Sinopale’nin 10. edisyonu, sanatın dönüştürücü gücünü, deniz kültürünü ve birlikte üretmenin yollarını sorguluyor. Euronews, bienalin dört eş-küratörüyle bir araya geldi.
Sinopale 10, “Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” başlığıyla yerel bilgiye, deniz kültürüne ve kolektif üretime odaklanıyor. Euronews olarak bienalin eş-küratörleri Deniz Kırkalı, Mariam Natroshvili, Marina Fokidis ve T. Melih Görgün ile bir araya geldik. Dört küratör, sanatın küresel krizler karşısındaki rolünden Sinop’un denizle kurduğu ilişkiye, yerel topluluklarla birlikte üretmenin dönüştürücü gücünden uluslararası sanat dünyasında alternatif ilişkiler kurmaya uzanan sorularımızı yanıtladı.
Anadolu’nun ilk bienali olarak tanımlanan Sinopale, 2026’da 20. yılını 10. edisyonuyla kutluyor. 2 Eylül–15 Kasım tarihleri arasında düzenlenen Sinopale 10, “Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” başlığı altında dünyanın farklı coğrafyalarından sanatçıları Sinop’ta buluşturuyor. Bienalin en belirgin özelliklerinden biri, sanatçıların hazır eserlerini kente getirip sergilemek yerine yerel zanaatkârlar, kent sakinleri ve gönüllülerle birlikte üretmesi. Bu süreçte sanat eseri, yalnızca sergilenen bir nesne değil, kentin hafızası, insanları ve gündelik yaşamıyla kurulan ilişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Bienalin üretim süreci serginin açılışından haftalar önce başlıyor. Gürcistan, Güney Kore, Kazakistan ve Venezuela gibi farklı coğrafyalardan sanatçıların katıldığı edisyon, uluslararası sanat pratiklerini Sinop’un yerel deneyimiyle buluşturmayı amaçlıyor.
'Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi': Yerel bilgiden yola çıkmak
Sinopale 10’un başlığı, Sinoplu bir balıkçının sözünden ilham alıyor. Bienalin kavramsal çerçevesinde belirsizlik, sığınma, iç içelik, bedensellik ve sezgisellik gibi kavramlar öne çıkarken deniz, yalnızca coğrafi bir unsur değil, bir bilgi ve düşünme biçimi olarak ele alınıyor.
Deniz Kırkalı, balıkçıların sözünü bienalin çalışma yöntemini belirleyen yerel bir bilgi olarak değerlendirdiklerini söylüyor. Kırkalı’ya göre bu söz, akıl ile sezgi arasında bir hiyerarşi kurmuyor; bilginin hangi koşullarda ve nerede işlediğine işaret ediyor. Küratöryel ekip, bir süredir çevrimiçi toplantılarda tartıştıkları kavramları balıkçıların önerdiği yöntemle ele alarak denizden, özellikle Karadeniz’den, deniz canlılarından, akıntılardan, hava koşullarından ve denizde olma deneyiminden öğrenmeyi merkeze koydu.
Denizin öngörülemezliği ile bienalin ucu açık ve katılımcı üretim süreci arasında bir paralellik kurduklarını belirten Kırkalı, başlığı yalnızca bir metafor olarak değil, sanatçılarla birlikte düşünme ve üretme biçimini tarif eden bir çıkış noktası olarak gördüklerini ifade ediyor.
Marina Fokidis de balıkçıların sözünün farklı bilgi türleri arasında kurulan hiyerarşiyi sorguladığını düşünüyor. Ona göre yaklaşan bir fırtınayı sezen bir balıkçı, akıl dışı hareket etmiyor. Sezgi, birikmiş deneyimin, gözlemin ve koşullara ilişkin derin bir aşinalığın sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Fokidis, bilimsel uyarıların sık sık göz ardı edildiği bir dönemde bilimsel bilginin önemini azaltmanın doğru olmadığını vurgularken, bilim ve aklın insan deneyiminin bütününü açıklamakta tek başına yeterli olmayabileceğine dikkat çekiyor. Sanatın da tam bu belirsizlik alanında var olduğunu belirten küratöre göre sanat, insanların sezdiği ancak henüz dile getiremediği şeylere biçim veriyor ve bilgi olarak kabul edilenleri sorguluyor.
Fokidis, bugün farklı zekâ ve bilme biçimlerine aynı dili konuşmaları şartını koşmadan güvenmeyi öğrenmenin önem kazandığını düşünüyor.
Savaşlar ve iklim krizi karşısında sanat ne yapabilir?
Savaşların, iklim krizinin ve toplumsal kutuplaşmanın derinleştiği bir dönemde sanatın birlikte yaşamanın yollarını aramadaki rolü, dört küratörün de üzerinde durduğu başlıklardan biri.
Deniz Kırkalı’ya göre sanat, yaşanan koşulları değiştirmek için doğrudan ve hemen bir yanıt sunamayabilir. Ancak uzun vadede değişime alan açacak sorular sormayı ve alternatifler hayal etmeyi mümkün kılar. Bu etkinin hemen görülmemesi ya da anlaşılmaması, sanatın kişiyi ve toplumu zaman içinde şekillendirme potansiyelini ortadan kaldırmıyor. Kırkalı, sanatın bu nedenle diğer alanlar ve pratiklerle yan yana durmasının da önemli olduğunu belirtiyor.
Marina Fokidis, sanatın savaşları durduramayacağını veya dünya düzenini tek başına değiştiremeyeceğini kabul ediyor. Buna rağmen sanatın, başlangıçta yalnızca sınırlı sayıda insana ulaşsa bile, birlikte yaşamanın farklı olasılıklarını ortaya koyabileceğini söylüyor.
Fokidis, Atina’da bir mutfak masası etrafında yaklaşık 3 bin okuyucuyla başlayan “South as a State of Mind” dergisinin zamanla documenta 14’ün dergisi hâline gelerek yüz binlerce insana ulaşmasını örnek veriyor. Ona göre küçük bir kamusal alanın ne kadar geniş bir etki yaratabileceğini önceden ölçmek mümkün değil. İnsanların bir araya gelebildiği, birlikte düşünebildiği, fikir ayrılıklarını ifade edebildiği ve kendilerine sunulan seçeneklerin ötesinde başka ihtimalleri hayal edebildiği ortamlar yaratmak, bu nedenle önemini koruyor.
Fokidis, Sinopale’nin de 20 yıldır uluslararası sanatsal pratikleri Karadeniz kıyısındaki küçük bir kentin gündelik yaşamıyla buluşturarak benzer bir yaklaşım izlediğini düşünüyor. Bu karşılaşmaların etkisinin, özellikle genç kuşaklar üzerinde, yıllar sonra ortaya çıkabileceğini belirtiyor. Dünyayı yalnızca sanat aracılığıyla değiştiremeyeceğimizi kabul etsek bile hayal gücüne, farklı düşüncelere ve dayanışmaya alan açan ortamları terk etmenin değişim ihtimalinden vazgeçmek anlamına geleceğini söylüyor.
T. Melih Görgün ise sanatın krizler karşısında üstlenebileceği rolü iki seçenek üzerinden tanımlıyor: Ya yaşanan yıkımı uzaktan izleyen pasif bir vitrin olmak ya da insanların birbirine ve doğaya sığınabileceği müşterek güvenli alanlar inşa etmek. Görgün’e göre Sinopale, ilk günden itibaren ikinci yolu seçti.
Görgün, belirsizliklerin hüküm sürdüğü dönemlerde sanatın büyük ve iddialı sloganlar üretmek zorunda olmadığını vurguluyor. Ona göre sanatın dönüştürücü gücü, yavaşlamayı, birbirinin sesini duymayı ve belirsizliğin getirdiği kaygıyı birlikte taşımayı öğretmesinde yatıyor. Sinopale’de sanat, bir sonuç ya da sergileme efekti olarak değil, krizler karşısında toplumsal dayanıklılığı artıran bir birlikte yaşama alıştırması olarak ele alınıyor.
Görgün, farklı siyasi, kültürel ve kuşaksal geçmişlerden gelen insanların yan yana oturabildiği, birlikte düşünebildiği ve önyargısızca temas edebildiği alanların giderek azaldığına dikkat çekiyor. Sinopale’nin 20 yıldır kentte hayata geçirdiği yaklaşımı, geçirgen ve kapsayıcı bir eşik oluşturmak şeklinde tarif ediyor. Ekolojik krizleri yalnızca teorik bir felaket senaryosu olarak tartışmak yerine kentin doğasıyla ve denizle kurulan bağı yeniden hatırlamak; savaşların ve kutuplaşmaların ayırıcı diline karşı sanatın birleştirici zemininde buluşmak, Görgün’e göre bu yaklaşımın somut karşılıkları arasında.
Mariam Natroshvili de sanatı fırtınalı bir denizde yol bulmaya yardımcı olan bir pusulaya benzetiyor. Sanatın değişimi tek başına gerçekleştiremeyeceğini, bunu insanların yaptığını belirten Natroshvili, sanatın insanları harekete geçirebileceğini, birbirlerine bakışlarını değiştirebileceğini ve birlikte yaşamanın farklı yollarını hayal etmelerine yardımcı olabileceğini söylüyor. Ona göre sanat, insan kendini kaybolmuş hissettiğinde bir harita sunabilir.
Sanat eseri bir nesneden çok, karşılaşma süreci
Sinopale’nin üretim yöntemini diğer birçok sergiden ayıran noktalardan biri, sanatçıların eserlerini önceden tamamlayıp Sinop’a getirmemesi. Bunun yerine sanatçılar, kente geldiklerinde yerel zanaatkârlar, gönüllüler ve kent sakinleriyle birlikte çalışarak üretim sürecini şekillendiriyor.
T. Melih Görgün, hazır bir sanat nesnesinin bir mekâna yerleştirilmesinin eseri bitmiş ve sabit bir nesneye dönüştürebileceğini söylüyor. Sinopale’nin metodolojisi ise sanatı bir nesne olmaktan çıkarıp yerel coğrafyada nefes alan bir süreç ve karşılaşma hâline getiriyor.
Görgün’e göre sanatçı Sinop’a atölyesinde tamamlanmış bir yapıtla değil, esnek bir niyet ve açık bir zihinle geliyor. Eser; kentin sokaklarında yürürken, yerel bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu ilişkiyi gözlemlerken, mahalle sakinleriyle sohbet ederken veya bir gönüllünün önerisini dinlerken biçimlenmeye başlıyor.
Bu yöntemle ortaya çıkan yapıt, yalnızca sanatçının bireysel imzasını taşıyan kapalı bir dünya olmaktan çıkıyor. Kentin kolektif hafızası, yerel malzemenin dili ve insani temas, eserin oluşumuna birlikte katkıda bulunuyor. Görgün, sergi sona erdiğinde işlevini yitiren statik bir nesne yerine kentlinin kendi emeğini, hikâyesini ve izini görebildiği canlı bir hafıza katmanının oluştuğunu belirtiyor.
Bu yaklaşımda eserin anlamı yalnızca görselliğinde değil; üretim sırasında paylaşılan zamanda, birbirini dinleme pratiğinde ve ortak emekte de birikiyor. Sanat böylece uzaktan izlenen bir nesne olmaktan çıkarak kentin ve kentlinin varlığıyla dönüşen bir deneyime evriliyor.
Yerel toplulukların üretime katılımı, sanatçıların ilk fikirlerini de değiştirebiliyor. Görgün, sanatçının steril bir atölyede geliştirdiği fikrin gerçek hayatla, kentsel dokuyla ve toplumsal yaşamla karşılaştığında dönüşmesini sanatsal üretimin en verimli anlarından biri olarak görüyor.
Kent sakinleri bu süreçte yalnızca teknik destek sağlayan kişiler değil; coğrafyanın rüzgârını, malzemenin özelliklerini, kentin görünmeyen toplumsal dengelerini ve sözsüz hafızasını bilen rehberler olarak rol alıyor. Görgün, Sinopale’nin 20 yıllık geçmişinde sanatçıların yerel zanaatkârlardan malzemelerin sınırlarını, mahallelerdeki çocuklardan ve kadınlardan seslerin ve sessizliklerin anlamını, kıyıda yaşayan insanlardan ise doğanın ritmini öğrendiği çok sayıda örnekle karşılaştıklarını anlatıyor.
Bu karşılaşmalar bazen sanatçıların başlangıçta tasarladıkları fikirleri tamamen bir kenara bırakmalarına ve yerel topluluklarla kurdukları diyalogdan doğan, önceden öngörmedikleri yapıtlar üretmelerine yol açıyor. Görgün’e göre süreç, sanatçının tek taraflı bir aktarıcı olmaktan çıkıp kentin bilgisini dinleyen, bu bilgiden beslenen ve onu sanatsal bir dile dönüştüren bir öğrenciye dönüşmesinin hikâyesi.
Mariam Natroshvili de yerel halkın sanatçıların beraberlerinde getiremeyecekleri bir bilgi birikimine sahip olduğunu vurguluyor. Anılar, hikâyeler ve gündelik yaşama dair derin bir anlayış, sanatçıların sorularını ve eserlerinin yönünü değiştirebiliyor. Fikirler mekânla ve orada yaşayan insanlarla buluştukça eserler de dönüşüyor. Natroshvili, bir sanatçı olarak kendisinin de gittiği her yeni yerden ve tanıştığı insanlardan bir şeyler öğrendiğini belirtiyor.
Deniz Kırkalı ise sanatçıların başlangıçta bir fikir ya da öneriyle yola çıksalar da işlerin önemli bölümünün Sinop’taki iş birliği sürecinde şekillendiğini söylüyor. Daha önce çalışmadıkları mecralarda üretim yapan sanatçıların yanı sıra, işlerinin içeriğini kentte geçirdikleri zamanın veya atölyelerde ortaya çıkan fikirlerin belirlediği örnekler de bulunuyor.
Sinop’un denizi ve liman kültürü başka yerde yeniden üretilemez
Sinop’un denizle, balıkçılıkla ve liman kültürüyle kurduğu ilişki, bienalin üretim yöntemini ve sanatçıların kentle kurduğu bağı doğrudan etkiliyor. Marina Fokidis, Sinopale’nin temel yaklaşımını dünyanın geri kalanına Sinop’un gözünden bakabilmek olarak tanımlıyor.
Bienal süresince Karadeniz kıyısındaki küçük bir kentin dünyanın merkezi hâline geldiğini belirten Fokidis, hem sanatçıların hem de küratörlerin bakış açılarını buradan hareketle yeniden değerlendirmeye davet edildiğini söylüyor. Sanatsal pratikleri kentin tarihi, denizcilik kültürü ve toplumsal koşullarıyla örtüşen sanatçıları davet ettiklerini anlatan Fokidis, Sinop’un dünyadan bağımsız ve kendi içine kapalı bir yer olmadığının da altını çiziyor. Kentin tarihi, başka kıyıların, halkların ve daha geniş siyasi hareketlerin tarihleriyle iç içe geçmiş durumda.
Fokidis’e göre Sinop’un kendine özgü mikrokozmosu, küresel tarih üzerine düşünmeyi sağlayan bir alegoriye dönüşüyor. Burada gerçekleşen karşılaşmaların başka bir yerde tam olarak aynı biçimde ortaya çıkamayacak düşünceler, ilişkiler ve eserler ürettiğine inanıyor.
Görgün ise Sinop’un bir yarımada olarak denizle kurduğu varoluşsal bağın yalnızca coğrafi bir kimlik değil, kentin düşünme, yaşama ve zamanı algılama biçimi olduğunu söylüyor. Liman kültürü, doğası gereği geçişkenliğe, karşılaşmalara ve dışarıdan gelene kapı açmaya dayanıyor. Deniz de insanı sabitlikten çıkararak akışkanlığı, öngörülemezliği ve sezgiselliği öğretiyor.
Görgün’e göre Sinopale’nin üretim süreçlerine yön veren temel güç, kentin bu denizsel ve akışkan karakteri. Bienalde ortaya çıkan yapıtların önemli bir bölümünün başka bir coğrafyada veya steril bir metropol müzesinde var olamayacağını düşünüyor. Çünkü burada üretilen işler, yalnızca Sinop’un görselliğini arka plan olarak kullanmıyor; kentin rüzgârı, nemi, denizin getirdiği ya da götürdüğü hikâyeler ve kıyıda biriken yaşanmışlıklarla şekilleniyor.
Denizin kıyısında çalışmanın, sanatsal üretimi dalganın, rüzgârın ve günün akışına bırakmayı, başka bir deyişle kontrol arzusundan vazgeçmeyi gerektirdiğini belirten Görgün, bu durumun kapalı sergi salonlarında elde edilemeyecek ölçüde kendiliğinden ve mekâna özgü işlerin doğmasını sağladığını söylüyor.
Natroshvili de Sinop’un karakterini anlatırken Karadeniz’in üç güvenli limanı olduğunu söyleyen eski bir deyişten söz ediyor: Temmuz, Ağustos ve Sinop. Yazın bu iki ayı sakin denizleriyle öne çıkarken Sinop’un yıl boyunca fırtınalardan korunulabilecek bir sığınak olarak anıldığını belirtiyor. Bu sözün kendisine göre kentin özüne ilişkin önemli bir şeyi hâlâ ifade ettiğini söylüyor: Sinop bir sığınma, buluşma ve alışveriş mekânı.
Natroshvili’nin bienali de insanların ve fikirlerin bir araya gelebildiği bir buluşma alanı olarak düşünmesini sağlayan bu yaklaşım, eserlerin kent sakinleriyle kurulan ilişkiler, kentin hikâyeleri ve deniz kıyısındaki gündelik yaşamla etkileşim içinde gelişmesine yansıyor. Başka bir yerde bu ilişkiler farklı olacağından ortaya çıkan eserlerin de farklı olacağını belirtiyor.
Farklı coğrafyalardan sanatçılar arasında ortak zemin
Gürcistan, Güney Kore, Kazakistan ve Venezuela gibi farklı coğrafyalardan sanatçıların katıldığı Sinopale 10’da coğrafi çeşitlilik, yalnızca sanatçıların geldiği ülkelerle sınırlı değil. Bienalin yaklaşımında farklı deneyimlerin, çalışma yöntemlerinin ve bilgi biçimlerinin bir araya gelmesi de önemli bir yer tutuyor.
Mariam Natroshvili, farklı coğrafyalardan gelen sanatçılar arasında ortak zemini oluşturan unsurun dinlemeye, bulunulan yerden öğrenmeye ve çalışma biçimlerini paylaşmaya yönelik isteklilik olduğunu söylüyor.
Bu karşılaşmayı bir limana benzeten Natroshvili’ye göre insanlar farklı yerlerden gelir, hikâyelerini paylaşır ve yeniden denize açılmadan önce bir süre duraklar. Bu süre boyunca yolları kesişir. Sinopale de sanatçıların birbirlerinden ve Sinop’tan öğrendikleri deneyimleri yanlarında taşıyarak farklı yönlere ilerledikleri bir buluşma noktası.
Bu çeşitlilik, dört küratörün birlikte çalışma biçiminde de kendini gösteriyor. Deniz Kırkalı, T. Melih Görgün, Marina Fokidis ve Mariam Natroshvili’nin farklı coğrafi ve mesleki deneyimlerden gelmesi, bienalin tek bir merkezin veya baskın bir söylemin belirleyici olduğu bir yapıdan uzak durmasını sağlıyor.
Görgün, dört küratörün bir arada çalışmasını farklı bakış açılarının birbirini beslediği organik bir çok seslilik olarak tanımlıyor. Bu yapı, bienalin kavramsal çerçevesine ve sanatçı seçimlerine zenginlik katarken Kafkasya’dan Akdeniz’e, küresel teorik tartışmalardan Sinop’un yerel gerçekliğine uzanan geniş bir perspektif oluşturuyor.
Görgün, farklı arka planlara sahip bağımsız aktörlerin bir araya geldiği yaratıcı süreçte zaman zaman fikir ayrılıklarının ve estetik tercih farklılıklarının yaşandığını da kabul ediyor. Ancak bu farklılıkları aşılması gereken krizler olarak değil, düşüncenin olgunlaşmasını sağlayan tartışma alanları olarak ele aldıklarını belirtiyor. Ortak yaklaşımı, bir tarafın diğerini ikna yoluyla bastırması üzerinden değil, farklılıkların yan yana durabildiği bir kompozisyon kurarak geliştirdiklerini söylüyor.
Deniz Kırkalı da birlikte çalışmanın bir müzakere süreci olduğunu, ancak amaçlarının her konuda aynı noktada buluşmak olmadığını vurguluyor. Kırkalı’ya göre sorulara farklı giriş noktalarının ve pozisyonların bulunması bir zenginlik. Aksi hâlde izleyiciye ve sanatçılara açılan soruların basitleşmesi ve potansiyelinin küçülmesi riski doğuyor. Küratöryel model, düşünce, teori, deneyim ve sanatçı pratikleri açısından çeşitliliğe alan açıyor.
Marina Fokidis ise farklılıkların mutlaka ulusal kimliklerden kaynaklanmadığını düşünüyor. Küratörlerin farklı deneyimlere, duyarlılıklara ve düşünme biçimlerine sahip olduklarını, ancak birlikte çalışırken pek çok ortak nokta keşfettiklerini söylüyor. Ona göre önemli olan, farklılıkları koruyarak bir arada yaşamanın ne anlama geldiğini araştırmak.
Fokidis, komşu coğrafyalardan küratörlerin bir araya gelmesinin Sinopale’nin kurucuları tarafından yapılmış önemli bir küratöryel tercih olduğunu belirtiyor. Sinop’ta kendisini ilk günden itibaren evinde hissettiğini anlatan Fokidis, ekip arasında coğrafi yakınlığın yanı sıra gündelik yaşam ritimleri, iklim, mizah ve alışkanlıklardan kaynaklanan bir aşinalık oluştuğunu ifade ediyor.
Ortaya çıkan serginin hiçbir küratörün tek başına öngöremeyeceği biçimlerde zenginleştiğini söyleyen Fokidis, bu deneyimi ulusal pozisyonlar arasında bir müzakereden ziyade, gerçek dostlukların ve birlikte üretmenin başlangıcı olarak tanımlıyor. Ona göre coğrafyanın ötesinde yakınlık, başkalarının kendimize benzemesini beklemeden onlarda kendimizden bir şeyler görebilmek anlamına geliyor.
Natroshvili de birlikte çalışmayı deniz gibi dinamik bir süreç olarak tarif ediyor. Sinopale’yi dört kaptanın birlikte yönettiği bir tekneye benzeten sanatçı, her küratörün farklı deneyimlerini, ilgi alanlarını ve sanatsal pratiklerini ortaya koyarak temayı ve sanatçı seçimini şekillendirdiğini söylüyor.
“Karada akıl yürür, denizde sezgi” sözünün küratöryel süreci de tanımladığını belirten Natroshvili’ye göre birlikte çalışmak, tartışmaların kendilerini nereye götüreceğini sezebilmeyi ve yön değiştirmeye açık olmayı gerektiriyor. Fikir ayrılıkları da bu hareketin bir parçası. Fikirlerin değişmesi, başlangıçta öngörülmeyen bağlantıların keşfedilmesini sağlıyor; ortak yaklaşım ise birbirini dinleyerek, güven duyarak ve rotayı birlikte bularak gelişiyor.
Sinopale’nin 20 yıllık birikimi ve gelecek
Sinopale’nin 20 yıllık geçmişinde yerel ve uluslararası olanı bir araya getiren yaklaşımını koruması, bienalin geleceğine ilişkin tartışmaların da merkezinde yer alıyor.
Sinopale ekibi, bienalin yerel bir sanat girişiminden uluslararası bir buluşma noktasına dönüştüğü değerlendirmesine bir parantez açarak, Sinopale’nin en başından itibaren yerel ile uluslararası olanı bir araya getiren bir platform olarak tasarlandığını vurguluyor. Ekip, bazı edisyonlarda bienalin Türkiye’den daha fazla uluslararası ilgi gördüğünü belirtiyor.
Yıllar içinde uluslararası kültür ve sanat kuruluşları Sinop’ta gelişen modeli inceleme fırsatı bulurken, Sinopale ekibi de çeşitli uluslararası forum ve sempozyumlarda deneyimlerini paylaşarak bu birikimin farklı coğrafyalara ulaşmasını sağladı.
Ekibe göre Sinopale’nin 20 yıldır koruduğu en önemli özellik, yerel bağlarını kaybetmeden uluslararası bir perspektifle hareket etmesi, kolektif üretim anlayışını sürdürmesi ve zaman içinde güçlü bir Sinopale ağı oluşturması. Sanatçılar, küratörler, kültür üreticileri, gönüllüler ve kent sakinleri arasında kurulan ilişkiler yalnızca bir edisyonla sınırlı kalmıyor; sonraki edisyonlara taşınarak güçleniyor.
Önümüzdeki yıllarda bu ilişkileri daha da derinleştirmek, bienal dönemleri dışında da devam eden sanatsal ve kültürel üretimlerle kent yaşamındaki varlığı güçlendirmek ve 20 yıllık birikimi yeni kuşaklara aktarmak hedefleniyor. Sinopale ekibi için gelecekteki öncelik yalnızca daha görünür olmak değil, birlikte üretmenin sürdürülebilir yollarını geliştirmek.
Küratörlük, sergiyi yönetmekten fazlası
Sinopale’de sergi açılışı, üretim sürecinin başlangıcı değil, haftalar öncesinden kurulan ilişkilerin görünür hâle geldiği an. Sanatçılar, kent sakinleri, zanaatkârlar, yerel inisiyatifler ve gönüllülerden oluşan geniş bir ağın dahil olduğu bu süreçte küratörlerin rolü de geleneksel sergi yönetiminin ötesine geçiyor.
T. Melih Görgün, küratörü neyin nasıl üretileceğini dikte eden veya yalnızca son ürünü seçip duvara asan bir otorite figürü olarak tanımlamıyor. Ona göre küratör, farklı dünyalardan gelen aktörlerin sağlıklı temas kurmasını sağlayan bir kolaylaştırıcı, organik ilişkileri besleyen bir bağlam mimarı ve sürecin güvenle ilerlemesini sağlayan bir rehber.
Küratör, sanatçının kente ilişkin merakını ve sanatsal arayışını doğru kanallarla buluştururken kentin kendi dinamiklerini ve hassasiyetlerini de gözetiyor. Farklı dilleri, üretim alışkanlıklarını ve beklentileri birbirine tercüme eden bir köprü görevi görüyor. Görgün’e göre Sinopale’de küratörlük, bitmiş bir sergiyi yönetmekten ziyade, birlikte üretmenin canlı ve belirsiz ama verimli sürecini bir arada tutmak anlamına geliyor. Sanatsal çabanın önemli bir bölümü, sergi kapılarını açmadan önce kurulan insani bağlarda, diyaloglarda ve güven ilişkisinde saklı.
Marina Fokidis, Sinopale’deki küratöryel sürecin temel adımlarının diğer bienallerden bütünüyle farklı olmadığını belirtiyor. Ekip kavramsal çerçeveyi birlikte geliştiriyor, sanatsal pratikleri temayla ve kentin koşullarıyla örtüşen sanatçıları davet ediyor ve sergi için onlarla birlikte çalışıyor. Sanatçıların birçoğu katılımcı sanat pratikleri, topluluklarla etkileşim ve ilişkisel estetik alanlarında deneyimli. İnsanlarla, durumlarla ve yerel bilgiyle çalışmak, bu sanatçıların üretimlerinin ayrılmaz bir parçası.
Sanatçılar atölyeler ve buluşmalar önerirken Sinop’ta bulunan küratörler, sanat yöneticileri, koordinatörler ve prodüktörlerden oluşan yerel ekip bu etkinliklerin geliştirilmesine ve düzenlenmesine katkı sağlıyor. Küratörler süreçleri takip ediyor, küratöryel ve sanatçı metinlerini hazırlıyor, sergi kurulumunda birlikte çalışıyor ve gerektiğinde değişikliklere açık kalıyor.
Fokidis, bu süreci gelgitlerle sürekli değişen denize benzetiyor: Her şeyin baştan sona öngörülmesi mümkün değil; kimi zaman en ilginç gelişmeler sahada yaşananlara yanıt verme açıklığından doğuyor.
Ona göre Sinopale’yi ayırt eden noktalardan biri de yerel ekibin üstlendiği sorumluluğun yoğunluğu. Sınırlı kaynaklara sahip küçük bir kentte uluslararası bir bienal düzenlemek, önemli ölçüde müzakere, özen ve pratik zekâ gerektiriyor. Küratörlük hiçbir zaman tek başına yürütülen entelektüel bir faaliyet değil; sergi, küratörlerin ve sanatçıların isimlerini taşısa da onu mümkün kılan, çoğu zaman görünmeyen emeğe de bağlı.