Euronews artık Internet Explorer üzerinden erişilebilir değil. Bu tarayıcı artık Microsoft tarafından güncellenmiyor ve en son teknik yenilikleri desteklemiyor. Sizi; Esge, Safari, Google Chrome veya Mozilla Firefox gibi başka tarayıcıları kullanmaya davet ediyoruz.
Son Dakika

Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi birinci yılında: Yöneltilen eleştiriler neler?

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu, TBMM Başkanvekili Celal Adan başkanlığında toplandı. ( Doğukan Keskinkılıç - Anadolu Ajansı )
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu, TBMM Başkanvekili Celal Adan başkanlığında toplandı. ( Doğukan Keskinkılıç - Anadolu Ajansı )
Euronews logo
Metin boyutu Aa Aa

Türkiye'nin Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin resmen başlamasının üzerinden bir yıl geçti. Son dönemde aralarında eski AK Parti çekirdek kadrosunda yer alan siyasilerin de bulunduğu çevreler sisteme eleştiriler yöneltmeye başladı.

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başkanlık sisteminin kuvvetler ayrılığı ilkesine uymaması ile kişi ve Meclis’e hesap verilebilirliğin ortadan kalkmasını sistemin eksik yanları olarak sıraladı.

“Devlet yapısıyla aile ilişkileri kesinlikle ayrılmalıdır. Devlet hiyerarşisinde birinci derece akrabalıklar olmamalıdır” diyen Davutoğlu, ayrıca radikal ve köklü reformlarla devlet yapısının yeniden inşa edilmesi için çağrıda bulundu.

11'inci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, "Mutlak yönetimlerde mutlak hakim olan, mutlak otoritenin sürdürülebilirliği söz konusu değildir" diyerek sisteme dair eleştirilerini dillendirdi.

"Yürütme üzerinde denetim önemli"

Euronews Türkçe’nin görüştüğü uzmanlar, yürütme erki üzerindeki denetim noksanlığını sistemin başlıca kusurlarından biri olarak vurguluyor.

TOBB Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Burak Bilgehan Özpek'e göre; mevcut sistemin felsefesi hatalı, çünkü karar alma süreçleri çok hızlanınca, mecliste ve kamuoyu nezdinde tartışılmadan yanlış kararlar alınabiliyor.

Ekonomi, milli savunma gibi alanlardaki icracı bakanlıkların da yetki karmaşası içerisinde olduğunu ve zaman zaman alınan kararlar üzerinde etkisinin kalmadığını belirten Özpek, sistemin temel sorunlarının popülizmle bağlantılı olduğuna dikkat çekiyor:

“AK Parti’de lidere atfedilen kahramanlık ve olağanüstü özellikler olduğu için, ihtiyaçların belirlenmesinden ziyade insanların sadakati önem kazanıyor. Popülizm ise bu ve benzeri olağanüstü zamanlarda hareket ediyor, toplumu kutuplaştırıp birbirine karşı mücadele eden gruplara dönüştürüyor.”

Özpek’e göre, sistemin revizyonunda yapılacak öncelikli iş ise partili cumhurbaşkanı yaklaşımının kaldırılması, zira “cumhurbaşkanının siyasetin içinde olması, hem siyaset hem de devlet temsilinde büyük karmaşa yaratıyor, sistemi zehirliyor.”

“Parlamenter Sistem mi Başkanlık mı?” isimli kitabın yazarı siyaset bilimci Prof. Emre Bağce, parlamenter sistemden vazgeçmenin büyük bir hata olduğunu düşünüyor.

“ABD hariç, bu sistemin sağlıklı işlediği neredeyse başka bir ülke yok. Türkiye olarak dönebileceğimiz rota, daha demokratik, hukukun üstünlüğünü öngören, güçler ayrımını gözeten veya en azından yürütmenin sınırlandırıldığı bir sistem,” diyor Bağce.

Halihazırda uygulanan sistemde yasama ve yargının zayıflayıp yürütmeye bağlı kılındığını kaydeden Bağce, Başkanlık sisteminden ayrışan ve Başkan’ı güçlendiren birçok uygulama düşünüldüğünde revizyondan daha çok sistemden tamamen çıkılması ve demokratik parlamenter sisteme geçilmesi gerektiğini düşünüyor:

“Örneğin Başkanlık sistemlerinde Başkan parlamentoyu feshedemez, parlamento da Başkan’ı. Ama bizde bu, büyük ölçüde Başkan’ın yetkisine veriliyor. Başkan tek başına seçimleri yenileme kararı verebilirken, Meclis basit karar yeter sayısı veya salt çoğunlukla değil, 360 milletvekiliyle ancak yenileme kararı verebiliyor. Bu, iki kuvvetin birbirinden tamamen ayrı olması, birbirine müdahale edememesi ilkesine aykırıdır. Başkanlık sisteminde sert güçler ayrımı vardır. Bizde ise Başkan, meclisin üstüne çıkıyor.”

Başkan seçimiyle meclis seçimi aynı gün

Bağce’ye göre, Türkiye’deki Başkanlık sistemi uygulamasında Başkan’ın seçimiyle meclisin seçiminin aynı güne getirilmesi ve aynı sandıkta birleştirilmesi de sistemin ruhuna aykırı, keza bu iki seçimin zamanlaması diğer sistemlerde birbirinden tamamen ayrıştırılıyor ve aralarına en azından birkaç ay veya yıl mesafe konuyor, böylelikle denge-denetleme açısından her iki seçimin birbirini etkilemesinin önüne geçilmek isteniyor.

“Türk usulü Başkanlık sisteminde, Başkan kararname adı altında ciddi şekilde kanun çıkarabiliyor, fakat bu süreç sonunda ileride birçok kanunu Meclis çıkaramayabilir ve Başkan’ın münhasıran çıkarabileceği düşünülen konularda Meclis’in önü kesilebilir,” diye ekliyor Bağce.

Bağce ayrıca demokratik ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu ülkelerin ağırlıklı olarak parlamenter ülkeler olduğuna dikkat çekerek, Başkanlık sistemine sahip ülkelerin dış müdahaleler karşısında daha kırılgan, daha çatışmacı ve ekonomik açıdan daha belirsiz olduğunu düşünüyor.

"Çoğulcu ve katılımcı yönetim şart"

Ankara Enstitüsü’nde araştırma direktörü Osman Sert, Türkiye gibi nüfusu ve yüzölçümü büyük, toplumsal çeşitliliği fazla olan bir coğrafyada yönetim şeklinin, sistem yapısı ne olursa olsun, çoğulcu ve katılımcı olması gerektiğine dikkat çekiyor.

“Yetkiler tek bir noktada düğümleniyorsa ve her konu tek bir yerden idare edilmeye çalışılıyorsa, bir ülke de bir şirket de idare edilemez. Ortak akla ihtiyaç var,” diyen Sert, Türkiye’de güçler ayrılığının ortada kalktığını söylüyor.

Sert, Türkiye’deki parlamenter sistemin de bazı sorunları olduğunu, yürütme erkinin Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasında bölünmüşlüğünü vurgularken, yeni sistemde yürütmedeki çok başlılık çözülürken yasamanın işlevsizleştiğini düşünüyor: “Artık her şey Cumhurbaşkanı kararnameleriyle şekilleniyor. Artık TBMM önemini yitirdiği için biz bugün Belediye meclisinin Başkan’ı denetlemesinden söz ediyoruz. Meclis de yargı da yürütmenin denetimine girdi ve merkezileşmeyle alakalı bir yönetim sorunu doğdu.”

Araştırma Direktörü Sert, sistemdeki değişikliğin dış politikada alınan kararları da yakından ilgilendirdiğine dikkat çekiyor: “Önümüzdeki dönemde Suriye’deki gelişmeler, S-400 füze savunma sistemi gibi konular gündemde olacak. Ama Milli Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı parlamentoda yok. Dış politikaya dair bu tür karar alma süreçlerinde çoğulculuk, yönetimi rahatlatır. Ama parlamento yürütmenin kontrolünde olunca dış politikada tavır alma esnekliği zedeleniyor.”

Metropoll Araştırma Şirketi'nin 14-15 Haziran tarihlerinde İstanbul'da 1613 kişiyle yaptığı bir ankete göre o tarihlerde Başkanlık sistemi referandumu yapılsa, katılımcıların yüzde 58.6'sı parlamenter sistemden yana. Aynı araştırmaya göre, AK Parti'de yüzde 13, MHP'de ise yüzde 41'lik bir dilim ise Başkanlık sistemini yararlı bulmuyor.

"Bağımsız basın ve sivil toplumun rolü artmalı"

Uzmanlara göre sistemin bir başka noksanı da basın ve sivil toplumun karar alma süreçlerindeki rolünün azaltılması.

“Sivil toplum örgütleri de basın da devletin bir uzantısı haline geldi, dış politika süreçlerindeki kararlarda toplumun taleplerini dikkate almanın bir aracı olmaktan çıktı. Bu da müzakere masasındaki esnekliği ve marjı yok ediyor. Çoğulcu ve katılımcı bir yapı, demokratik bir ülke için çok büyük bir güç unsurudur,” diyor Sert.

Bu açıdan Sert’e göre, bir liderin çok güçlü olup her şeyi kontrol altında tutması, dış politikada da her şeyi kontrol edebildiği anlamına gelmiyor.

Sistemdeki değişiklikler konusunda nepotizme ve devlet yapısıyla aile ilişkilerinin tamamen ayrılmasına dair eleştiriler de ağırlık kazanıyor. Bağce, denge denetleme mekanizmalarının püf noktasının seçim kanununda yattığını ifade ediyor: “Yüzde 10’luk baraj kaldığı ve temsilde adalet mekanizmaları düzelmediği sürece, siyasi partiler kanununda parti başkanlarını çok güçlü kılan düzenlemeler sürdükçe nepotizm, siyasetin finansmanı dahil olmak üzere problemleri çözmek mümkün olmaz."

Sert ise siyasi ve kişisel yakınlıkların öne geçmesinin adaletsizlik ve yönetilmezliği beraberinde getirdiği düşüncesinde: “Ekonomi başta olmak üzere bunun faturasını hepimiz birlikte ödüyoruz. Birinci dereceden akrabalar yönetim süreçlerinin dışında olmalı. Bu demokratik ülkelerde siyasi bir yönetim kriteridir.”