İran’da istikrarlı, devlet tarafından belirlenen döviz kuruna erişim yalnızca ayrıcalıklı bir kesime tanınıyor; Devrim Muhafızları’yla bağlantılı ekonomik ağlar ise bu sıranın en önünde yer alıyor.
İnşaattan enerjiye, limanlardan telekomünikasyona kadar İran’ın güçlü Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC), ekonominin geniş bir bölümünde hâkim konumda bulunuyor.
IRGC yalnızca bir askeri güç değil, devrimci ve dini bir misyona sahip, paralel bir iktidar odağı. Ülkedeki 1979’daki iktidar değişiminin ardından kurulan yapı, İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik temellerini korumayı ve gücünü ülke dışında da yansıtmayı amaçlıyor.
IRGC’nin ekonomik rolü, 1980–1988 yılları arasındaki İran–Irak Savaşı sırasında genişledi. Bu dönemde, savaşın sürdürülebilmesi için bağımsız mühendislik ve lojistik kapasitesi oluşturdu.
İran ise şu anda, hızla değer kaybeden ulusal para birimi ve tırmanan fiyatların tetiklediği ülke genelindeki protestolarla sarsılıyor.
Hükümet krizin sorumluluğunu tamamen ülkeye uygulanan kapsamlı uluslararası yaptırımlara yüklemeye çalışsa da, protestocular tepkilerinin doğrudan ülke yönetimine yönelik olduğunu açıkça dile getiriyor.
“Diktatöre ölüm” ve “Hamaney’e ölüm” gibi sloganlar birçok İran kentinin sokaklarında yankılanırken, göstericiler “demokrasi ve eşitlik” talep ediyor.
Ağır yaptırımlar rejimi
İran’daki 1979 devrimi sırasında 1 ABD doları yaklaşık 70 İran riyaline karşılık geliyordu. 2026’nın başı itibarıyla bu rakam 1,4 milyon riyalin üzerine çıktı. Bu da İran parasının son kırk yılda yaklaşık 20 bin kat değer kaybettiği anlamına geliyor.
Bu çöküşün başlıca nedenleri olarak yaptırımlar, yüksek enflasyon ve diplomatik izolasyon gösteriliyor. Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi’nin yaptırımların hafifletilmesini sürdürmeye yönelik bir kararı kabul edememesi üzerine Eylül 2025’te İran’a yönelik yaptırımları yeniden devreye soktu. Söz konusu yaptırım muafiyetleri, ülkenin nükleer silah üretme kapasitesini sınırlamayı amaçlayan önceki nükleer silahsızlanma anlaşmalarına bağlıydı.
Yeniden yürürlüğe giren BM tedbirleri; konvansiyonel silah ambargosunu, İran’ın balistik füze programıyla bağlantılı kısıtlamaları, hedefli mal varlığı dondurmalarını ve seyahat yasaklarını kapsıyor.
Avrupa Birliği de benzer yaptırımların yanı sıra, İran’ın insan hakları siciline ve Rusya’ya Ukrayna’nın işgalinde kullanılan insansız hava araçları tedarik etmedeki rolüne bağlı ek yaptırımlar uyguluyor.
Kâr amacı gütmeyen bir veri gazeteciliği girişimi olan Iran Open Data projesine göre, “İran, ABD yaptırımlarını aşmaya çalışırken potansiyel petrol ihracat gelirlerinin yaklaşık yüzde 20’sini kaybediyor… Çin ve Malezya gibi ülkelere sevkiyatlar artsa bile.”
Tahran’ın petrol gelirleri, yaptırımlar nedeniyle petrolü kasıtlı olarak maliyetli dolaylı yollar üzerinden satmak zorunda kalması yüzünden beklentilerin altında kalmaya devam ediyor.
Ürünler, alıcı bulabilmek için çoğu zaman indirimli satılıyor; ardından aracı aktörler ve paravan şirketler üzerinden taşınıyor.
Sevkiyatlar "gölge filo" olarak adlandırılan tankerlerle yapılıyor ve açık denizde gemiden gemiye transfer, deniz aşırı depolama gibi ilkel yöntemler kullanılıyor. Tüm bu süreçler, İran’ın varil başına nihai gelirini aşağı çekiyor.
İran’a ilişkin ekonomi ve yaptırımlar başta olmak üzere kamuya açık verileri analiz eden bağımsız, kâr amacı gütmeyen veri gazeteciliği girişimi olan Iran Open Data’ya göre, Mart 2025’e kadar olan bir yılda İran petrol ihracatından yaklaşık 23,2 milyar dolar gelir elde etti.
Ancak tanker takibi ve referans fiyatlar esas alındığında bu rakam 28 milyar doların üzerine çıkabilirdi. Bu da yaptırımları aşma maliyetleriyle bağlantılı yaklaşık 5 milyar dolarlık bir gelir kaybına işaret ediyor.
Dünya Bankası’na göre İran, petrole aşırı bağımlılık ve yaptırımlar nedeniyle “kayıp bir on yıl” yaşadı. Kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla, 2011–2020 döneminde yıllık ortalama yüzde 0,6 oranında daraldı.
Dünya Bankası raporunda, “Son on yılda yaklaşık 10 milyon İranlı yoksulluğa sürüklendi. 2011–2020 arasında uluslararası yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı yüzde 20’den yüzde 28,1’e yükseldi” denildi.
Yoksul İranlıların sayısı artmakla kalmadı; yoksulluk sınırının biraz üzerinde yaşamayı başaranların da kırılganlığı derinleşti.
Rapora göre, “İranlıların yüzde 40’ı yoksulluğa düşme riski taşıyor; yani yakın gelecekte yoksul hâle gelme olasılıkları beşte birden fazla. Bu oran, 2011’e kıyasla 10 puanlık bir artış anlamına geliyor.”
Paralel bir ekonomi ortaya çıkıyor
1990’lı yıllarda, savaş sonrası yeniden yapılanma sürecinde, Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) ile bağlantılı, özellikle de ana mühendislik kolu olan Khatam el-Enbiya gibi büyük şirketler devlet ihalelerini kazanmaya başladı.
Zamanla bu şirketler petrol ve gaz, altyapı, ulaştırma, limanlar, telekomünikasyon, madencilik ve lojistik gibi alanlara yayıldı. Kısacası, son derece kârlı ve güvenli gelir ile finansman kaynaklarını kontrol eder hâle geldiler.
Bu projelerin birçoğu rekabetçi ihale süreçleri olmaksızın ve sınırlı sivil denetim altında verildi.
Bunun sonucunda iki katmanlı bir ekonomi ortaya çıktı: düzenlemelere tabi resmî sivil sektör ile askerî ve güvenlik bağlantılı aktörlerin kontrolündeki paralel bir sistem.
İranlı yetkililer bu modeli, yaptırımlara dayanmak amacıyla tasarlanmış bir “direniş ekonomisi” (eghtesad-e moqavemati) olarak tanımlıyor.
İran’ın dini lideri Ali Hamaney tarafından savunulan bu doktrin, Şubat 2014’te “genel politikalar” başlığı altında resmiyet kazandı.
Ancak analistlere göre bu söylem, pratikte servet ve gücün belli ellerde yoğunlaşmasını meşrulaştıran, daha devletçi ve güvenlik odaklı bir ekonomik yapıya siyasi kılıf sağladı ve özel sektörün alanını daralttı.
İronik biçimde, büyük ölçüde Batılı hükümetler tarafından Tahran üzerindeki baskıyı artırmak için tasarlanan yaptırımlar, zayıflatılması hedeflenen ekonomik sistemi daha da sağlamlaştırdı.
Yabancı şirketler İran’dan çekilirken ve yerli firmalar ayakta kalmakta zorlanırken, IRGC bağlantılı yapılar kısıtlamalar altında faaliyet göstermeye daha elverişli bir konumdaydı.
Bu yapılar dövize erişim, gayriresmî ticaret yolları ve güvenlik koruması gibi avantajlardan yararlandı.
İran’daki siyasi kurumları korumakla görevli Anayasayı Koruyucular Konseyi de askerî grupları ve onlara bağlı ekonomik ağları güçlendiren bir rol oynuyor.
Mevzuatı bu yapıların çıkarlarına uygun şekilde şekillendiriyor ve adayları eleme yetkisi sayesinde, denetim yetkisine sahip seçilmiş makamlara sadık isimlerin gelmesini güvence altına alıyor.
Sabit kur ile gerçek kur arasındaki fark
Bu sistemde kur istikrarsızlığı tesadüfi değil, yapısal hâle geliyor. Dolara ya da ithalat lisanslarına erişim, piyasa dinamiklerinden çok siyasi uyuma bağlı. Bu durum, riyale olan güveni aşındırdı.
ABD yaptırımlarının 2018’de yeniden devreye girmesinin ardından devlet, temel ithalat için dolara karşı 42 bin riyallik sübvansiyonlu (yapay) bir kur belirledi.
Ancak döviz rezervleri azaldıkça, yıllar içinde bu kurdan ticaret yapabilecek ya da döviz satın alabilecek kişi ve kurumların kapsamı sürekli daraltıldı.
Bu politika 2022’de resmen kaldırıldı; fakat kısa süre sonra dolara karşı 285 bin riyal olarak belirlenen yeni bir sübvansiyonlu kurla değiştirildi.
Dünya Bankası’na göre 2024’te paralel piyasa kuru 580 bin ile 630 bin riyal arasında seyrediyordu. Bu fark önemli; çünkü doları, devlet tarafından dağıtılan ayrıcalıklı bir imtiyaza dönüştürüyor.
Dünya Bankası, İran’ın kamu maliyesindeki açıkları ve bütçe eksiklerini sıklıkla ekonomiye daha fazla para pompalayarak kapattığını vurguluyor. Bu ise zaten kronik enflasyonun olduğu bir ortamda yapılabilecek en kötü şeylerden biri.
Bunun sonucunda hanehalkları ve şirketler birikimlerini dolara ve mala yönlendiriyor. Bu eğilim riyal üzerindeki baskıyı artırıyor ve kurdaki düşüşlerin kendi kendini besleyen bir döngüye dönüşmesine yol açıyor.
İran’daki ekonomik acının derinliğini, Tahran’daki Büyük Çarşı’dan yükselen sloganlar kadar çarpıcı biçimde yansıtan çok az yer var.
Kökeni en az 16. yüzyıla uzanan çarşı, yalnızca bir alışveriş alanı değil; tüccarları ve tedarik zincirlerini birbirine bağlayan ticari bir sinir merkezi ve önemli bir buluşma noktası.
Giderek kamu öfkesinin bir barometresi hâline gelen çarşı, kepenk indirdiğinde ya da protestocularla dolduğunda, ekonomik sıkıntının başkentin ticari kalbine ulaştığını gösteriyor.
Bu nedenle, “Tüccar ölür ama aşağılanmayı kabul etmez!” gibi sloganlar, çarşının tarihi sokaklarında yankılandığında ayrı bir anlam ve ağırlık taşıyor.