Euronews artık Internet Explorer üzerinden erişilebilir değil. Bu tarayıcı artık Microsoft tarafından güncellenmiyor ve en son teknik yenilikleri desteklemiyor. Sizi; Esge, Safari, Google Chrome veya Mozilla Firefox gibi başka tarayıcıları kullanmaya davet ediyoruz.
Son Dakika

Görüş | Doğu Akdeniz'deki faaliyetler Türkiye'nin sahip olduğu doğal haklarıdır

Euronews logo
Yorum sayfamızda yayınlanan makaleler, Euronews'in editoryal görüşünü yansıtmaz.
Metin boyutu Aa Aa

Doğu Akdeniz’deki gerilimi tartışmak neden Türkiye’nin 3 Mayıs 2019 tarihli NAVTEX yayımı ile Fatih sondajı üzerine yürütülüyor? Sanırım bunu sorgulamak gerek. Batının ve Rum yönetiminin iddia ettiği gibi Türkiye uluslararası hukuka aykırı mı davranıyor? Elbette hayır. Rum yönetimini tüm adanın tek otoritesi gibi addeden taraflar, birlik halinde Türkiye’ye hukuken sınırları kurulmayan bir alan dayatması yapıyor.

Düşünsenize bu alanlar o kadar hakkaniyet dışı ki Türkiye’nin açık denizlere açılması engelleniyor. Bakınız Akdeniz’de Malta’nın bugün 200 deniz mili münhasır ekonomik bölgesi yok. Sadece kısıtlı alanda kıta sahanlığı hakkını kullanıyor. Libya-Malta UAD davasında mahkeme ana kara devletinin üstünlüğünü teyit etti. Hatta “kıyıların hemen yakınında bulunan adaların kıyının genel istikameti saptanırken ihmal edilebileceği veya tam etki tanınmayabileceği” (UAD, 1982, s. 63,85, 88-89) belirtildi.

Türkiye evvela dünyada çok az ülkede olan iki devasa ve tam donanımlı sondaj gemisi Fatih ve Yavuz’a sahip ve iki de sismik araştırma gemisi var. Türkiye’nin enerji politikasındaki bu vizyonu, kendi gücü ve deniz yetki alanlarına yönelik haklarını korumaktaki ve sahip olduğu hakları kullanmaktaki kararlılığının simgesi. Hatta Türkiye’nin eski Türkiye olmadığını da gösteriyor.

Şimdi biraz sorunun köklerine inelim. Evvela Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Mısır ile 2003’te münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalaması ile deniz yetki alanlarına yönelik ihtilafın başladığını ifade etmek gerekiyor. Zira Rum yönetiminin bu anlaşması Türkiye’nin batı kıta sahanlığını ihlal etmiş ve ayrıca Kıbrıs Türklerinin rızası alınmadan gerçekleşerek Kıbrıs meselesi deniz alanlarına taşınmıştır. Hem de 200 deniz mili alanda hakkım var diyerek. Oysa Akdeniz yarı kapalı bir deniz alanı olmakla birlikte 400 deniz milini aşmayan bir alan. Bu özelliği itibarı ile tüm kıyı devletleri arasında eşit paylaşım değil hakça paylaşım olmalı. En azından uluslararası mahkemelerin bugüne kadar izlediği yol bu.

O halde hatırlatalım; Türkiye Fatih sondajı yaptığı alanının kendisine ait olduğunu zaten Birlemiş Milletler Genel Sekreteri’ne 2004 Turkuno notası ve diğer bildirimlerle ortaya koymuştur. Türkiye ana kara devletidir. Ana kara devlete hakimdir prensibi ise 1969 Kuzey Denizi davaları yada 2001 Katar Bahreyn gibi Uluslararası Adalet Divanı önündeki davalarda kabul edilmiştir. Ancak Rum yönetimi Sevilla Üniversitesinin ortaya koyduğu maksimalist ve sadece ortay hat öngören bir metodunu Türkiye’nin kabul etmesini istiyor. Oysa Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin (BMDHS) 74(1) ve 83(1) maddesi ortay hat ilkesini zorunlu kılmamakla birlikte sınırlandırılacak alanın hakkaniyet temelinde hakça sonuç öngörmesi şartını getiriyor. Kaldı ki deniz sınırı ile deniz sınırlandırması iki farklı kavramdır. Ancak Rum yönetimi tek bir metot ile sınırlandırma olacağını iç hukukuna bağlıyor. Böyle bir şey olabilir mi?

Türkiye ana kara devleti olarak Doğu Akdeniz’de kendi kıta sahanlığında faaliyet yürütüyor

Bakınız 2010 yılında Avrupa Parlamentosu Doğu Akdeniz ve Baltık Ülkelerinde Balıkçılık Yetkileri üzerine bir rapor yayımlayarak burada deniz yetki alanlarına da yer verdi. Bu rapor Prof.Juan Luis Suares tarafından oluşturularak AP’ce yayınlandı. Burada "hiçbir ülkenin Akdeniz’in 400 deniz milini aşmamasından ötürü MEB ve Balıkçılık bölgesi ilan edemeyeceği" belirtildi. Bu ne demektir ? GKRY dahi 200 deniz mili bir alanı ada devleti olarak tek başına tüm adanın sahibi gibi hak iddia edemez. Deniz sınırlandırmasında en önemli prensiplerden biri de coğrafya yeniden inşa edilemez, açık denizlere hiçbir devlet kapatılamaz. Kimsenin haklarına tecavüz edilemez. Haklar kötüye kullanılamaz. Diğer devletlerin de haklarına saygı esastır. Dolayısıyla Fatih’in söz konusu eylemlerinin uluslararası hukuk nezdinde geçerliliği nedir diye sorulduğunda Türkiye ana kara devleti olarak Doğu Akdeniz’de zaten kendi kıta sahanlığında faaliyet yürütüyor. Bu Türkiye’nin 1982 Sözleşmesinin 77’inci maddesi gereği sahip olduğu doğal haktır.

Bakınız 1982 Tunus Libya davasında "Deniz alanlarının sınırlandırılması her zaman uluslararası bir yönü” olduğu ve “sadece iç hukukta ifade edildiği gibi kıyı devletinin iradesine bağlı olamadığı (parag.87)” belirtilmiştir. Bu ne demektir? GKRY’nin sadece iç hukuk yolu ile ortay hat ve anlaşma ilkesini sınırlandırmada tek yol görerek 1982 Sözleşmesi 74 ve 83 maddesini reddetmesidir. Yani hakkaniyet ilkeleri karşısında davranmasıdır. Dolayısıyla MEB deniz sınırı kurulmadan kurulmuş gibi davranılmasının uluslararası hukukta yeri yoktur. 2003 ve 2010 sözde MEB eylemlerinde diğer ülkeler TR ve Lübnan ile ihtilafların doğmasına sebep olmasının madde 74(1)(3) ve 83(1)(3)’e aykırı davranmıştır. Kıbrıs meselesi çözümlenmeden tek yanlı adımlar atması, Kıbrıslı Türklerin rızası olmadan tüm işlemlerin gerçekleşmesi (1960 Garantör ülkelerin onayı olmadan anayasa bile değiştirilemez), şimdiye kadar müzakere süreçlerinde bu konuları görüşmeleri ret etmeleri Sözleşmenin (madde 74(3) ve 83(3)) ihlalidir.

Tabi ki burada şuna da değinmek gerekiyor; GKRY’nin Fatih sondaj gemisi direktörü ve mürettebatı için uluslararası tutuklama eylemi ne kadar meşru? Bir kere münhasır ekonomik bölge rejiminde cezai yaptırım sadece 73’üncü maddede öngörülmektedir. BMDHS’nde bir gemiye çıkma, gemi denetimi yada gemiye el konulmasında yada hakkında dava açılmasında yetki tanıdığı alan sadece canlı kaynakların araştırma işletilme muhafaza ve yönetimi ile ilgili egemen hakların kullanılmasına dairdir. Bu hüküm madde 73, 4 fıkra ile açıklanmaktadır. Oysa GKRY’nin 2004 ve 2014 yasası bu uygulamayı kendisine BMDHS’nde öngörülmemesine rağmen uluslararası tutuklama hatta gemiye el koyma hakları olduğunu ileri sürmektedirler. Bu nedenle sadece iç hukuk düzenlemesi ile bu tavır meşru görülemez.

Gelelim Yavuz sondaj gemisinin KKTC'nin Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na ruhsatlandırdığı sahaya hareket etmesine. Sanırım dengelerin Doğu Akdeniz’de değişmesinin adı Yavuz olacak. Ve tabii ki Kıbrıs Türklerinin de haklarının korunmasında kararlı olunduğunun adı da.

Öyle görünüyor ki sondajlar savaşı bu yıl sonunda artacak, 2020’de ise kıvılcımın adı olacaktır.

Asistan Prof. Dr. Emete Gözügüzelli - Doğu Akdeniz Üniversitesi