Ertuğrul Günay: Süreç erken seçim tartışmasına evrilebilir

Ertuğrul Günay: Süreç erken seçim tartışmasına evrilebilir
Metin boyutu Aa Aa

Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 23 Haziran sonrası erken seçimin gündeme gelebileceğini söyledi.

31 Mart seçimlerinin ardından yaşanan gelişmelere ilişkin görüşlerini euronews Türkçe ile paylaşan Günay, yeni partilerin ortaya çıkması durumunda AK Parti'nin güç kaybının hızlanacağını savundu.

Günay, İstanbul'da "Halk iktidarı frenlemek için İmamoğlu'na 'emanet oy' verecek" diyor.

AK Parti hükümetlerinde 2007-2013 yılları arasında iki defa Kültür ve Turizm Bakanlığı yapmış olan Ertuğrul Günay, YSK kararıyla İstanbul'da yenilenecek seçimleri ve bu süreçte daha fazla konuşulmaya başlanan eski Başbakan Ahmet Davutoğlu önderliğinde yeni parti kurulacağı iddialarını değerlendirdi.

Günay; yeni partiler ortaya çıkar gibi olduğu takdirde sürecin erken genel seçime evrilebileceğini ifade etti.

Euronews: YSK'nın İstanbul Belediye seçimini iptal kararına ilişkin Twitter hesabınızdan; “Şimdi bu kararı hukuken yok etmenin tek yolu İmamoğlu’nun seçimi bu kez daha büyük bir oyla kazanmasıdır” yorumunu yaptınız. Ekrem İmamoğlu, artık bu kararla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın doğal bir rakibi mi olmuş oldu?

Bu erken değerlendirme olur. 17 Nisan referandumundan sonra Türkiye’de cumhurbaşkanlığı çok özel bir makam ve konum halini aldı. Asıl iktidar değişikliği cumhurbaşkanlığı sistemini ortadan kaldırmaktır. Ama önümüzde İstanbul seçimi var, bence bunu İstanbul seçimi sınırlarında tutmakta fayda var. Çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi içinde şikâyetçi bir grup insanında oy verdiğini ve tekrar oy vereceğini sanıyorum. İstanbul seçimi başka hesaplaşmaların unsuru haline gelirse bu oylara zarar verebilir.

Ekrem İmamoğlu’nun iptal kararına yönelik “Aynı kurullar cumhurbaşkanlığı ve 17 Nisan referandumunda da vardır. Bu seçimler de iptal edilsin” demesiyle aslında bir meşruiyet tartışması başladı. Bu açıdan da rakip olarak görülebilir mi sorumu değerlendirirseniz ne dersiniz?

Aslında meşruiyet tartışması 17 Nisan referandumundan bu yana var. Hatta biraz daha geriye gidersek; 7 Haziran seçimlerinin gereksiz bir biçimde iptal edilip 1 Kasım’a gidildiği tarihten itibaren var. O zaman sandıktan koalisyon talebi çıkmıştı ve gereksiz bir şekilde Türkiye seçime zorlandı. Muhalefet orada gereken direnişi göstermedi ve 1 Kasım’da bambaşka bir tablo ortaya çıktı. Orada Türkiye’de hukuk, seçim sistemi, anayasal düzen ciddi bir biçimde zedelendi. Ama muhalefet bunları ciddi bir tartışma konusu yapmadı.

Euronews: Sizce neden yapmadı?

Çünkü muhalefetteki hemen her parti son beş yıl içinde doğrudan doğruya kendisini ilgilendiren konularda sesini yükseltti, onun dışında komşusunun başına geleni biraz seyretti. Partiler büyük ölçüde iktidarın söylem hegemonyası altına girdi. O yüzden İstanbul seçimi CHP’yi de Ekrem İmamoğlu’nu da aşan bir demokratikleşme, normalleşme, hukuka dönme arayışı haline geldi.

17 Nisan’da da anımsarsınız YSK bugünkünden çok daha vahim bir karar verdi. Çünkü o bütün ülkeyi ilgilendiriyordu, bu karar sadece İstanbul’u ilgilendiriyor. YSK Başkanı, o zaman oran söylemeden gece çıktı ve “Evet’ler kazandı” dedi. Oysa İstanbul, Üsküdar’ıyla, Ümraniye’siyle, Eyüp’üyle, Fatih’iyle, bütünüyle “Hayır” demişti. Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Hatay, Diyarbakır yine “Hayır” demişti. Bu ortamda Türkiye çapında “Evet” çıkması mümkün değildi, ama YSK Başkanı böyle söyledi. Muhalefet de önce duraksadı, ardından gece yarısı itiraz eder gibi oldu ama sayın Erdoğan o zaman çıktı, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” dedi. Dolayısıyla meşruiyet tartışması zaten vardı. Fakat muhalefet bunu dillendiremedi. 31 Mart seçimlerinde de gecenin 10 buçuğunda sayın Yıldırım çıkıp 3 bin oyla seçimi kazandığını söyledi. O zaman eski muhalefet tavrı devam etseydi bu seçimi de kaybetmiş olacaktı.

Ama Ekrem İmamoğlu farkını orada gördük. O saatten itibaren her sandığa sahip çıktı, katılımcı bir anlayışla toplumla paylaştı ve uzun bir uğraşında sonucunda önce mazbatayı aldı, şimdi de yeniden almak için uğraşıyor. Ben Türkiye’de yürütmeyi kontrol etmek isteyen siyaset adamlarının cumhurbaşkanı değil, başbakan olmasını yani Batı demokrasilerinde olduğu gibi parlamenter demokrasiye dönmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha genç, iddialı, hırslı, yeni, umut veren bir siyaset adamı sistemi değiştirmeyi, cumhurbaşkanını yeniden milletin cumhurbaşkanı haline getirmeyi, kendisi de başbakan olmayı zorlamalıdır. O yüzden İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı olur mu gibi telaffuzları erken buluyorum. İddiaları gerçekçi tutmakta fayda var.

Euronews: YSK'nın İstanbul'da seçim tekrarıyla 'siyasi karar' aldığı eleştirileri var

Hukuk Türkiye’de hiçbir zaman siyasetten tümüyle bağımsız, yeterince objektif olmadı. İstiklâl Mahkemeleri’nden Yassıada’ya, darbe yargılamalarından Ergenekon ve Balyoz davalarına kadar sayısız örnek yaşadık.

İktidar yargıyı siyaset için kullanmaya kalkınca sistem çöker. Bu kez de öyle oldu. Burada daha vahim bir süreç yaşandı. Geçmiş yargılamaların tortusu üst yargı kararlarıyla düzeltilecek yerde, yanlış yahut tartışmalı karar verdikleri düşünülen hukuk uygulayıcılarının kişisel sorumluluğu abartılı boyutlara vardırıldı. Ceza hükümleri ve ihraçlar uygulandı. Önceki yargılamalardan şikâyetçi olan çevreler de, başta muhalefet, bu tutumu destekledi.

Oysa gözden kaçırılan vahim bir nokta var. Bir hukuk uygulayıcısı kararından ötürü tutuklanır, siyasi iktidarın gözetimi ve yaptırımı altında tutulursa, artık her kararında hukuk kitabına değil, siyasi iktidarın gözüne bakmak zorunda kalır. Bu da hukuk devletinin sonu demektir ki, olan da budur.

Halk iktidarı frenlemek için İmamoğlu'na 'emanet oy' verecek

Euronews: Peki, siz aynı zamanda eski bir Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilisiniz. Bugün CHP’nin yürüttüğü siyaseti nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim CHP milletvekilliğimin üzerinden 40 yıl geçti. Benim milletvekili olarak bulunduğum CHP ile bugünkü arasında büyük fark var. Örneğin, CHP’ye katılma ve orada mücadele etme sebeplerimden birisi 12 Mart’a karşı çıkmasıdır. O zaman bir seçim kazandı, kitleselleşti. Fakat daha sonra, son zamanların CHP’si 28 Şubat’ta, 27 Nisan’da, 367 kararında çok farklı ve bence yanlış tavırlar aldı. O yüzden son zamanlarda edilgen tavır almasına üzülüyorum ama yadırgamıyorum.

Şimdi ise yeni yeni CHP’yi aşan biçimde İmamoğlu’nun da sergilediği farklı kişilik ve toplumda biriken ‘yeter artık’ duruşu nedeniyle yeni bir hareketlenme başladı. Bu CHP’yi aşan bir dalgadır. Tabii insanlar 23 Haziran seçiminde yine adayları nedeniyle CHP’ye oy verecekler ama bence bu CHP’ye verilmiş bir oy değil. Bu iktidara karşı; iktidarı frenlemek, hizaya sokmak için İmamoğlu’nun şahsına verilmiş bir ‘emanet’ oy olacak.

Euronews: CHP ile ilgili olarak 2013’teki bir demecinizde; “Eğer elitist dili bırakırlar, Ecevit’in o zamanlar yapmaya çalıştığı gibi halkın diliyle, inançlarıyla, kültürüyle yola devam eder ekonomiyi, adaleti gündeme getirirse halk hareketi olarak sürer” demişsiniz. Bugün Ekrem İmamoğlu’nun ve CHP’nin yürüttüğü siyaset, dediğiniz halk hareketi noktasına geldi mi?

Bütünüyle gelmesini temenni ederim ama fazla bir değişim görmüyorum. Sadece benim yıllardır CHP’ye, CHP özelinde sosyal demokrat kesimlere önerdiğim çizgiyi İmamoğlu oldukça temsil ediyor. Kimseyi dışlamıyor, elitist bir dil kullanmıyor, karşıtlarına daha saygılı davranıyor, insanları başka partiye oy vermişse suçlamıyor, yargılamıyor, onlardan oy almaya çalışıyor. Daha çok birleştirici, insanların hayatlarıyla, ekmeğiyle ilgili olumlu, iyi şeyler söylemeye çalışıyor. Bu benim desteklediğim siyaset çizgisidir. CHP’nin bütünü bu üsluba ne kadar yaklaştı, önümüzdeki süreçte göreceğiz. Ama İmamoğlu’nun şahsında böyle bir umut doğdu. Umarım gelişir. CHP’nin bütünüyle bu dile evrilmesi çok da kolay değil. Kısa vadede böyle bir ihtimal görmüyorum.

Euronews: Bir de siz 1994 yılında Refah Partisi’nden (RP) Erdoğan’ın rakibi olarak İstanbul Belediye Başkanlığı’na aday olmuş, bir seçim yarışı yaşamıştınız. Geçmişteki bu tecrübenizle birlikte İstanbul seçiminin önemini ve bu seçimin kaybedilmesinin niçin sorun olduğunu değerlendirir misiniz?

25 yıl önceki seçimden bahsediyorsunuz. O zaman Refah Partisi diğer partiler çok yıpranmış olduğu ve çok parçalı bir siyasi yapı olduğu için yüzde 20’ler civarında bir oyla İstanbul’u almış masum bir çevre hareketi olarak gözüküyordu. Aradan geçen yıllarda çok şeyler değişti.

1994 yılında İstanbul Belediyesi’ni kazanan siyasi anlayışla bugün İstanbul’u kaybetmemeye çalışan siyasi anlayış arasında hiçbir benzerlik yok. Şu an İstanbul’u arsa ve rant aracı, nüfus ve ekonomik yapısını iktidar için çok büyük bir destek olarak gören, büyük ihaleleri yakın çevreleriyle paylaşan bambaşka bir anlayış var. Bu anlayış zaten İstanbul’u ciddi bir siyasi, ekonomik güç kaynağı haline getirdiği için artık elinden bırakmak istemiyor. 1994’te İstanbul seçimini kazanan anlayışla bugün seçimi bırakmayan anlayış arasında ne hedef, ne inanç, ne vaat açısından hiçbir benzerlik yoktur.

Euronews: Peki, bu noktaya gelinmesine ne neden oldu?

25 yıllık bir yerel yönetim, 16 yıllık bir iktidar; bir süre sonra bütün idealleri çürütüp, bir anlamda seçimle gelinen yapıları bürokratik çıkar mekanizmalarına dönüştürdü. Siyasette kullanılan ünlü bir söz vardır; “Bütün iktidarlar yıpranır, mutlak iktidarlar mutlaka yıpranır.” 16 yıl merkezi iktidar olunca bir anlamda her şeyi kendinizin sanıyorsunuz. Yakınlarınız, yandaşlarınız, yerel ve merkez idarenin imkânlarından yararlanmak isteyen fırsatçılar etrafınızı sarıyor. Eğer siz de bu konularda yeteri kadar ilkeli ve duyarlı davranmaktan vazgeçerseniz yönetim bir çıkar kapısı haline dönüşüyor.

Bu bugün sadece Adalet ve Kalkınma Partisi için var olan olumsuz bir gerçeklik değil. Biz Cumhuriyet’in 100. yılına doğru gidiyoruz; Cumhuriyet kuruluşu ve devamında da benzer şeyleri yaşadık. CHP, Cumhuriyet’i kuran, idealist bir parti olarak yola çıkmıştı ama 1938’de Atatürk’ün vefatından sonra 12 yıl İsmet Paşa iktidarı sürdürdü. Toplam 27 yıllık bir iktidar dönemi vardı ve bu bürokratik saltanat haline dönüştü.

Hangi iktidar 10, 15 yılı aşarsa bir süre sonra halk hareketi olmaktan çıkıyor, bir devlet mekanizması haline geliyor; sırtını devlete dayıyor, halktan uzaklaşıyor, halkıyla arasına koruma ordusu giriyor, devletin, kamunun bütün mallarını babalarının çiftliği gibi görmeye başlıyorlar. Bu yozlaşma uzun süren bütün iktidarların yaşadığı bir yozlaşmadır. O yüzden demokrasilerde beş yılda bir yerel seçim, dört yılda bir genel seçim yapılır ki halk bunları değiştirsin, denetlesin diye. Ama denetim kapıları, halka farklı şeyleri anlatma imkânları ortada kalmayınca bu yapılar da sürüp, gidiyor.

Euronews: Peki, seçim bu nedenle iptal edildiyse tekrar kaybedildiği takdirde ne olur? Ne öngörüyorsunuz?

Ekrem İmamoğlu’nun 23 Haziran’da daha fazla oy alacağını düşünüyorum. Fakat sandığa gitmeyen oylardan iktidar ne kadar oy alacak; çünkü arada 15 binlik bir oy farkı vardı, 150 bin yeni oy alan seçimi garantiler. 1,5 milyon civarında sandığa gitmeyen oy olduğu söyleniyor, birkaç yüz bin oyu kim hareketlendirirse seçimi o alır.

İktidar tabi bu arada 45 gün kazandı. 25 yıl süren bir belediye yönetiminde sanıyorum ki epeyce düzeltilecek hesap, kitap, defter vardır. Bunları düzeltecek epeyce bir süre kazanmış oldular. Ama kaybederlerse ciddi bir prestij kaybedecekler. Çünkü İstanbul’la çok özdeşleşmiş bir siyasi yapı görüntüsü veriyordu. Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı başından beri İstanbul milletvekiliydi. İstanbul Belediyesi’ni, tüm belediyeleri kendisi yönetti. Kaybedilmesi çok ciddi bir güç kırılması olacak. Bunun gelecek dönemlere demokrasi umudunu çoğaltan biçimde yansıyacağını düşünüyorum.

Tabi iktidar kaybetmemek için belki daha otoriter olmaya çalışacak ama bu korku duvarı 31 Mart’ta bir kere aşıldı. 23 Haziran’da bir kere daha aşılırsa Türkiye artık tekrar hukuka, normalleşmeye, demokrasiye dönme konusunda yeni bir umut, yeni bir çıkış kapısı, yeni bir ışık yakalamış olabilecek.

Euronews: Seçimin tekrarı kararıyla birlikte 7 Haziran-1 Kasım 2015 seçim aralığında yaşananların tekrar edebileceğine yönelik endişelerini dile getirenler oluyor. Siz böyle bir sürecin tekrar yaşanacağını öngörüyor musunuz?

Hiç temenni etmiyorum. 1 Kasım’a giderken Türkiye korkunç bir süreç yaşadı. İktidarın ve muhalefetin büyük hataları oldu. Oradan gereken dersleri toplumun çıkarmış olması, kimsenin o tür provokasyonlara araç olmaması gerekir. Bu tür senaryolar yazılıyor, dillendiriliyor. Buna karşı teyakkuz halinde temkinli olmak gerekir.

Euronews: “Her şey çok güzel olacak” paylaşımlarının ardından sanatçılara yönelik siyaset ve medyadan yönelen gözdağı mesajlarını nasıl yorumluyorsunuz? 7 Haziran süreci sorumuzla birlikte gittikçe sertleşen bu siyasi dil ne gibi sonuçlara neden olabilir?

Bu sert dil kullanana zarar veriyor. Derler ya, “Keskin sirke küpüne zarardır”, “Öfkeyle kalkan zararla oturur” diye; son beş, altı yıldır halkın içinde sade bir yurttaş olarak gözlüyorum. Hangi partiden olursa olsun –militan çevreler hariç- herkes bu gergin siyaset, hesaplaşma, kin tutma dilinden şikayetçi. Belki susuyor insanlar ama bunu bir yere yazıyorlar.

Sanatçıların İstanbul’daki adaylardan birine zarif bir cümleyle destek vermelerinden daha doğal ne olabilir? Bu her yurttaşın hakkıdır. 17 Nisan’da da “Var mısın daha güçlü bir Türkiye’ye” sloganına sanatçısından sporcusuna herkes katıldı. Belki eleştirenler oldu ama kimse de hesap sormaya kalkmadı.

Toplumun bir tepkisi varsa bunu anlamamız gerekiyor. Bizim sorunumuz burada ortaya çıkıyor. Cumhurbaşkanı’nın anayasal tabirle; devletin varlığını ve milletin bütünlüğünü koruyor olması ve tarafsız bir biçimde görevini yapması gerekiyor. Bizim şu an böyle bir cumhurbaşkanımız yok. Tarafsız görev yapacağı üzerine yemin etti ama bunun gerekliliklerini yerine getirmiyor.

Oysa partilere biraz yukarıdan, dışarıdan bakabilse, İstanbul Belediyesi’ni kim kazanırsa kazansın uyum için çalışırım dese, partisine daha çok oy kazandırır. Ülke de nefes alır. Ama etrafından her yaptığını alkışlayan bir kitle var ve bu kitlenin telkiniyle sürekli üslubunu sertleştirmede kendisiyle yarışıyor.

Euronews: Yine iptal edilen tiyatro oyunları oluyor. Nazım Hikmet’in şiirlerinden uyarlanan oyunlar yasaklanıyor. Şu an ki Kültür Bakanı’ndan bu yasaklara ilişkin bir açıklamada henüz duymadık. Siz şu an Kültür Bakanı olsaydınız ne yapardınız? Ve şu an görevde bulunan Bakan'ın nasıl bir tutum almasını beklersiniz?

Şu ortamda herhangi bir bakanlık düşünemiyorum bile. Kendi bakanlığım döneminden sorumluyum. Hiçbir yasakçılığa kalkmadım. Dönemimde Nazım’ın yurttaşlığı iade edildi -ki bu 50 yıllık- bir sorundu. Madımak’taki kebapçı ayıbına son verildi. Devlet tarafından Kürtçe, Süryanice, her dilde eserler yayınlandı.

Sanatın özgürlük içinde gelişeceğini düşünüyorum. Yasakçılıkta kara mizah gelişir. Kara mizahta bir sanattır tabi, ama bir döneme özgüdür. Ülkemizin değerlerinin yerelden evrensele çıkmasını istiyorsanız yönteminiz baskı değil, özgürlük olmalıdır.

Yeni partiler ortaya çıkarsa AK Parti'nin güç kaybı hızlanır

Euronews: CHP İstanbul İl Başkan Canan Kaftancıoğlu’nun “AKP İstanbul’u tekrar kaybettiği an dağılır” yorumuna ne dersiniz? Bir de Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül gibi isimlerin yeni bir parti kurma hazırlığında olduklarına yönelik haberler sıklıkla çıkıyor. Sizin bu hazırlıklara ilişkin bir bilginiz var mı? Bu sürecin içinde misiniz? Değilseniz, olur musunuz? Ve eğer böyle bir parti kurulursa Türkiye’ye etkisi ne olur?

İstanbul seçimi kaybedilirse büyük bir güç kırılması olur. Ama dağılır mı, bu ayrı bir sorun. AK Parti, bütün bu aşınmaya, yıpranmaya rağmen hâlâ yüzde 40’lar civarında oy alıyor. Böyle bir partinin dağılması o kadar kolay olmaz. Ancak yeni partiler ortaya çıkarsa, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde geçmişte yolsuzlukla, yoksullukla, yasaklarla mücadele edecek diye oy vermiş olan mütedeyyin, muhafazakar, taşralı insanların oy vereceği bir yapı ortaya çıkarsa, bu güç kaybı süreci hızlanır. Çıkar mı? Bir takım isimler var. Bu isimlerin hepsi bir arada olmaz.

Euronews: Ayrı ayrı bir parti çalışmasının yürütüldüğü ifade ediliyor.

Şunu söylemek isterim; sadece Adalet ve Kalkınma Partisi’ne karşı bir parti değil, Türkiye’nin bugünkü siyasi yapısı bütünüyle yıpranmıştır. Şimdi İstanbul seçimi için Ekrem İmamoğlu bir umut işareti olarak gözüküyor, onu ayrı bir yere koyuyorum ama Türkiye’nin bütün partileri adaylarını merkezden atıyor, bütün partiler kurultaylarında kendilerini seçtirecek kadrolarla yola devam ediyorlar, bütün partiler kapalı yapılar; halka açık ve şeffaf değil, bütün partiler bir, iki istisnası hariç milliyetçiliğe savrulmuş durumda ve bütün partilerin farklı bir çözüm önerisi, toplumu sarsan önerileri yok.

Türkiye’nin mevcut siyasi yapısının tamamını karşısına alan, mevcut siyasete karşı yeni siyasetler üreten bir -adam değil- kadro çıkar ve güven verici, akçalı konularda ve demokrasi inancı konusunda defosu olmayan bir kadro; Kürd’ünün Türkü’nün, Doğulu’sunun Batılı’sının, dindarın da modernin de ilgisini çekebilecek barışçı, birleştirici, hem toplumun derinlerine seslenen ama hem de ülkenin geleceğini umuda taşıyan bir söylem ortaya koyarsa, o zaman sadece Adalet ve Kalkınma Partisi değil, bütün siyasi partiler büyük bir sarsıntı yaşar.

Euronews: Ali Babacan böyle bir isim midir?

Ali Bey, kendi yaptığı işi şimdiye kadar hep düzgün yapmış bir arkadaşımızdır. Ama siyasette hangi iddiaları var, var mı, henüz bilmiyorum.

23 Haziran'dan sonra erken seçim gündeme gelebilir

Euronews: Peki, bu süreç bir erken genel seçim tartışmasına evrilir mi?

Evet, evrilebilir. Eğer iktidar İstanbul’da beklediğinin dışında bir sonuç alırsa, bütün siyaseti sarsacak olan yeni yapılaşmalar ortaya çıkar gibi gözükürse erken seçim gündeme gelir.

Bu Türkiye’de hep böyle olmuştur. Örneğin; 1946 Ocak ayında Demokrat Parti kuruluyor, o zaman 23 yıllık olan CHP iktidarı aynı yılın Ekim ayında seçim kararı veriyor. Yeni hareketlerin önünü kesmek için eskiden acele etmişler.

Zamanlamayı çoğunluk partisi kendisine göre yapmaya çalışacaktır ama iş işten geçmişse, onu kurtaramaz. 2002 seçimine de erken gidilmişti. İktidarda DSP, MHP ve ANAP, muhalefette de Doğruyol ve Refah Partisi vardı ve hepsi birden Meclis’in dışında kaldı. Bazen erken seçim de, gelen rüzgârı önlemeye yetmeyebilir. Böyle bir rüzgâr var mı derseniz; “henüz” yok.

Euronews: Abdullah Öcalan’ın yaptığı açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yeni bir “çözüm süreci” mümkün müdür?

Abdullah Öcalan’la girişilecek bir süreç; çıkar sürecidir, çözüm süreci olamaz. Ben bunu 2013 yılında da böyle görüyordum. 2009’daki açılım sürecini destekledim ama 2013’teki sürecin tümüne kuşkulu baktım. Çünkü tamamen istihbarat yöntemleriyle Öcalan ve iki taraf arasındaki görüş alışverişiyle Öcalan’ı rahata kavuşturma ve iktidara oy devşirme arayışlarıydı.

Şimdi yine o tür pazarlıklar yapmaya kalkanlar vardır. Ama zannediyorum ki HDP giderek Öcalan ve PKK ipoteğinden kendisini kurtarıyor. Öyle de olması gerekir. Eğer Türkiye’de Kürt sorunun demokrasi içinde, barışçı bir biçimde çözülmesini arzu ediyorsak hem HDP hem de demokrasiye inanan diğer siyasi güçler olarak HDP’nin Öcalan ve PKK ipoteğinden kendisini kurtarması gerekir.

Böyle olduğu takdirde Türkiye demokrasisinin önemli bir partisi olarak giderek büyür. Bu seçimde bir demokrasi oylaması yapılacak. Türkiye ya demokratik refkleslerine geri dönecek ya da tümüyle vazgeçecek. HDP burada demokrasiyi savunan refleks tarafında kalırsa -ki bunu umut ediyorum- kendisi de yararlı çıkar. Aksi bir durum, kendisi içinde Türkiye için de iyi olmaz. Öcalan’la sürdürüldüğü iddia edilen pazarlıklardan bir sonuç alınacağını düşünmüyorum.