Son Dakika
Bu içeriğe bulunduğunuz bölgeden erişilemiyor

Gezi davasından beraat, 15 Temmuz'dan gözaltı: Yargı içindeki kliklerin kavgası mı?

Gezi davasından beraat, 15 Temmuz'dan gözaltı: Yargı içindeki kliklerin kavgası mı?
©  Anadolu Ajansı
Metin boyutu Aa Aa

Gezi Davası’nın 6’ncı karar duruşması Salı günü Silivri’de bulunan 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

2013 yılında Türkiye tarihinin en geniş çaplı toplumsal muhalefet hareketlerinden biri olan Gezi Parkı protestolarına ilişkin yürütülen davada mahkeme, 16 kişi hakkında hazırlanan iddianamede, mahkeme salonunda bulunan dokuz sanığın beraatına karar verdi. Yurtdışında bulunan yedi sanık hakkındaki yakalama kararı kaldırılırken, dosyaları da ayrıldı.

Öte yandan, Gezi Parkı eylemleri gerekçesiyle 840 gündür tutuklu bulunan ve Salı günü hakkında tahliye kararı verilen iş insanı Osman Kavala'nın, hakkında isnat edilen tüm suçlardan beraat etmesinin ardından Silivri cezaevinden tahliye edilmesi beklenirken, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Temmuz darbe girişimi soruşturması kapsamında kendisinin gözaltına alınması kararı verildiğini duyurdu.

Dink Cinayeti Davası'nda da müdahil avukatlık yapmış olan avukat Erdal Doğan, “Açılan davalar siyasi saikle açılıyor ve yeniden gözaltına alınma kararları siyasi bir kavganın ve yargı içindeki kliklerin kavgası halinde cereyan ediyor. Osman Kavala ve onunla birlikte yargılanan sanıkların kendilerine istinat edilen suçlarla ilgili hukuki ve maddi bir dayanak olmadığı baştan beri belliydi. Bu davada öngörülen husus daha çok sivil toplum muhalefetine ve örgütlenmeye yönelik, yargıyı araç olarak kullanarak karşı bir hamlede bulunulmasıydı," ifadelerini kullandı.

Genel kanı, Türkiye’nin Suriye’de Rusya ile uzlaşı köprülerinin giderek yıkılmasının ardından Batı ile donmuş ilişkilerini yeniden canlandırmak ve bir müttefiklik bağı tesis etmek için, Batılı ülke ve kurumların uzun zamandır ısrarla talep ettiği tahliyelerin gerçekleştirildiği.

Öte yandan, kararın verilmesine dek gelen süreçte toplumun farklı kesimlerinin davayı sahiplenmesi ve “adaletsizliklere karşı adalet arayışı mücadelesinin” geniş bir tabana yayılması da itici bir güç oldu. Gezi Davası’ndan beraat çıkması ise, konunun uzmanlarına göre, Türkiye'de adalet sistemindeki sorunların bir anda düzeldiği anlamına gelmiyor.

Adalete güven artar mı?

Peki, Gezi davasında beraat kararları Türkiye'de adalete duyulan güvensizlik bakımından ne anlama geliyor? Türkiye'de neleri değiştirir?

euronews Türkçe’ye konuşan müdafi avukatı Aslı Kazan, “Bu verilen kararlar Türkiye’de en azından benim açımdan adalete duyduğum güvensizliği aşmama neden olmadı. Bu soruşturmanın adliyenin dehlizlerinde bunca yıl saklanmış olması bir soru işareti. Yargı, adalete uygun bir karar verdi diyemem. Yasal olmayan telefon dinlemeleri delil olarak kullanıldı ve işlerinden geldiği zaman FETÖ’cülerin bıraktığı dosyaları kullandılar” diyor.

Kazan’a göre, dava sürecinde hakim ile savcıların heyet kompozisyonlarıyla "piyon taşı" gibi oynandı. “Tahliye kararı veren hakimi sürüp, kendilerine yakın bir hakim getirerek başka bir kompozisyon oluşturdular. Türkiye’de adalete olan güvenin yeniden tesis edilmesi için yeni yasa yapmaya gerek yok. Var olan yasaları uygulasınlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını dikkate alsınlar ve bu kararları ivedilikle uygulasınlar yeter. Ama Kavala konusunda AİHM kararından 14 gün sonraki duruşmada bile bu karar uygulanmamak için türlü stratejiler geliştirildi.”

'Yargı içindeki kliklerin kavgası'

Doğan, “Osman Kavala’nın tekrar göz altına alınma süreci ve hatta bugün beraat ettiği dava ile birlikte uzun uzun ifadesinin alındığı davadan yeni bir soruşturma açılarak gözaltı işlemi elbette adalet beklentisi, adalet duygusu ve umuduna büyük darbe vurmuştur. Bir hukukçu olarak bu gibi gelişmeleri hukuki olarak anlamlandıramadığımız bir süreçten geçiyoruz” diyor.

euronews Türkçe’ye konuşan Doğan, “Açılan davalar siyasi saikle açılıyor ve yeniden gözaltına alınma kararları siyasi bir kavganın ve yargı içindeki kliklerin kavgası halinde cereyan ediyor. Osman Kavala ve onunla birlikte yargılanan sanıkların kendilerine istinat edilen suçlarla ilgili hukuki ve maddi bir dayanak olmadığı baştan beri belliydi. Bu davada öngörülen husus daha çok sivil toplum muhalefetine ve örgütlenmeye yönelik, yargıyı araç olarak kullanarak karşı bir hamlede bulunulmasıydı. Bu da sürekli bir Batı düşmanlığı üzerinden, milliyetçi duyguları stabilize ederek, iktidar veya iktidar ortaklarının devamlılığını sürdürmek açısından böyle bir tercih ve bir düşmanlaştırma ile birlikte yürütüldü” diyor.

Doğan’a göre, Türkiye’nin dış politika tercihleri, iç hukuku ve siyaseti de yakından ilgilendirmeye başlıyor ve hukuk düzenini de dizayn ediyor.

“Türkiye’nin dış politikasına Rusya, İran, Çin gibi eksenlerden güvenlik konsepti üreten Avrasyacı siyasetçilerin etkili olması sonucunda Türkiye’nin AB ile kurmuş olduğu ilişkiler bile askıya alınmaya başlandı. Hem güvenlik, hem hukuksal, hem kurumsal olarak kurucusu olduğu kurumlardan, taahhütlerinden kopma, bunları gözardı etme ve siyasi pazarlık haline getirme eğilimi söz konusu oldu. Bu süreçten ise en çok etkilenenler, hukuk mekanizmaları ve parlamenter sistemin yanı sıra, insan hakları kurumları ve kişi hak ve özgürlükleri oldu” diyen avukat Doğan, son dönemde tekrar Avrasyacı tezden Batı’ya yönelik yakınlaşma adımları atıldığına dikkat çekiyor ve bu davanın da bu sürecin bir parçası olduğunu düşünüyor.

Doğan’a göre, Osman Kavala davası, yargı-bürokrasi kavgasının bir parçası olarak hem Batı’ya, hem iç politikaya, hem de dış politikaya karşı bir araç olarak kullanılacak: “Biz de hukukçu olarak, öngörülemez bir durumda bu yargının siyasi şova dönüştürülmesine son verilmesini bekliyoruz.”

Büyükada davası

Öte yandan, Silivri’de görülen Gezi Parkı davasından bir gün sonra, Çarşamba günü Büyükada davasında karar duruşması görülecek. 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle "silahlı terör örgütüne üye olmak", "silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım etmek" suçlarından yargılanan 11 hak savunucusu hakim karşısına çıkacak.

euronews Türkçe’ye konuşan Uluslararası Af Örgütü’nden araştırmacı Andrew Gardner, “Gezi Davası kararını memnuniyetle karşılamamıza rağmen, Türkiye’de hukuka ve adalete duyulan güvenin bir anda sağlanacağı şeklinde bir yanılsama içerisinde değiliz” diyor ve devam ediyor:

“Aralarında Uluslararası Af Örgütü’nün eski yöneticilerinin de bulunduğu 11 hak savunucusuna dair Çarşamba günü kritik bir karar verilecek. Umarız bugün verilen tahliye kararlarıyla birlikte siyasi güdümlü ve adaletsiz yargılamalara son verilir.”

Dünya Adalet Projesi (WJP) 2019 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nin son verilerine göre Türkiye 126 ülke arasında 109. sırada yer alıyor. Son olarak kamuoyu araştırma şirketi ORC’nin 9-12 Kasım 2019 tarihleri arasında 42 ilde, toplam 4 bin 156 kişi ile yüz yüze görüşme yöntemiyle yaptığı anketin sonuçlarına göre, katılımcıların yüzde 68’i yargıya güvenmediğini ifade ediyor.

Benzer şekilde geçtiğimiz yıl Haziran ayında Sosyal Demokrasi Vakfı tarafından Türkiye genelinde gerçekleştirilen bir anket çalışmasında, ankete katılanların yüzde 48,5’i ‘yargı bağımsız değil’ derken; ‘yargıya güveniyorum’ yanıtı verenlerin oranı yüzde 38 düzeyinde kaldı.

'Adalet sisteminde değişime dair ümit vermiyor'

Koç Üniversitesi’nden siyaset bilimci Prof. Murat Somer’e göre, Gezi Davası’nda verilen karar, “Türkiye’de demokrasi ve hukuk isteyen sivil topluma ve çoğunluğa daha çok güvenmemiz gerektiği anlamına geliyor ama adalet sisteminde bir değişim konusunda hiçbir ümit vermiyor”.

euronews Türkçe’ye konuşan Prof. Somer, “Yargı ancak siyasal sistemde demokrasiye geri döndükten, yani kuvvetler ayrılığı yeniden tesis edildikten sonra yapılacak gerçek reformlarla düzelebilir. Nitekim iktidar sözcülerinin beraat kararını “eleştirmek” yerine “suçlayan” açıklamalar yapmaları ve arkasından da Osman Kavala’nın yeniden tutuklanması bunu açıkça gösteriyor. Bu açıklamalar en hafifinden ve alenen yargıya baskı olarak yorumlanabileceği gibi, iktidarın ikinci karardan önceden haberdar olduğu anlamına da geliyor olabilir” diyor.

Ancak, Somer, demokrasiye geri dönüşten önce atılacak kozmetik adımların, yargıda büyük bir değişiklik yaratmayacağı kanısında:

“Yargı – çok partili demokrasiye geçildiğinden beri görülmediği kadar -- bağımsızlığını ve kurumsallığını yitirmiş durumda. Önce kuvvetler ayrılığının restore edilmesi, daha sonra da son yıllardaki ikinci kadrolaşma dalgasının etkisini ortadan kaldıracak bir eğitim ve liyakat reformu gerekecek.”

Sivil toplum ve muhalefetin etkisi büyük

Öte yandan, Somer’e göre, beraat kararları Türkiye’deki demokratik sivil toplumun ve muhalefetin başarısı olarak değerlendirilmeli.

“Demokrasiye geri dönüş sivil toplumun talebiyle ama son kertede ancak siyasal partilerin bir demokrasi bloğunda uzlaşmasıyla gerçekleşebilir. Bunun da emareleri tüm partilerde uzun zamandır görülüyor, yeni siyasal isimler, oluşumlar çıkıyor, birleşme çabaları ve seçim başarıları var, toplum görevini yapıyor. Ancak hala alınacak çok yol var, egolar ve önyargılar aşılabilmiş, bir demokratikleşme programında uzlaşılabilmiş değil” diyen Somer, AB’nin de uzun zamandır Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri doğru okumadığı düşüncesinde.

“Demokrasiler eskiden olduğu gibi bir anda çökmüyor veya askıya alınmıyor. Demokratik geri kayma dediğimiz süreçlerle zaman içinde erozyona uğruyor ve bir noktada artık demokrasiden bahsedemiyorsunuz. Türkiye’de mevcut demokrasinin askıya alınması da böyle oldu” diye vurguluyor Somer ve ekliyor:

“Demokrasiye geri dönülecekse bunu Türkiye yapacak; AB ancak kolaylaştırıcı olabilir, onun için de gereken aslında çok basit: “Demokratik toplumu görmek ve güvenmek. Türkiye’nin bir kişiden veya siyasal partiden ibaret olmadığını görmek ve diline yansıtmak. Türkiye’de ve Avrupa’da demokrasi isteyenlerin aynı gemide olduklarını anlamak. Topluma Türkiye’nin yanında olduklarının ve demokrasiye geri döndüğünde her türlü ortaklığa açık olduklarının mesajını ve güvenini vermek.”

Doğru ve gecikmiş bir karar

Davanın müdafi avukatı Tuğçe Duygu Köksal, Gezi Parkı davasının yargılamasında en başından beri Ceza Muhakemesi Kanunu ve AİHM’in açık tespitlerine dair çok ciddi hukuka aykırılıklar olduğunu, savunma hakkının kısıtlandığını, iddianamenin tamamen temelsiz olduğunu, toplanan delillerin telefon görüşmelerinden oluştuğunu, bunların da hukuka aykırı olarak toplandığını ve kişilerin ifade özgürlüğü, toplantı hakkı gibi barışçıl ve hiçbir suç teşkil etmeyen içeriğe sahip olduğunu, doğruluğu tespit edilmeden iddianameye dışarıdan tanıklıkların eklendiğini, ama son kertede alınan karar herkesi şoke etmesine rağmen doğru ve gecikmiş bir karar olduğunu düşünüyor.

“Bu şekilde hiçbir delil tartışmaya gerek duymuyorsanız, ceza muhakemesi kanununa göre beraattan başka hiçbir şey veremezsiniz. Hukuka uygun, suçları isnat etmeye yarar bir delil olmadığından bahisle tüm sanıklar hakkında beraat verilmesi çok doğru bir karar. Bu zamana dek sekiz celse oldu, ikisine biz girmedik, altı celse boyunca bizim dahil olduğumuz tam da bunu söylüyorduk. Bu kadar celse yapmaya gerek yoktu, zaten biz en başından beri bunu söylüyorduk” diyor Köksal.

euronews Türkçe’ye konuşan avukat Köksal, “Savcılık ve yargı makamının, hak ve özgürlükler aleyhine hareket ettiği izlenimini veren, yargıya güveni sarsan hareket ve tavırlardan kaçınması, süreci hiçbir tereddüt oluşturmayacak şekilde yürütmesi gerekiyor. Yoksa yeniden gözaltı kararında olduğu gibi yargıya güveni kamuoyu nezdinde zedeler. Dün akşam yaşananlar, yargıya olan güveni sorgulatacak bir durumdur” diyor.

Orantısız güç kullanımı yargılanmalıydı

Köksal’a göre, Gezi Parkı eylemlerini hak savunucuları üzerinden yargılamak ve sivil toplum üzerinde ciddi bir baskı oluşturmak yerine, orantısız güç kullanan, yaralamalara ve ölümlere sebep veren polis mensupları, devlet otoriteleri üzerinden yargılamak, bu konuda Anayasa Mahkemesi’nin geçmiş kararlarına dayanmak gerekiyordu.

Köksal, Kavala’nın hukuki durumunda olduğu gibi, kendisinin Gezi Parkı davasından beraat edip başka dosyada tutukluluk hali devam etmesinin, mevzuatı dolandırma pratiği olarak görülebileceğini ve daha önce HDP’nin eski eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın durumunda olduğu gibi bunun yaygın bir uygulama haline gelmesinin adalete güveni sarsacağını ve AİHM kararının etrafından dolanmak anlamına geleceğini düşünüyor.

“Kişi hakkında ciddi isnatlar varsa, kuvvetli suç şüpheleri varsa, elbette yapılır. Ama bunların arka arkaya getirilmesi yine şüphe oluşturuyor. Tahliye olmasına rağmen hemen başka bir suç istinadıyla gözaltı kararı verilerek tahliyesinin aslında fiili olarak engellenmesi, kişi hak ve özgürlükleri açısından kanunun etrafından dolanmaya yönelik hareketlerdir” diye ekliyor.

Geçtiğimiz sene Mayıs ayında, AİHM tarihinde ilk kez bir devlet, mahkeme kararını yerine getirmediği gerekçesiyle mahkum olmuş, Ilgar Mammadov isimli bir rejim muhalifinin Bakü’ye karşı Strasbourg mahkemesinde kazandığı davayla ilgili kararı uygulamaktan kaçınan Azerbaycan'ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiğine hükmedilmişti. Bu karar, AİHM’in taraf ülkeler açısından bağlayıcı nitelikteki kararlarını yerine getirmemekte ısrar eden devletlere de net bir mesaj olarak görülmüştü.

Qries