Raoul Peck, George Orwell’in sözlerinden yola çıkarak yazarın günlükleriyle günümüzün totaliter rejimleri arasında bağ kuruyor; 21. yüzyılın en acil ve en hayati belgesellerinden birine imza atıyor.
“Büyük Birader seni izliyor.”
Eğer son yılları mutlulukla koma hâlinde geçirmediyseniz, George Orwell’in distopik romanı “1984”ün kalbindeki o her yerde karşımıza çıkan sloganın, ayrıca yazarın “yenikonuş” (newspeak) ve “çiftdüşün” (doublethink) kavramlarının popüler kültür sınırlarını çoktan aştığını fark etmişsinizdir. Artık gerçekliğimizde giderek daha fazla karşılık buluyorlar.
Ünlü sinemacı Raoul Peck, yeni belgeseli Orwell: 2+2=5’te Orwell’in hayatını ve sözlerini arşiv görüntüleri ile manşetlerden koparılmış haber klipleriyle iç içe geçirerek, Orwellvari kavramların günlük dile yerleşmiş olmasına rağmen “1984” kâbusunun nasıl gerçeğe dönüştüğünü hâlâ tam anlamıyla kavrayamamış olabileceğimizi seyircinin yüzüne vuruyor.
On yıl önce, James Baldwin’in sözlerinden yola çıkarak ABD’deki ırkçılık tarihine dair katmanlı bir kronik yarattığı (I Am Not Your Negro) filminde yaptığı gibi, Peck burada da kronolojiyle oynayarak Orwell’in düzyazısının zamansızlığını ve öngörüsünü vurguluyor. Geçmişten gelen bir ses, bugünümüzle yankılanıyor. Yönetmen, Homeland dizisinin yıldızı Damian Lewis’in seslendirdiği Orwell’in özel günlükleri, yazıları ve mektupları ile arşiv fotoğrafları, film parçaları ve güncel haber görüntülerini birbirine bağlayarak geçmişin bugünü nasıl aydınlatabildiğini gösteriyor. Daha da kaygı verici olan, Peck’in bize totalitarizmin el kitabının verildiğini; bunun son yüzyılda dünyanın dört bir yanındaki hükümetler tarafından bir tür kullanım kılavuzu olarak devreye sokulduğunu (ve sokulmaya devam ettiğini) ve bizim hâlâ aldatıldığımızı gözler önüne sermesi.
Haiti. Myanmar. Rusya. İsrail. Amerika Birleşik Devletleri. Orwell: 2+2=5, tarihin nasıl tekerrür ettiğini göstermekle kalmıyor; Donald Trump, Vladimir Putin, Viktor Orbán ve Benjamin Netanyahu gibi günümüz liderlerinin baskı mekanizmasını beslemek için nasıl benzer taktiklere başvurduğunu da açığa seriyor.
Peck’in filmi, geçmişle bugünü, kurgu ile gerçeği harmanlayarak çok geniş bir alanı tarıyor; öyle ki belgesel yer yer baş döndürücü bir hâl alıyor.
İkinci Dünya Savaşı ve kurumların sökülüp dağıtılması; Ukrayna’nın bombalarla harabeye dönmüş sokakları; tarih boyunca kitap yasakları; MAGA beyin yıkaması; yalanların gerçeklerden daha hızlı yayılmasına imkân tanıyan medya ve sosyal medyanın rolü; nesnel hakikati tehdit eden denetimsiz yapay zekâ; gözetim kapitalizmi... Kasıtlı olarak insanı şaşırtan, sınırları bulanıklaştıran bir manzara yaratılıyor ve mesaj hem net hem de ürpertici: Orwell, kendi çağında olduğu kadar bugünün çalkantılı zamanlarına da sesleniyor.
Filmin en sarsıcı anlarından bazıları, hiçbir süzgeçten geçirmeden gerçeği ortaya seren, ustaca kurgulanmış sekanslar.
Peck, Trump’ın 6 Ocak anlatısını yeniden yazışını, onun ‘havada o kadar çok sevgi vardı’ türü yalanlarını yaşanan gerçek şiddet görüntülerinin üzerine bindirerek veriyor ve Orwell’in şu sözlerinin altını kalın biçimde çiziyor: “Totaliter bakış açısından tarih, öğrenilmesi gereken değil, yaratılması gereken bir şeydir.”
“Yenikonuş”a dair kliplerde Orwell’in siyasi dile ilişkin uyarılarına tanık oluyoruz; her yerde karşımıza çıkan örtmeceler, içi boşaltılmış, anlamı ters yüz edilmiş sözcükleri ifşa ediyor. 1945 Berlin görüntülerinin üzerine bindirilen “yan hasar”; 2017 Myanmar’ı için kullanılan “temizlik operasyonu”; 2022’deki Mariupol görüntülerinde “barışı koruma operasyonu”; _Hayvan Çiftliği_nden sahnelerin üzerinde beliren “takdire şayan kârlar”; “Antisemitizm 2024” – şöyle çevriliyor: “İsrail’in askeri operasyonlarını eleştirenleri susturmak için silah haline getirilmiş bir terim”.
Sinemanın kendisi de bize yeni uyarılar yöneltiyor. Peck, _I Am Not Your Negro_da Hollywood’un kültürel ihracatının yaydığı imgeyle toplumsal gerçeklik arasındaki uçurumu film sahneleri üzerinden göstererek Hollywood’u kendi silahıyla vurmuştu; burada da 1984 uyarlamalarından bölümlerin yanı sıra Terry Gilliam, Steven Spielberg, Lauren Greenfield ve Ken Loach filmlerinden kısa parçaları özenle seçerek sanatın bir yandan yaşadığımız çağı yansıtırken öte yandan uyarı işlevi görebileceğini vurguluyor.
Orwell: 2+2=5 kulağa ağır bir eğitim çalışması gibi gelebilir ama Peck’in rejisi filmi yukarı taşıyor ve kişisel bir boyut kazandırıyor. Orwell’in hayatının son yıllarına odaklanıp yazarın sesi dışında tüm sesleri devre dışı bırakarak kuru didaktizm tuzağından ustaca kaçınıyor.
Özünde bu belgesel, Orwell’in nasıl bir insan olduğu üzerine; ki bu, açılıştaki verem bakterisi animasyonuyla daha baştan haber veriliyor. Tekrar eden bu görsel motif, küresel siyasetin kan dolaşımına sızan otokratların artan istilasını simgelerken, merkezdeki figürün ilerleyen hastalığını da akılda tutmamızı sağlıyor. Peck, yazarı sürekli ön planda tutuyor ve onu asla bir peygamber gibi resmetmiyor. Bunun yerine, tüm çelişkileriyle bir insanı göstermeyi tercih ediyor. Orwell’in Burma’daki sömürge polisi yıllarından, Britanya sınıf sistemi, imparatorluğun günahları ve giderek nefret etmeye başladığı bir düzene kendi kişisel suç ortaklığıyla hesaplaşmasına kadar film boyunca duygusal açıdan yüklü katmanlar açılıyor.
Orwell’in “Hayvan Çiftliği”nde yaptığı gibi Peck de siyasi kaygılarını sanatsal – dolayısıyla duygusal – bir niyetle birleştiriyor ve film bu sayede çok daha güçlü bir etki yaratıyor.
Orwell: 2+2=5, I Am Not Your Negro kadar harekete geçirici olmayabilir ama ondan geri kalır yanı olmayan ölçüde vazgeçilmez.
Bir insanın kişisel ve siyasi mücadelesinin portresi olarak içine çeken bir yapım. Orwell’in sözleriyle bugün dünyada olup bitenler arasında daha da doğrudan bir yankı kuracak yeni görüntülerle sürekli güncellenebilecek olması bakımından sarsıcı ve acil (“Board of Peace”e ne dersiniz?). Otoriterliğin araçlarını teşhis etmek için ihtiyaç duyabileceğimiz her şeye aslında zaten sahip olduğumuzu hatırlatmasıyla da büyüleyici.
Yazarın ölümünden 76 yıl sonra Raoul Peck, 21. yüzyılın en hayati belgesellerinden birinde Orwell’in bize bir kez daha seslenmesine imkân tanıyor. Dinlememiz gerekiyor. 76 yıl geç de olsa hiç olmamasından iyidir.
“Toplum hakikatten ne kadar uzaklaşırsa, onu dile getirenlerden de o kadar nefret eder.” - George Orwell -
Yönetmen Raoul Peck’le yapılan Euronews Culture’a özel söyleşiyi okumak için buraya tıklayın .
Orwell: 2+2=5 geçen yıl Cannes’da prömiyerini yaptı ve şu anda ABD, Danimarka ve Portekiz’de vizyonda. Film bu ay Avrupa’da Fransa ve İspanya’daki sinemalarda da gösterime giriyor.