Euronews artık Internet Explorer üzerinden erişilebilir değil. Bu tarayıcı artık Microsoft tarafından güncellenmiyor ve en son teknik yenilikleri desteklemiyor. Sizi; Esge, Safari, Google Chrome veya Mozilla Firefox gibi başka tarayıcıları kullanmaya davet ediyoruz.
Son Dakika

Numan Kurtulmuş: Trump’ın ‘Kürtler ve Türkler doğal düşman’ sözü emperyal projenin dışa vurumu

Numan Kurtulmuş: Trump’ın ‘Kürtler ve Türkler doğal düşman’ sözü emperyal projenin dışa vurumu
Euronews logo
Metin boyutu Aa Aa

Bir yandan Suriye Barış Pınarı operasyonu, diğer taraftan ise dünyanın operasyona karşı peş peşe yaptığı açıklamalar gündemdeki sıcaklığını koruyor. Euronews'in RÖP programına katılan AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş operasyonun neden başlatıldığından, nihai hedeflerine kadar pek çok başlık ile ilgili açıklamalar yaptı. Kurtulmuş'un gündeminde; ekonomi, Kürt meselesi, yeni parti çalışmaları ve yargı paketi gibi konular da vardı.

Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı ile Suriye'de nihai hedefi nedir?

"Türkiye'nin Suriye ile ilgili özellikle Suriye’nin kuzeyi ile ilgili pozisyonu çok nettir. Her platformda dile getirdiği bir pozisyondur. Suriye ile ilgili birkaç tane beklentimiz var. Birincisi; Suriye'nin Toprak bütünlüğünden yanayız. İkincisi; biz orada terör örgütlerinin yuvalanarak Türkiye'ye karşı zarar vermesini istemiyoruz. Orada terör örgütlerini barındırmayacağız. Üçüncüsü; o bölgede bir terör koridorunun açılması ve bunun sonunda bir terör devletinin kurulmasına müsaade etmeyeceğiz. Bölge ülkelerinin de bu durumun hayrına olmadığını düşünüyor. Dördüncüsü de; öngörülen Cumhurbaşkanımızın, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda gösterdiği o harita. Yani güvenli bölge olarak ilan edile,n o bölgeye ki çoğu Türkiye'de olan Suriyelilerin bir milyonunu oraya göndermek oraya da yeni yerleşim yerleri kurmak ve bir milyonunun da mevcut yerlerine dönerek, orada yaşamalarını sağlamak gibi Suriyeli mültecilerle ilgili bir bölge oluşturulması."

Burada böyle bir koridor oluşturmak hala mümkün mü?

"Mümkün. Bu Türkiye’nin kararlılıkla uluslararası camia ile paylaştığı bir görüşüdür. Türkiye her platformda bunun için neler yapılmasını dile getiriyor. Ama sonuçta hep beraber, uluslararası camianın üzerinde yoğunlaşması gereken bir husustur, yani kolay değil. Suriye’nin aşağı yukarı dört milyonunu biz barındırıyoruz, Ürdün’de Suriyeli mülteciler var. Başka yerlerde var ve Suriye’de hemen hemen halkın kahir ekseriyeti Suriye’nin içerisinde mülteci pozisyonuna düşmüş vaziyette. Bütün bunların hepsini ortadan kaldırabilmek için güvenli bölgenin oluşturulması ve özellikle, bu güvenli bölgenin havadan da güvenliğinin sağlanarak yani ne rejim tarafından ne başka güçler tarafından bombalanmayacağının garantisinin verilerek burada bir güvenli bölge oluşturulması lazım. Türkiye’nin pozisyonu nettir, açıktır. Türkiye’nin kimsenin toprağında bir karış gözü yoktur. Suriye dediğimiz yer bizim komşularımız, dostlarımız, kardeşlerimiz. İster Kürtler olsun ister Araplar olsun ister oradaki Türkmenler, Ezidiler, Müslümanlar olsun fark etmez. Bizim akrabamızdır, bizim ailemizin bir parçasıdır. Biz öyle görürüz. Bu bölgenin güvenli hale getirilmesi, barışın ve esenliğin getirilmesi için mücadele ederiz. Ümit ediyorum ki bu sonucu elde edeceğiz. Ve başarılı olacağız."

Orada Türkiye için tehdit unsuru olan nedir?

"Tehdit unsuru olan husus bir kere uzunca bir süredir, 2011’in Temmuz aylarına doğru gidersek ilk başta rejimin halkının üzerine ateş açmasıyla başladı. Arkasından iç savaş haline döndü. Hemen bir iki sene içerisinde de vekalet savaşlarına döndü. Yani biz bu kavramı ilk kullandığımızda bazıları itiraz ediyordu. Yani birileri Orta Doğu satrancında, bu kirli satrançta kendi elini kuvvetlendirmek için terör gruplarına destek verdi. YPG’ye PYD’ye IŞİD’e, diğerlerine bir sürü destekler verildi. Dolayısıyla, bu Suriye’nin Kuzeyi özellikle terör örgütlerinin çok rahat hareket edebildiği bir alan haline geldi. Terör örgütlerinin cenneti haline dönüştürüldü. Ve buradan da maalesef Türkiye’ye çok çeşitli terör saldırıları oldu. Oradan atılan füzelerle, oradan atılan birtakım roketlerle Türkiye’nin şehirleri, kasabaları vuruldu. İnsanlarımız şehit oldular. Hem de maalesef işte DAEŞ’in yaptığı gibi Sultanahmet saldırıları gibi, Ankara Gar saldırısı gibi, Suruç katliamı gibi çok sayıda katliamlar oldu. Aynı şekilde oradan hareketlenen birtakım PKK unsurlarının Türkiye içerisinde yapmış olduğu terör saldırıları oldu. Dolayısıyla orası sadece Türkiye için değil, ama başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin tamamının istikrarını hedef alana fitne yuvası haline döndü, orası bir tabiri caizse bir terör örgütleri cenneti haline dönüştürüldü. Bu Türkiye’nin karşı çıktığı bir şeydir. Doğru bir şey değildir. Şöyle filmi başa alıp sardığınız zaman, eğer Suriye’deki olaylar başlamadan evvel, DAEŞ’i, PYD’si, YPG’si, SDG’si, bu terör örgütleri hareketlendirilmeden evvel Orta Doğu’da şöyle bir olanlara bakın, oyunun ne kadar büyük bir oyun olduğunu da çok rahat bir şekilde görürüz.

Hatırlıyorum; DAEŞ bir keresinde, ilk başlarında Suriye’nin en batısından neredeyse bir hafta içerisinde Kerkük’e, Musul’a kadar geldi. 90 bine yakın DAEŞ militanın olduğu tahmin ediliyor. Dünyanın dört bir tarafından bu insanlar getirildi. Hep şunu söylerim ya izci kampına getirseniz 90 bin insanı bu kadar rahat getiremezsiniz. Dünyanın dört bir tarafından insanları getirdiler. Ellerine silahları verdiler. Kim verdi, niye verdi ve DAEŞ hangi amaca hizmet etti? DAEŞ’in ettiği hizmet bellidir oradaki yapıyı değiştirdi. Ülkelerin demografik yapısını değiştirmeye gayret etti. Ve hatta bütün bunların sonucunda da belki ülkelerin siyasi haritalarının değişmesine de neden olacak bir hareketlilik içerisine girdi. Aynı şekilde Suriye’nin kuzeyinde YPG/PYD oradaki Arapları yerlerinden etti, Türkmenleri yerlerinden etti, halka karşı baskı uyguladı. Dolayısıyla bu hem Suriye için bir istikrarsızlık, Suriye için istikrarsızlık olduğu gibi işte İran’ı, Rusya’yı, Amerika’yı, Avrupa ülkelerini bölgeye çeken bir mıknatıs, terör mıknatısı. Aynı zamanda bütün bunların üstünde Türkiye’ye karşı da birinci dereceden ve doğrudan bir tehdit oluşturdu. Türkiye asla bu tehdite sessiz kalamaz."

Bu bir Kürt devleti değil, terör devleti hazırlığıdır

YPG/PYD dediniz, Türkiye’nin buradaki endişelerinden biri de olası Kürt devletinin oluşumu mu?

"Burada zaten YPG/PYD dediğiniz unsurların Kürt halkının, Kürt kardeşlerimizin büyük çoğunluğunu temsil etmediğini ifade etmek isterim. Burada birilerinin yapmak istediği terör örgütleri marifetiyle orada bir terör koridoru oluşturmak. Ve belki de bu unsurların eline bazı yönetim unsurlarını sunmaktır. Bu bir Kürt devleti değil, terör devleti hazırlığıdır. Onu öyle görmek gerekir. Ve aslında en büyük zararı da bölgede yaşayan ve bölgede bizim komşumuz olan, kardeşimiz olan Kürtlere verecek olan bir oluşumdur."

Türkiye bu operasyon ile birlikte Suriye'de ne kadar kalacak?

"Türkiye için bu harekât ilk değildir, daha evvel Zeytin Dalı Operasyonu ve Fırat Kalkanı Operasyonu yapıldı. Bu üçüncü harekattır. Ve mantık olarak birbirinin devamıdır. O, Fırat’ın batısı ile ilgili bir gelişmeydi. Orada da terör örgütlerine karşı mücadele verildi. Burada da terör örgütlerine YPG/PYD’ye karşı mücadele veriliyor. Dikkat ederseniz Fırat’ın doğusunda bu operasyonları yürütürken, aynı zamanda Ruslarla ve İranlılar ile de diplomatik bir müzakere sürecini yürüttük. Hem siyasi hem askeri anlamda irtibatlar hiç kesilmedi. Aynı şekilde Fırat’ın doğusu ile ilgili olarak da son ana kadar masada müzakerelerimizi sürdürüyoruz, irtibatlarımızı sürdürüyoruz. Hatta biliyorsunuz Amerikalılar ile Akçakale’de ortak bir harekât merkezi oluşturuldu. Gönül arzu ederdi ki hakikaten Amerikalılar da ikircikli davranmasınlar ve gerçekten PYD/YPG örgütünün ortadan kaldırılmasına, en azından Türkiye için bir tehdit olmaktan uzaklaştırılması için onlar da bu ortak operasyonun içerisinde yer alsalardı. Ama Amerika’nın iç dengeleri, Trump’un politikası vs. dolayısıyla böyle bir şey olmadı. Türkiye kararlıdır. Masadaki bu kuvvetini artırmak için sahadaki varlığını sürdürecektir".

Peki, bu askeri operasyon Türkiye’nin güvenliği açısından yeni bir tehlike doğurur mu?

"Maalesef, Türkiye uzunca bir süredir sadece bir terör örgütü ile değil, dünyanın en belalı, en karmaşık, en kirli ve açıkça söyleyeyim en fazla uluslararası destek alan örgütleri ile eş zamanlı olarak savaşıyor."

Kimler bunlar?

"Mesala FETÖ ile, DAEŞ ile PKK/PYD unsurları ile. Bu örgütlerin tamamına yakını ile. Yani birisi ile mücadele edelim diğeri ile sonra ederiz deme şansımız yok. Biz hepsi ie birlikte eş zamanlı bir mücadele içerisindeyiz. Bunların hepsinin arkasında da birtakım uluslararası güçler silah destekleri veriyorlar, lojistik destek veriyorlar askeri destekler veriyorlar. Bunlar hepsini de biliyoruz. Dolayısıyla Türkiye bu mücadeleyi sürdürüyor. Her türlü güvenlik riskini hesap ederek bütün bu mücadeleyi yıllardır sürdürüyoruz. Vatandaşlarımız, milletimiz rahat olsun. Bundan sonraki süreçte de tabi ki kolay değil, kolay bir şey konuşmuyoruz. Bunları konuşurken de zorlanıyoruz ama inşallah Türkiye, Mehmetçik, oradaki askerimiz operasyonu tamamlayacak. O bölgeyi güvenli getirecek. Bizim derdimiz hemen kapımızın önünde, komşumuzda çıkan yangını söndürmek ve o yangının da bize sirayet etmesini önlemek."

IŞİD konusunda kimse biz kenara çekildik ne yaparsanız yapın diyecek konumda değildir

ABD Başkanı, bu operasyon ile birlikte IŞİD unsurları Türkiye’nin sorumluluğunda dedi. IŞİD unsurları için Türkiye’nin nasıl bir planı var?

"IŞİD’i dünyanın başına bela eden Türkiye değildir. IŞİD’i kimler dünyanın başına bela ettiler, onlar ayan beyan ortada. Kim silah verdiyse, kim bunlara destekler sağladıysa, bu kadar gelişmesine büyümesine kimler göz yumduysa, IŞİD denilen bu küresel örgütün ortaya çıkmasında onların da çok ciddi katkıları vardır. Öyle kolaylıkla biz kenara çekildik, öyle ne yaparsanız yapın diyebilecek durumda değiller."

Ama diyorlar?

"Biz terör örgütlerine karşı dünyanın her yerinde mücadele ettiğimiz gibi, hele hele IŞİD’le herkes laf kalabalığına getirip, uluslararası camiada herkes topu birbirinin ayağına atarken Türkiye, IŞİD’ten hem canı yanan, hem de IŞİD’e karşı en önemli mücadeleyi veren bir ülke oldu. Dolayısıyla buradaki kararlılığımızı zaten devam ettiriyoruz. Bize karşı da hareket halinde olan bir örgüttür. Burada uluslararası camiayı da IŞİD konusunda samimi olmaya davet ediyoruz. Yani ne Avrupa ülkeleri ne ABD, IŞİD’e hadi buyurun bu top sizin önünüzdedir diyerek kenara çekilemezler. Dünyanın dört bir tarafından gelmiş olan bu örgüte bağlı unsurlar olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla şu anda bizim için rakamsal anlamda, boyutları itibariyle de çok fazla bütün hatları ile bilinen belirli bir konu değildir ama sonuçta zaten IŞİD ile mücadele aynı PYD ve PKK ile mücadele gibi, gündemimizde olan bir konudur."

Suriye'deki IŞİD unsurları Türkiye'ye karşı neden bir koz olarak kullanıldı?

"Vallahi bilmiyorum. Bu vekalet savaşları adı üzerinde kirli bir oyun. Dün ellerine niye silah verdilerse birileri aynı şekilde IŞİD’i bir siyasi argüman olarak da kullanmak isteyebilirler. Hepsine karşı Türkiye hazırlıklıdır, tecrübelidir. Orta Doğu sahasında nelerin döndüğünü, hangi kirli oyunların hangi amaçlarla gündeme getirildiğini biliyor. Bizim ana sözümüz şu yıllardır söylediğimiz; Bir asıl evvel bu coğrafya birinci Sykes Picot dediğimiz sınırlar böyle cetvellerle suni bir şekilde çizildi, işte Suriye, Irak, Ürdün, Türkiye burasıdır. Hiçbir sınırın tarihi gerçekliği yoktu. Ve bu sınırları çizerken bölge halkalarını birbirinden ayırt etmeye çalıştılar. Şimdi epeydir, Suriye’deki bu vekalet savaşları belki Irak’ın işgali ile başlatabiliriz ile ikinci Sykes Picot dediğimiz döneme geldik. Bu sefer de gönüllerini, sınırlarını ayırdıkları halkları birbirine düşman etmek istiyorlar. Aslında bu terör örgütlerinin yaptığı en önemli işlerden birisi de halkları birbirine düşman etme meselesidir. Ne yazık ki Trump’un sözlerinde de doğal düşman lafının kullanılmış olması çok büyük bir talihsizliktir. Kürtler ve Türkler doğal düşman değil, Kürtler ve Türkler yüzyıllardır bu bölgede yaşayan akrabadırlar, eştirler, dostturlar, kardeştirler, iç içe geçmiş iki halktır. Dolayısıyla emperyal projenin bir yerde dışa vurumudur bu halkların birbirine düşman edilmesi. Sınırlarını nasılsa ayırdık şimdi bir de bunların gönüllerini ayıralım. Bizim de bölge halkları olarak gönüllerimizi ayırmadan, aramızdaki fitneyi, terör örgütlerini, kan, barut kim aramıza sokuyorsa onları bir kenara atarak yolumuza devam etmemiz lazım."

ABD, Irak ve Afganistan'da olduğu gibi Suriye'de de kazanmadı

ABD Başkanı sonu olmayan saçma savaştan çıkmamız gerekiyor dedi. Bununla ilgili iki sorum var. Birincisi; ABD, Suriye'de yenildi mi? İkincisi; ABD'nin çekilme kararı Türkiye'yi sonu olmayan başka bir savaşın içine mi çekiyor?

"Biraz öne giderek Irak’ı alalım, biraz daha geriye gidelim Afganistan’ı alalım. Genel anlamda ABD ve Batı’nın yayılmacı politikaları, işgalci politikaları sonuç olarak baktığınızda ABD’ye pek bir şey getirmedi. ABD Afganistan’da kazandı mı? Hiçbir Amerikan askerinin bugün bile sokakta rahatlıkla dolaşamadığı bir Afganistan’dan bahsediyoruz. Amerika Irak’ta kazandı mı? Kazandığını söyleyemeyiz. Aynı şekilde Suriye için de Amerika’nın kazandığını söyleyebilmek son derece zordur. Soru şuydu zaten Trump aslında bunu söylüyor, Obama’da kısmen bunu söylemişti; ne işimiz var bizim bilmem kaç kilometre ötedeki yerde. Bu emperyal duygulardan soyutlanmaları Amerika’nın da milli menfaatlerine faydalı olacaktır kanaatindeyim. Dolayısıyla Amerika hem halkların nezrinde kaybetti hem politik olarak Orta Doğu’daki varlığı, ön Asya’daki varlığında kendisi açısından ciddi bir zorluk yaşıyor. Obama zamanında söylenen, biliyorsunuz Obama Orta Doğu’dan çekilip uzak doğuya doğru gitmek, Çin’i dengelemek için orada varlığını temerküz ettirmek istiyordu. Bunu yapamadılar. Temel sebeplerinden bir tanesi, Amerika’nın içindeki görüş ayrılıklarıdır. Şimdi Trump’un son tweetleri… Herkes diyor ki; ya adam bir gün bir tweet atıyor ertesi gün başka bir tweet atıyor. E ne yapsın? Adam bir gün senatonun etkisinde kalıyor bir gün pentagonun etkisinde kalıyor bir gün dışişlerinin etkisinde kalıyor. Amerika devletinin içerisinde farklılıklar var. Ama şunu da unutmayın Orta Doğu'da bütün bu gelişmelerin arkasında ellerini ovuşturan, gülerek bu gelişmeleri keyifle izleyen bir ülke var, o da İsrail’dir. Terör örgütleri cirit atıyor, ABD gideceğim demesine rağmen sürekli asker arttırıyor. Ve İsrail bölge ülkelerini bu kadar dağınık bulmuşken, ABD’yi de büyük bir askeri ve politik güç olarak bölgeye çekmişken, diyor ki son vuruşu yapalım, altın vuruşu yapalım ve biz buradaki dengeleri yeniden oluşturalım. Savaşın bu tarafını da mutlaka göz önünde bulundurmak lazım. Ortadoğu’daki türbülansın bu tarafını da göz önünde bulundurmak lazım."

ABD ile Türkiye arasındaki müttefiklik ne boyutta?

"Türk-Amerikan ilişkileri her iki taraf için de çıkar üzerinden işliyor. Zaten ittifak dediğiniz şey odur. Devletler arası ittifak olur, rekabet olur, zaman zaman düşmanlık karşıtlık olur, bütün bunların her birini oluşturan sebepler milli çıkarlardır, milli menfaatlerdir. Türkiye ile Amerika ilişkileri hiçbir zaman bir lineer çizgide ilerlemedi. İnişleri çıkışları var. Öyle zamanlar oldu ki ha şimdi koptu kopacak dediğimiz zamanlar oldu. Daha zor zamanlar yaşadık, mesela Afyon krizini yaşadığımız zamanlar, 74 Kıbrıs Barış Harekatımız sonrasındaki dönem. Şimdi ABD, Türkiye ile ipleri ne kadar gererse gersin, içerisindeki çelişkileri çatışmaları Türkiye’ye karşı hangi politikayı geliştirirse geliştirsin, Amerika şöyle bir tercihi her zaman yapmak durumundadır. Yani, Ortadoğu’da 82 milyonluk gerçekten istikrarlı bir demokrasisi olan, ekonomisi bölge ülkelerinin tamamından çok daha iyi olan, dünyanın 13. Büyük ekonomisine sahip olan Türkiye mi, yoksa birkaç bin tane mi hadi deyin 10 bin, 20 bin militandan ibaret olan bir terör örgütü mü, PYD/YPG için söylüyorum. İpler ne kadar gerilirse gerilsin, Amerika’nın kendi menfaatleri bakımından tercihi, mutlaka Türkiye olur. Ben buna başından beri inananlardanım. Gerilimler olacaktır, fikir ayrılıkları olacaktır, politika farklılıkları olacaktır. Bunu iyi görmemiz lazım, hiçbir zaman yeknesak bir çizgide giden, tek düze bir şekilde devam eden bir Türkiye-Amerika ilişkileri yok. Bir şey daha yok, artık eski Türkiye’de yok. Yani bir mektup yazdık, Johnson mektubunu yazdık, Türkiye ona göre kendisi şekillensin ya da Kıbrıs Harekatı’ndan sonra şunu söyledik Türkiye onu yapsın diyecekleri bir Türkiye yok. Örnek; S-400’ü almayacaksınız diye direttiler, biz de dedik ki, bu terörle mücadele ve kendi güvenliğimiz bakımından bir savunma şemsiyesine ihtiyacımız var, e o zaman siz verin. Vermiyorum! E ben o zaman bunu başka birisinden almak zorundayım, hayır alamazsın. Burada Türkiye artık başkalarının ne dediğinin değil, kendi ihtiyaçları neyse ona göre hareket ediyor."

13 Kasım'da masada; F-35 meselesi, Doğu Akdeniz’deki petrol arama meselesi, S-400’lerin Türkiye’ye getirilmesi, Suriye’nin kuzeyindeki bu askeri operasyon ve daha bir sürü başlık olacak

13 Kasım’da da Türkiye kendi menfaatleri üzerinden mi hareket edecek? Masada neler olacak?

"F-35 meselesi, Doğu Akdeniz’deki petrol arama meselesi, S-400’lerin Türkiye’ye getirilme meselesi, Suriye’nin kuzeyindeki bu askeri operasyon meselesi bütün bunların hepsi ve bir sürü başka şeyler, bütün bu farklı noktalarda Türkiye kendi bildiği istikamette gitti. Bunu yaparken de konuşarak, görüşerek hiçbir zaman ilişkileri koparmadan, Türkiye bir istikamet çizmiştir o da tam bağımsızlık istikametidir. Önceden höt dediği zaman bir kenara çekilen ve ne istiyorsanız öyle davranırız diyen Türkiye artık yok. Türkiye kendi tezini söylüyor ve tabi ki karşılıklı çıkar ilişkisidir. Kimseyle çatışmak, kavga etmek gibi bir niyetimiz yok. Bizim derdimiz, gücümüz güçlü büyük Türkiye’yi kurmaktır. Bunu kurarken, dostlarımız ile ittifak etiğimiz yerde ittifak ediyoruz, ayrıştığımız yerde ayrışıyoruz.

Mesela Rus uçağının düşürüldüğü zamanı dün gibi hatırlıyorum, ben o zaman başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsüydüm. İlk yaptığım o açıklama anını hatırlıyorum, eğer uçağın milliyeti belli olsaydı bu sonuç ortaya çıkmazdı gibi bir demeç vermiştim. Öyle günler yaşadık ki, gece sabahlara kadar uyuyamadığımız günler oldu. Ruslarla neredeyse kopma noktasına geldi. Ama müzakereyle, diplomasiyi açık tutarak, başka imkanlarımızı konuşarak, bugün Rusya ile üçlü ittifak yapabilecek, İran-Türkiye-Rusya ittifakı, Astana süreçleri, işte Suriye’nin yeni bir anayasal çözüme kavuşturulması için ortak bir çalışma gibi noktalara gelebildik. Dolayısıyla Türkiye hiçbir konuda geren taraf olmamıştır. Hiçbir konuda ilişkileri bozan taraf olmamıştır. Ama kendi milli kimliğinden, bağımsızlık ruhundan da hiç taviz vermeden yoluna devam ediyor."

BM Genel Kurulu’nda Cumhurbaşkanımızın gösterdiği harita tesadüfen gösterilmedi. Hem dünya kamuoyuna bir teklifti yani mülteci meselesinin çözümü için böyle bir güvenli bölgeye ihtiyacımız var, hem de Türkiye için hayati önceliği olan bir konunun dünya gündemi üzerinden ilgili ülkelerin gündemine taşınmasıydı

13 Kasım’daki görüşmeden nasıl bir denklemin çıkmasını bekliyorsunuz?

"BM Genel Kurulu’nda Cumhurbaşkanımızın gösterdiği harita tesadüfen gösterilmedi. Hem dünya kamuoyuna bir teklifti yani mülteci meselesinin çözümü için böyle bir güvenli bölgeye ihtiyacımız var, hem de Türkiye için hayati önceliği olan bir konunun dünya gündemi üzerinden ilgili ülkelerin gündemine taşınmasıydı. Muhtemelen bunlar dahil pek çok şey konuşulacak. Ama asıl olan ABD’nin şimdiye kadar on binlerce tır destek vermiş olduğu YPG/PYD silahlı örgütüne bir taraftan PKK’yı terör grubu kabul ediyor, hem PKK ile YPG’nin birbirine yakın iki örgüt olduğunu kabul ediyor. Hem onlara destek oluyor hem Türkiye ile stratejik müttefik. Bu bir kere daha mutlaka masaya gelecektir. Ve bundan sonra Suriye’deki siyasi çözüm noktasında ABD’nin siyaseten YPG ve PYD’nin arkasında durmama konusu da bu görüşmenin önemli konularından birisi olacaktır."

Avrupa ülkelerinin çoğu operasyona karşı çıktı. Türkiye’nin yalnız bırakıldığını düşünüyor musunuz?

"Orta Doğu’daki bu türbülansın, bu vekalet savaşlarının esas muhatabının Türkiye olduğunu bilen birisiyim. Esas haritalar değiştirilmek istenen ya da başı belaya sokulmak istenen ülkelerden birisi Türkiye’dir. Biz tüm dostlarımıza, dostluklarında da samimi olmayı tavsiye ederiz. Biz kim ile dostsak, dostluklarımızda samimi olarak dururuz. Türkiye’nin şu andaki gerçekten barışı sağlamak için yapacağı ve barış pınarlarını akıtmak için yapacağı bu operasyona karşı çıkanların empati yapmasını arzu ederim. Aynı şey eğer kendi ülkeleri için söz konusu olsaydı, aynı şeyi bırakın yüzde biri kendi ülkeleri için söz konusu olsaydı şimdiye kadar binlerce kez bu operasyonları yaparlardı. Dolayısıyla kendileri en ufak bir terör tehdidi karşısında böyle demirden bir yumruk kesilenlerin Türkiye’nin hayati bir sorun haline gelen sınırlarının dışındaki bu terör tehdidi karşısında Türkiye’ye tabiri caizse akıl vermeye, ders vermeye kalkmaları kabul edilebilir bir durum değil. Buyursunlar gelsinler, hepsi ile beraber uluslararası camia olarak oradaki YPG/PYD’yi ve DAEŞ’i, diğer terör unsurlarını ortadan kaldıralım. Ve oraları gerçekten bütün Suriye halkının, Suriye Suriyelilerindir, Irak Iraklılarındır, hiç kimsenin toprağında bir karış gözümüz yok, gelsinler Suriyeliler kendi topraklarına yerleşsinler. Uluslararası camia bir şey yapacaksa burada yardımcı olmalıdır. Bunun için de kimin elinde gerçekten o bölge halkını değiştirecek planlar varsa o planların bir şekilde engellenmesi, terör örgütlerinin tamamıyla tasfiye edilmesi, Trump’un da dediği gibi bu sonu gelmeyen kirli vekalet savaşlarının sonlandırılması şarttır. Vekalet savaşları deyince de her bir taşeron örgütün arkasında kimlerin olduğunu kendileri biliyorlar. Şunu hep söylerim Boko Haram’ından El Kaide’sine, DAEŞ’inden, PYD ve PKK’sına kadar dünyanın neresinde terör örgütleri varsa, bu örgütlere silah vermeyi bu güçler bıraksınlar inanın bir haftada bilemediniz bir ayda dünyada terör kalmaz. Yani siz hem bunlara silah vereceksiniz, hem siyasi destek vereceksiniz, hem lojistik destek vereceksiniz, hatta bazen istihbarat desteği vereceksiniz, ondan sonra dünyanın başına terör niye bela oldu diye bunları uluslararası platformda konuşacaksınız. Türkiye’nin bu harekatı bir işgal harekatı değildir, bunu anlatıyoruz, anlatacağız da, Türkiye’nin bu harekatı Suriye’nin toprak bütünlüğünü ortadan kaldırmak değildir. Tam tersine Suriye’de toprak bütünlüğünü sağlamaktır. Suriye’deki terör örgütlerinin sahadan çekilmesini temin etmektir ve Türkiye’nin milli güvenliğini temin etmektir. Bunun için de Avrupalı, Amerikalı yani Türkiye ile kendisini dost hisseden kim varsa diyoruz ki dostlarımız da bizim durumumuz anlasınlar. Empati yapsınlar ve Türkiye’nin uluslararası hukuka da uygun bu haklı mücadelesine destek olsunlar."

Tezkere Meclis'te onaylanmasaydı tavrınız ne olurdu?

"Böyle bir şey olmazdı. Meclis’te bu tezkereye oy vermeyen herhangi bir partinin bundan sonra terör örgütlerine söz söyleme hakkı ortadan kalktı. Yani daha açık söyleyeyim mecliste bu tezkereye oy vermeyen partiler biz terör örgütünün yanında duruyoruzu ilan etmiş olurlardı."

Kılıçdaroğlu'nun tezkereye içimiz yana yana evet diyoruz açıklaması talihsiz oldu. Zannediyorum, yerel seçimlerde desteklerini aldıklarını HDP’nin desteğini kaybetmemek için o cümleyi kullandığı

Kılıçdaroğlu’nun içimiz yana yana evet diyoruz açıklaması ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

"O talihsiz bir cümle oldu, evet böyle bir durum olmasını istemezdik, Amerika, PKK/PYD’yi bu kadar güçlendirmeseydi, keşke sınırımızın hemen güneyinde böyle bir terör örgütü olmasaydı, böyle bir barış operasyonuna ihtiyaç olmasaydı. Ama sonuçta devlet yönetimi keşke ile yapılmaz. Devlet yönetimi öncelik olarak milli bekanızı, milli güvenliğini temin edersiniz. Ana muhalefet partisi lideri olarak, ana muhalefet mensupları da bu milli güvenliği sağlamakta hükümetin en büyük destekçisi olmalıdır. Keşke o cümleyi kurmasaydı. Evet biz seve seve, Mehmetçiğin orada operasyonu kazanmasına dua ede ede, bu operasyonun yanındayız, devletin, milletin yanındayız ve 82 milyon yek vücuduz diyerek bir cümle sarf etmiş olsaydı. Ama zannediyorum eski yerel seçimlerde kalan örtülü ve açık ittifakların zorlamasıyla bu lafı söyledi. Üç gün evvel Ankara ve İstanbul başta olmak üzere birçok yerde desteklerini aldıklarını HDP’nin desteklerini kaybetmemek için o cümleyi kullandığını tahmin ediyorum. Tahmin ediyorum, kendisine soracaksınız ama cümlesi yanlış bir cümle oldu, talihsiz bir cümle oldu."

Türkiye’deki Suriyeliler ile ilgili hükümetiniz planı var mı?

"Milletimizin her bir ferdine sonsuz teşekkür etmemiz lazım, dünyada böyle bir millet yok. Mesela Kilis’in kendi nüfusundan daha fazla Suriyeli var. Gaziantep, Şanlıurfa, İstanbul, Ankara’da var. Dört milyonu aşkın bir Suriyeli nüfustan bahsediyoruz, bu insanların önemli bir kısmı şartlar ne olursa olsun, Türkiye’de bir miktar kalacaktır. Ama bizim esas hedefimiz şartları oluşturarak Türkiye’deki Suriyelilerin bir an evvel kendi memleketlerine dönmesini temin etmektir. Mesela iki milyondan bahsediyoruz, bu sırf Suriye’deki şu anda PYD/PKK kontrolündeki oluşturulacak güvenli bölge için söylüyoruz. Şu anda Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonlarında yaklaşık 340 bin kişi geri döndü. Bundan sonraki süreçte inşallah Suriye normale döndükçe bir kısmı askeri operasyonlarla, bir kısmı oluşacak olan barış masasında sonuç alarak, yeni bir anayasa ve halkın istediği istikamette seçilen yeni Suriye yönetiminin yerleşmesiyle birlikte Suriyeli dostlarımız kendi ülkelerine geri dönecekler. Ama ne olursa olsun az bir miktar tabi ki kalır."

Müttefikimiz olan bir devletin başkanının Türkiye ekonomisine yönelik tehditleri üzüntü vericidir

Ekonomiye değinecek olursak, ABD Başkanı Trump’un, Türkiye ekonomisine yönelik tehditlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

"Bu tehditi hem büyük bir üzüntü ile izledim, hem de biz o günlerde çok sık konuşuyorduk, ya dışarıdan tehditlerle Türkiye ekonomisi köşeye sıkıştırılıyor diye. Bunu dediğimiz zaman, neo-liberal ağlar hep şunu söylediler. Topu niye dışarıya atıyorsunuz, siz yapamadınız bu işi. Trump diyor ki Türkiye ekonomisini ben çökerttim. O operasyonları ben yaptım diyor, itiraf ediyor. Hem de çok yakın bir geçmiş dönemde. Türkiye ekonomisi üzerinde yapılan operasyonları itiraf ediyor. Neo-liberal ağların söylediklerinin bir kere daha söylediklerinin doğru olmadığı ortaya çıktı. Üzüntü vericidir, müttefikimiz olan bir ülkenin devlet başkanın, bunun biraz da kişiliği de böyledir açıkça bunları söylüyor. Üzüntü verici ama realitedir. Biz bunu geçmişte söylediğimizde yok öyle şey diyenler, şimdi acaba ne diyecekler? Hakikaten bir suçun itirafıdır. Müttefike karşı işlenmiş bir suçun itirafıdır."

Bazı ürünlerdeki zamlar, tüketicimizi doğrudan doğruya ilgilendiriyor. Bunların bir kısmı uzun süre yapılmayan zamların yansıması. Ümit ederiz bunlar geride kalır. Asıl olan ailenin ekonomisinin güçlü olmasıdır

Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı artıyor. Hükümetiniz bu konuda ne gibi adımlar atacak?

"Türkiye özellikle 24 Haziran seçimlerinden sonra, Cumhuriyet tarihimiz boyunca karşılaşmadığımız çok büyük bir ekonomik saldırı altında kaldık. Kur atakları ile Türkiye ekonomisi altüst edilmeye çalışıldı. Bir ekonomist olarak şunu açık söyleyeyim, dünyanın hangi gelişmiş ülkesi bu kadar büyük bir ekonomik saldırı ile karşı karşıya kalsa ekonomisi yerle bir olur. Çok zor günler geçirdik, hatta neredeyse 8 lira seviyesine doların yaklaştığı günler oldu. Birçok insan iflas ile karşı karşıya kaldı. Bir senelik bir dengeleme süreci söz konusu oldu. Ve bu sürecin sonunda makro dengeler bakımından Türkiye ekonomisi iyi bir noktaya geldi. Daha doğrusu o çok kötü dönemlerin hepsi geride kaldı. Enflasyon bunlardan birisi yüzde 12’lere kadar düşeceği tahmin ediliyor yıl sonu itibariyle. Yeni ekonomi programında da bunun yüzde 5 seviyesine inmesi hedefleniyor. Örneğin 17 yıl aradan sonra Türkiye ilk kez haziran ayında cari fazlası verdi. Yıl sonu itibariyle 4.6 milyarlık bir cari fazlamız olacağı tahmin ediliyor. Yine 2019 yılı için daralma düşünülüyordu, ama Dünya Bankası da kendi raporlarını da revize ederek, Türkiye’nin bu yıl sıfır civarında olacağını yani eksi olmayacağını tahmin ediyor. Bizim tahminlerimize göre de yaklaşık 0.5 veya biraz daha yukarıda bir büyüme ile 2019’u geçireceğiz. 2020’nin çok daha iyi olacağını düşünüyoruz. Faiz önemli başka bir faktör, faiz önemli ölçüde düştü. Politika faizlerinin yüzde 15’e kadar düştüğü bir ortamdayız. Bu anlamda mesela, konut kredi faizlerinin düşürülmesinin hemen konut kredi piyasasına yansıdığını görüyoruz. Buradaki temel amacımız şu; ülkeler ekonomik olarak zor zamanlardan geçebilir, dünyanın her ülkesi için bu geçerli. Ama bu ekonomik türbülanstan geçerken dikkat etmemiz gereken şey makro dengeleri korumak. Ama makro dengeler tek başına bir anlam ifade etmez. Bunun yanında tezgahı dağıttırmamak. Miktarı düşebilir ama üretimi bir şekilde devam ettirmek önemli. Baktığınız zaman Türkiye 170 milyar dolarlık bir ihracat rakamına ulaştı. Bu anlamda sanayi ve ihracat arasındaki dengeye baktığınızda olumlu şeyler var. Ama bazı ürünlerdeki zam da tüketicimizi doğrudan doğruya ilgilendiriyor. Bunların bir kısmı uzun süre yapılmayan zamların yansıması olarak görülüyor. Ümit ederiz bunlar geride kalır. Asıl olan ailenin ekonomisinin güçlü olmasıdır. Tabi ki bunu sağlamak için de makro dengelerin güçlü olması, Türkiye ekonomisi hazine dengelerinin güçlü olması ve Türkiye’nin ele güne muhtaç hale bırakılmamasıdır. Bu IMF tartışmasının en önemli noktası da burasıdır. Kim isterse istesin Türkiye bir daha asla IMF kapısına gitmeyecektir. Çünkü Türkiye ve diğer ülke tecrübeleri gösteriyor ki, IMF meselesi, sadece bir ekonomik program değildir, muhatabı olan ülkelerde siyasi bir programın da uygulanmasına vesile oluyor. Dolayısıyla kendi kendimize, ayakları üzerinde duran bir ekonomi, üretimin gücünü artırmamız ve ailenin ekonomisini güçlü tutmamız lazım. Bunun için tabi ki hayat pahalılığını indirecek tedbirlerde ilave bir dikkat gerektiriyor."

AK Parti’nin oy kaybettiğine ilişkin yorumlar var. Yüzde 30’un altına düştüğü söyleniyor. Sizdeki sonuçlar nedir?

"Bizdeki sonuçlar 31 Mart sonuçlarıdır. Ve o sonuçlar da çok açık ortadadır. Ak Parti yaklaşık yüzde 45 oy almıştır ve Cumhur İttifakı olarak da yaklaşık yüzde 52’lik bir oy oranına ulaşıldı. En yakın rakibimiz ikici parti de yüzde 30 oy almıştır. Ana muhalefet ile Ak Parti arasında yüzde 15 gibi yani yüzde 50’lik bir oy farkı vardır. Ak Parti açık ara Türkiye’nin birinci olan partisidir. Ama İstanbul, Ankara gibi bazı şehirlerde uzun süre Ak Parti’de olan belediye başkanlığı koltuğu el değiştirmiştir. Orada da meclis üyelikleri Ak Partilidir. İlçe belediyelerini çok büyük bir kısmı Ak Partilidir. İstanbul’da 24 ilçemiz Ak Partilidir. Dolayısıyla Ak Parti seçimin açık ara birinci partisidir. Bazı yerleri kaybetmiş olmak ile birlikte bizde olmayan bazı yerleri de kazandık. Seçimden sonra da bunların niye olduğu, neden böyle bir sonuç ile karşılaşıldığını, uzun uzun tahlillerimizi yaptık. Ve inşallah yeni dönemde çok daha güçlü bir şekilde yollara çıkacağız."

‘’Gerekirse tövbe ederiz’’ demiştiniz, tövbe ettiniz mi, hangi hatalar için tövbe ettiniz?

"Şimdi bazıları bunu yanlış anladı. Burada kastettiğim bir somut hatadan ziyade onu dini bir tabir olarak değil, siyasi bir tabir olarak kullandım. Yani Ak Parti’nin eksiklikleri, hataları, yanlışları nelerse, politik aktörlerin, aday olanların, Ak Parti yöneticilerinin, milletvekillerinin, gerçekten halkın hoşuna gitmeyen, tavırları, tutumları ya da partinin yaptığı politikalarda eksiklikler, yanlışlıklar varsa, bunları görür yolumuza devam ederiz manasında söylenmiş sözler. Şimdi bakın, seçimden bu yana bizzat Cumhurbaşkanımızın başkanlığında çok geniş toplantılar yapıyoruz. En son Kızılcahamam Kampı gündeme geldi. Seçim sonuçlarını artık bütünüyle biliyoruz. Nerede eksiklikler var, nereleri tamamlamamız lazım. Hatta bu hatalarımızı telafi ederiz lafı seçim kampanyasındaki sloganımıza da yansıdı. Tevazu, samimiyet ve gayret ile önce millet, önce memleket dedik. Demek ki bazı eksiklikler görüldüğü için, aylarca yapılan çalışmaların sonucu ortaya konulan bir slogandı. İnsanların daha mütevazi, halkının daha gönlüne dokunabilir olmaları gerektiğini bilen bir kampanya sloganıydı. Ak Parti dinamik bir parti, en büyük özelliği de bu."

Kabine değişikliği gündemde mi? Sizin göreviniz değişebilir mi?

"Ben siyaset hayatım boyunca bütün bakanlıkları görmüş birisiyim. Hiçbir zaman şöyle bir makama gelmem gerekiyor diye bir çalışmam olmamıştır. Biz nerede bulunursak bulunalım, her işin millete hizmet olduğunu bilmek zorundayız. Bakanlar kurulu değişimi ise tamamıyla Cumhurbaşkanının tercihidir. Bundan evvel de başbakanların tercihiydi. Zamanı geldiğinde, ihtiyaç duyulduğunda, Cumhurbaşkanımız kendisi için 2023 hedeflerine yürüyecek ve bir değişiklik olsun diye düşünürse kendi tasavvurunda olan bir şeydir. Ak Parti’nin siyasi yürüyüşünü hiçbir şekilde ilgilendirmez."

Cumhur İttifakı’nın AK Parti aleyhine işlediği eleştirilerine katılır mısınız? Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile ittifak AK Parti’ye oy kaybettiriyor mu?

"İttifaklar meselesi, yeni sistemin doğası gereği artık zorunlu. Cumhur ittifakı 15 Temmuz gecesi oldu. İki partinin tabanı o gece yakınlaştı, kucaklaştı. Ve ortak bir şekilde, millet ve devlet düşmanlarına karşı bir mücadele verdi, cansiperane bir savunma yaptı ve kazandı. Sonra ete kemiğe büründü. Milletvekili seçiminde bunun yasası da çıktığı için daha kolaydı, herkes kendi partisine oy verdi. Ve bu ikisinin toplamı ittifakın oyu oldu ve parlamento bu şekilde oluştu. Yerel seçimlerde ittifak yapmak çok zordu, yasası yok bunun. Ama buna rağmen, karşılıklı anlayışla ittifak kuruldu. Ve ben bu yerel seçimden de çok ciddi sonuç alındığını düşünüyorum. Dolayısıyla Cumhur İttifakı şimdiye kadar iyi işledi. Her iki taraf da bu ittifakı gayretle bu ittifakı genişletmeye gayret ediyor. Önümüzdeki dönemde bu ittifakı nasıl genişletebiliriz bu var. Türkiye ittifakı bir zorunluluk bugünkü şartlar içerisinde. Mesela parlamentodaki tezkere oylaması Türkiye ittifakının niçin elzem olduğunu gösteren bir uygulamaydı. Yani temel meselelerde taban tabana zıt A ve Z partisi bir araya gelip müşterek çalışabilme becerisini kazanmamız lazım. Kastımız Türkiye’nin temel meselelerinde paydamızı olabildiğince artırmak, ortak ve geniş payda da buluşabilmektir. Şu ana kadar tecrübelerimize bakarak söylüyorum, bizim ittifaklar konusundaki rahatlığımız şu, niye ittifak ettiğimiz belli, ana çerçevemiz belli. Ak Parti ve MHP iki farklı parti, birleştiler diye tek parti olmadılar, öncelikleri ve siyasi programları farklı ama emperyalizme karşı mücadelede, Türkiye’nin teröre karşı vermiş olduğu mücadelede, milli politikaların geliştirilmesinde bir müştereklik arz ediyoruz. Sınırlarımız belli ittifaklarımız belli. Karşımızdaki ittifak ise çok açık söylüyorum konjonktürel bir ittifaktı. Tek bir cümlede birleştiler, Tayyip Erdoğan karşıtlığı. Belki bu seçimde sonuç almak için yeterliydi ama siyasi bir ajanda geliştirmek için yeterli değildir. Çok zordur bu, mesela İYİ Parti ile HDP Türkiye’nin terörle mücadelesinde hangi ortak zeminde buluşacak? Parti olarak değil fikriyat olarak söylüyorum bunu. Ya da CHP içinde bazı unsurlar HDP’ye daha yatkınken, kendisini Kemalist olarak tanımlayan ve Türkiye’nin bölünme meselesini hayati bir sorun olarak gören bir CHP’li nasıl aynı noktada buluşacak? Şimdi Erdoğan gitsin, e tamam yerine ne gelsin? Kim gelsin demiyorum, yerine ne gelsin diyorum, hangi program, hangi siyaset gelsin. Türkiye’nin bu kadar devasa sorunlarını hangi perspektifte çözecek olan bir proje gelsin? Bu belirsizdir. Belirli hale getirebilirler mi, bundan sonra karşımızdaki ittifakın en temel sınavı burasıdır."

Kürt kardeşlerimizi temsil eden ne PKK’dır ne de onun siyasi uzantılarıdır. Silahla, barutla bu ülkenin vatandaşlarının hakkı korunamaz. Tam tersi eşit yurttaşlık temelinde, anadilini ana sütü kadar helal bilerek, herkesin hakkını hukukunu gözeterek kuşatıcı, kapsayıcı bir şekilde yolumuza devam ediyoruz

Bölge illerinde HDP’den sonra en çok oy alan ikinci parti oldunuz. Kürt oylarını arttırmak için Ak Parti’nin çalışmaları var mı?

"Ak Parti’nin şöyle bir özelliği var, Ak Parti kuşatıcı, kapsayıcı bir parti. Şimdiye kadar bir kez bile olsa Ak Parti’ye oy verenlerin oranı yüzde 65. Ak Parti bugüne kadar Kürt kardeşlerimizden oy almayı başarmış ve bugün de başarıyor. Eğer burada birtakım eksiklikler varsa bunları giderebilecek Ak Parti’nin performansı da var, birikimi de var. Siyasi tecrübesi de var. Türkiye’de bazı meselelerin konuşulmasının dahi düşünülmediği zamanları biliyorum. Biz o seksen öncesi ve sonrasındaki o karanlık dönemi yaşamış insanlarız. Yani bir annenin Kürt evladı ile cezaevinde Kürtçe konuştuğu zaman nasıl ağır hakarete maruz kaldığını hatırlıyoruz. Ya da herhangi bir partinin adayı bir yerde Kürtçe konuştuğu zaman hemen hakkında fezlekeler tutulduğunu biliyoruz. Ya da çok meşhur sanatçılarımızın, Kürtçe şarkılar söyledikleri için nasıl takibata uğradıklarını biliyoruz. Bütün bunları ortadan kaldıran parti Ak Parti’dir. Aramıza terör örgütlerinin girerek, kan ve gözyaşı oluşturmasına müsaade etmeyeceğiz. Kürt kardeşlerimizi temsil eden ne PKK’dır ne de onun siyasi uzantılarıdır. Silahla, barutla bu ülkenin vatandaşlarının hakkı korunamaz. Tam tersi eşit yurttaşlık temelinde, anadilini ana sütü kadar helal bilerek, herkesin hakkını hukukunu gözeterek kuşatıcı, kapsayıcı bir şekilde yolumuza devam ediyoruz."

Ben çözüm sürecinin baltalanma sürecinde FETÖ unsurlarının çok büyük rol oynadığının kanaatindeyim. Dış güçlerin de çok büyük bir rol oynadığı kanaatindeyim. Bugün bir şekilde PYD/YPG’ye destek verenlerin, o günün koşulları içerisinde PKK’nın silahlı bir unsur olarak Türkiye’nin içerisinde kalmasını arzu ettikleri aşikardır

Çözüm süreci hala mümkün mü?

"O süreçte Ak Parti hükümetimizin ve sayın Cumhurbaşkanımızın çok büyük bir siyasi risk alarak, o sürecin içerisinde tabiri caizse ruhunu, gövdesini, elini taşın altına koyduğunu biliyoruz. Samimiyetle ilerlendiğini biliyoruz. Ama şimdi anlıyoruz ki o çözüm süreci niye baltalanmış. Yani birileri belki dışarıdan aldıkları suflelerle o çözüm sürecinin bitirilerek Türkiye’nin terörden arındırılmasına müsaade etmediler. Ben çözüm sürecinin baltalanma sürecinde FETÖ unsurlarının da çok büyük rol oynadığının kanaatindeyim. Dış güçlerin de çok büyük bir güç oynadığı kanaatindeyim. Bugün bir şekilde PYD/YPG’ye destek verenlerin o günün koşulları içerisinde PKK’nin bir silahlı unsur olarak Türkiye’nin içerisinde kalmasını arzu ettiklerinin ne kadar aşikar olduğu ortadadır."

Bu bahsettiğiniz unsurlar kimler?

"Bunlar o zamanlar biliyoruz işte silahlı kuvvetlerin içinde de vardı, istihbaratın içerisinde de vardı. Yargının içerisinde de vardı. Hala temizleniyor ve temizlenmeye devam ediyor. Bunların da kimle irtibatlı olduğu açıktır."

Erdoğan karşıtı cephenin, ana motivasyonun Erdoğan karşıtlığı olduğunu görüyoruz. Ümit ederim ki bu arkadaşlar yapacakları siyasi çalışmalarla, Erdoğan karşıtı cepheyi kuvvetlendirmezler. O değirmene su taşımazlar diyorum, böyle bir şey olmamasını temenni ediyorum. Bunun doğru bir siyasi yol olmadığını ifade etmek isterim

Ak Parti’nin ağır isimlerinin, Ali Babacan ile hareket ettiğini ifade ediliyor. Bu isimler Ak Parti’den bir şey götürür mü?

"Ben bu isimlerin Ak Parti’den çok büyük bir şey götüreceğini sanmıyorum. Olumsuz etkileri olacağı kanaatinde değilim. Bu arkadaşlarımızın nasıl bir partileşme içerisinde olacağı, ya da İYİ Parti’nin ve CHP’nin nasıl hareket edeceği değil, bundan sonra AK Parti’nin nasıl hareket edeceği önemli olandır. Yani bizim dört tane temel özelliğimiz var. Demokrat bir partiyiz, yerli ve milli bir partiyiz, kuşatıcı, kapsayıcı bir partiyiz ve reformcu bir partiyiz. Ak Parti bu dört temel özelliğini kuvvetlendirerek yola devam ederse zaten hiçbir kimseye siyaset yapabileceği, kımıldayacağı bir alan kalmayacak. Bu anlamda da kongre süreçlerimiz çok büyük bir avantajımız. Bütün eleştirileri aldık, cumhurbaşkanımız bütün bunları tek tek not etti. Artık sahada ne söyleniyor bunların hepsini biliyoruz. Bu seçimlerin bir sonucu daha var, bunu da çok açık ifade etmek isterim; şimdiye kadar diyelim ki x ilimizin, en uzak ildeki bir ilçe belediye başkan adayımız cumhurbaşkanımızın resmini koyuyor onun siyasi gölgesine sığınarak, onun karizmasından istifade ederek, ey ahali bana oy verin diyordu. Ve bu şimdiye kadar çalışıyordu. Evet, Cumhurbaşkanımız Türkiye’nin lideridir, bir dünya markasıdır, bütün dünyada mazlumların gözünün içine baktığı bir isimdir, büyük bir siyasi figürdür, çok kuvvetli bir karizması vardır. Ama artık Tayyip Erdoğan’ın arkasına sığınarak siyaset yapma devri geride kaldı. Dolayısıyla bizim her bir politik aktörümüzün halkta karşılığı olan ve performansı olan isimler olması gerekir. Ak Parti bu değişikliği yapacaktır, kongre süreçleri bunun için önemli bir fırsattır."

Ahmet Davutoğlu’nun da parti çalışmaları var. Ahmet Davutoğlu'nun oluşumu partinizi nasıl etkiler?

"İsimler hakkında konuşmak istemem yani genel siyasi tablo hakkında konuşmayı tercih ederim. Eğer biz saydıklarımızı yaparsak kimseye bir alan kalacağını düşünmüyorum. Ama bütün bu AK Parti’den kopan arkadaşlar için şunun da olmamasını temenni ederim; az önce Erdoğan karşıtı cephenin, ana motivasyonun Erdoğan karşıtlığı olduğunu görüyoruz. Ümit ederim ki bu arkadaşlar yapacakları siyasi çalışmalarla Erdoğan karşıtı cepheyi kuvvetlendirmezler. O değirmene su taşımazlar diyorum, böyle bir şey olmamasını temenni ediyorum. Bunun doğru bir siyasi yol olmadığını ifade etmek isterim. Çünkü Türkiye’nin yeni siyasi denkleminde herhangi bir yeni partinin kurulup buradan 50 +1’lik bir sonuca, ya da çok büyük bir kitle partisi haline dönmesi imkan ve ihtimali yok. Az önce üzerinde konuştuğumuz AK Parti onlarca yıl büyük bir siyasi birikimin ve fikri sürekliliğin bir parçasıdır. Binlerce mitingin işte en ücra köşelerde traktörün üzerinde kalkıp konuşanlardan ve bugün için konuşmak gerekirse sabahlara kadar sosyal medya üzerinden parti çalışmalarını yürütenlere kadar, üç beş kişinin olduğu bir eve gidip sohbet edenlerden, yüzbinlerce insanın bulunduğu mitingleri organize etmeye kadar çok farklı alanlarda."

Yargı paketlerinin Meclis’in gündemine gelmesiyle birlikte en çok merak edilen konuların başında bir af çıkıp çıkmayacağı; olacaksa kapsamı ne olacak? Ve, KHK’lılar için gündeminizde bir çalışma var mı? KHK’lıların bir kısmının mağdur olduğuna dair olan görüşlere katılıyor musunuz?

"Yargı reformunun temel huşularından birisi ulaşılabilir, süratli ve adil bir yargılama düzenin kurulabilmesidir. Bunun için de tutukluluk sürelerinin mümkün olduğunca kısaltılması, yargı yükünün azaltılması ki mahkemelerde en önemli sıkıntılardan birisi de o. Hatta bunun için de savcıların sanıklarla bazı konularda konuşarak mahkemeye gitmeden işi çözmesi, hatta gönüllü arabuluculuk müesseselerinin mahkemelerin yükünü azaltacak şekilde olması gibi çok ciddi reformlar söz konusu. Yargı reformu ile ilgili çalışma diğer partilere de gönderildi. Ve arkasından da ikinci yargı paketi vs. gelecektir. Yargı ile ilgili sıkıntıları biliyoruz, bununla ilgili gerekli düzenlemeler de yapılır. Ama bu yargı reformu içerisinde şu anda af yok.

Türkiye’de eğer bir mağduriyetten bahsedilecekse, 82 milyon insanımızın tamamı 15 Temmuz günü mağdur edilmeye çalışılmıştır. Hele 15 Temmuz’da bir buçuk, iki saatlik süre içerisinde işler tersine tecelli etseydi, bugün FETÖ darbesini yapmış olacak. On binlerce insan yargısız infazlarla yok edilecek, bırakın KHK falan bir sürü insan devlet memuriyetinden atılacak, son derece Türkiye bölünme-parçalanma sürecinin içerisine girecekti. Zor bir darbe teşebbüsü, Allah’ın izni ve milletimizin gayreti ile önlendi. Ve ondan sonra çok büyük bir titizlik ile bu süreç bir şekilde yürütülmeye çalışıldı. Bu anlamda devlet memuriyetinden uzaklaştırılanların ben büyük bir kısmının gerçekten örgütle irtibat ve iktisat içerisinde oldukları için uzaklaştırıldıklarını düşünüyorum. Eğer gerçekten yanlış yapılanlar varsa, onunla ilgili de AİHM’in de çok olumlu bulduğu bir süreç getirdik, bir itiraz mekanizması. Son rakamı hatırlamıyorum ama o itiraz mekanizmasına binlerce insan bana yanlışlık yapıldı diyerek komisyona müracaat ettiler. Ve olumlu sonuç aldılar, görevlerine geri döndüler. İrtibatlı ve iktisatlı olanlar devlet memuriyetliğinden çıkarıldılar, çünkü devlet memuriyetliliği aynı zamanda da insanların devlete bağlılığını, sadakatini de zorunlu kılar. Onların içerisinden bir kısmı itiraz ettiler, çok itiraz eden oldu da. Bir kısmının itirazı kabul edildi, yine binlerle ifade edilecek şekilde. Onlar geri döndü. Hala haksızlık yapılanlar, ya da gözden kaçanlar var mı, olabilir. İtiraz mekanizması açıktır, yola açıktır. Dileyen bana haksızlık yapıldı derse, buyursun bu itiraz mekanizmasını kullansın."

Bir dönem muhalefetteki Has Parti’nin lideriydiniz. Ak Parti’ye karşı önemli eleştirileriniz vardı. Bugün Ak Parti’nin bir ismi olarak o eleştirilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

"Ben hayatım boyunca söylediğim her sözün sonuna kadar arkasındayım. Söylediğim sözlerin önemli bir kısmında, mesela Türkiye’nin IMF ile olan ilişkileri en çok eleştirdiğimiz hususlardan birisiydi. Bugün çok şükür 2013 Mayıs’ından itibaren Türkiye ilişkilerini kesip atmıştır. Ve en sonda Cumhurbaşkanımız çok net bir şekilde ortaya koydu, IMF defteri bizim için tamamen kapanmıştır. Hayatım boyunca hiçbir kuruma ve kişiye karşı yıkıcı bir eleştiri içerisinde olmadım. Hep daha iyisi nasıl olabilir diye bu eleştirilerimizi yaptık. Şimdi onların önemli bir kısmının gerçekleştiriliyor olmasını görmekten de memnuniyet duyuyorum."

Siyasetin her kademesinde görev aldınız. En büyük pişmanlığınız, korkunuz ve mutluluğunuz ne oldu?

"İç dünyamda şöyle olmasaydı dediğim bir şeyler oldu ama keşke şeytan işidir. Yani insanın en büyük zaafı keşke demektir. İnsanız hatalar, yanlışlar yapacağız keşke demek doğru bir şey değildir. Vardır bir hikmeti, onun da yaşanması gerekiyordu demek lazım. Bu anlamda geçmişe baktığım zaman keşke yapmasaydım diyeceğim bir şey yok. Çok belirgin korkum da olmadı, Allah’tan korkanın başka bir şeyden korkmasına gerek yok.

Hayatımın politik olarak en büyük mutlu anlarından birisi 16 Temmuz sabahında Boğaziçi Köprüsü’ndeki askerlerin halk tarafından derdest edilip, teslim edildiği görüntüleriydi. Çok duygulandık, milletimizin tarihi bir uçurumun kenarından nasıl kurtulduğunu görmek büyük bir mutluluktu. Türkiye için bir zaferdi. Milletimiz için bir zaferdi."

Numan Kurtulmuş’un bundan sonraki siyasi hedefleri neler?

"Bundan sonraki hedeflerimiz Türkiye ve dünyaya ilişkin iddialarımızın ve irademizin gerçekleştirilmesi. Yeniden güçlü, büyük Türkiye kurmak için bize, cenabı Allah imkan versin. Siyaset imkan, fırsat ve mühlet işidir. İktidar bir imkandır. Ama bunun daha güçlü devam ettirilmesi bir fırsattır. Bir de mühlet, iyi değerlendirmek lazım. Halkın rızası çerçevesinde değerlendirmek lazım. İnşallah önümüzdeki dönemde Türkiye için iyi şeyleri gerçekleştirebilecek, dünyada yeni bir dünyanın kurulması daha güçlü ve adil bir dünya sisteminin kurulması için mücadele edecek zeminleri ve millete faydalı işler yapabilecek zamanları Cenab-ı Allah nasip etsin. Neredeyse her gün de bu duayı ediyorum."