Live '25 Turnesi’nin kaydı olarak “Oasis: Don't Look Back In Anger” başarılı; ama ketum belgesel, Gallagher kardeşlerin barışını ve 2025 buluşmasının niçin olay olduğunu söylemiyor.
İtiraf etmeliyim ki madferit sayılmazdım, Oasis: Don’t Look Back In Anger'ı izlemeye giderken.
Oasis'in manşetleri ele geçiren yeniden buluşmasından ve geçen yıl 14 ülkede verdikleri 41 stadyum konserinden bu yana Gallagher kotam doldu. Oasis söz konusu olduğunda insanların tüm perspektifini yitirdiğini düşündüren o hayran tapınmasının ötesinde, bütün curcunayı kayda alan bir belgeselin gösterime girmesi, uzatılmış bir tanıtım kampanyasının kokusunu veriyordu; 18 yıldır yeni bir materyal yayımlamayan, çenesi düşük, taze barışmış iki kardeşten oluşan bu grubun hikâyesinden para devşirmeye yönelik devam eden bir nakit darbesinin bir sonraki adımı gibi duruyordu.
Yine de “roll with it” deyip Will Lovelace ve Dylan Southern'ın belgeselinin özel bir IMAX gösterimine zaman ayırdım ve salondan neredeyse ikna olmuş halde çıktım.
Coşturucu bir konser filmi ve Oasis hayranlarına yazılmış bir aşk mektubu olarak Don’t Look Back In Anger çok şeyi doğru yapıyor; grubun bu beklenmedik geri dönüşünün yarattığı coşkuyu yakalıyor. Bu da büyük ölçüde The Zone of Interest'in ses tasarımcıları Tarn Willers ve James Mather'ın çalışmaları, Haris Zambarloukos'un parlak görüntü yönetimi ve George Cragg ile Martina Zamolo'nun ustaca kurgusu sayesinde. Bu yetenekler birleşerek bu yeniden buluşmayı etkileyici, yer yer de gerçekten heyecan verici hissettirmeyi başarıyor.
Geri dönüşün nasıl mümkün olduğu ve neyi temsil ettiğine dair anlamlı bir kronik olarak bakıldığındaysa, o kadar da kutsal kitap seviyesinde değil.
Don’t Look Back In Anger, tüm o dedikoduluk malzemeyi parlatıp geçmesi ve sürekli atışan iki kardeşin birbirlerine defalarca “salak” dedikten sonra nasıl kamuoyu önünde barıştıklarına dair insanı cezbeden anlatının etrafından dolaşmasıyla hayal kırıklığı yaratıyor.
Film, 90'ların görkemli günlerinden başlayıp 2009'da Paris'teki Rock en Seine festivalinde yaşanan ani ve çirkin kopuşa uzanan uzun bir kolajla açılıyor.
“Le groupe n’existe plus,” diye anons ediyor biri kalabalığa.
Oradan Mayıs 2025'teki ilk ortak prova görüntülerine kesiyoruz. Bunun nasıl mümkün olduğuna dair hiçbir açıklama yok, kim kime ulaştı, o eski husumetle nasıl yüzleşildiğine dair en ufak bir fikir yok... Ne olduğunu anlayamadan kendimizi Cardiff'teki açılış gecesinde buluyoruz.
Çoğu film bu ana kadar biriktirip hikâyeyi bu doruk noktasında bitirmeyi seçerdi. Oysa yönetmenler ve burada senaryoyu üstlenen Peaky Blinders'ın yaratıcısı Steven Knight, müziğe odaklanmayı tercih ediyor; film giderek öngörülebilir bir ritme ve hagiografik, neredeyse putlaştırıcı bir tona yerleşiyor. Konser görüntüleri geliyor, aralara hayran portreleri ve Liam ile Noel'in kısa röportajları serpiştiriliyor; ikisi de şaşırtıcı derecede uslu görünüyor. Bazı bölümler ne kadar sempatik olsa da, kardeşlerin karakterlerine pek de yakışmayan bu sakin hâlleri, tüm bunların arkasında PR departmanının onayladığı, bol sıfırlı bir ödeme günü olduğu yönündeki o rahatsız edici hissi güçlendiriyor.
Bu para kapma hissi, film yapımcıları, grubun Britanya'da ve dünyada hâlâ nasıl böylesine yoğun bir sadakat uyandırdığını ve 2025'teki yeniden buluşmanın neden böylesi bir kültürel ve sosyal fenomen olduğunu daha anlamlı biçimde deşebilselerdi belki göz ardı edilebilirdi. Evet, duygusal hayranları görüyor ve dinliyoruz; kabul, film ileriye bakmakla ilgili, geçmişe değil. Yine de, bazı klişeler budanıp yerine, zor dönemlerde bir tür ortaklık duygusuna ulaşmak için “eski güzel günleri” efsaneleştiren zihinsel zaman yolculuğuna duyulan ihtiyaç üzerine daha yankılı bir şey söylenebilsydi, karşımızda bölünmeleri aşmak üzerine çok daha ilginç bir belgesel olabilirdi.
Donald Trump, Elon Musk, yapay zekânın yükselişi gibi görüntülerin peş peşe, hızlı kesmelerle aktığı, bu temayı ima eden sakar bir kolaj var; ama elde kalan yalnızca Liam'ın şu sözleri: “Oasis dağıldığında her şey boka sardı.”
Cesur laf, kardeşim; bence asıl her şey 2016'da, David Bowie'nin ölümü evrenin dokusunu yırttığında raydan çıktı... Ve madem “bok”tan açılmışken, dinamik bilet fiyatlandırması skandalı hakkında en ufak bir yüzleşme bekliyorsanız bir daha düşünün. Ön cepheye göre “ucuz koltuk diye bir şey yok”...
Kendine “halktan” bir grup imajı inşa etmiş bir topluluk için, bunu duyunca istemsizce alaycı bir kahkaha attım.
Bunca söylenmeme rağmen, Don’t Look Back In Anger çok daha kötü olup tam bir reklam balonu da olabilirdi. Sadece iyi hislere odaklanan bir Live '25 Tour kaydı olarak görevini gayet iyi yapıyor. Ortak bir beğeniyle birleşmiş kalabalıkları samimi biçimde yakalayan bir anlık fotoğraf olarak inkâr edilemez ölçüde moral verici. Arazlarım sadece, nihayet tam anlamıyla ikna olmak isterken, elimde kaçırılmış bir fırsat hissi bırakmasından kaynaklanıyor. Don’t Look Back In Anger, geçmişin zorluklarına eğilip oradan daha huzurlu bir geleceğe bakmayı seçseydi, uzlaşma ve iyileşme üzerine çok daha katartik ve etkileyici bir hikâye olabilirdi. Onun yerine, izleyicilerin eline Noel'in kardeşi Liam için “harika” dediği bir itiraf geçiyor.
Yine de, sıkı hayranlar şarkılara eşlik etmekten başka bir şeye aldırmayacak; daha sıradan izleyiciler ise kabul etmek gerekir ki oldukça etkileyici konser görüntüleriyle yetinecek.
Benim açımdan teselli, Don’t Look Back In Anger'ın yakında Disney+'a gelecek olmasında. Böylece platformda bugüne kadar gösterilmiş en bol küfürlü film unvanını alacak. Tabii sarı yaz kabağı mandolinle doğru düzgün dilimlenmediğinde Little Chef'in “fuck” ve “cunt” diye homurdandığı, Ratatouille'in R dereceli bir versiyonunu yeniden piyasaya sürmeye karar vermezlerse... İşte bu, kesinlikle belki üzerinde düşünmeye değer bir fikir olurdu.
“Alo, Disney? Küfürlü yeniden çevrimler hakkında ne düşünüyorsunuz?”
Oasis: Don't Look Back In Anger, 11 Eylül Cuma günü seçili sinemalarda gösterime giriyor; yıl içinde Disney+'ta da gösterime girecek.