Newsletter Haber Bülteni Events Etkinlikler Podcasts Video Africanews
Loader
Bize Ulaşın
Reklam

Neal Slavin: 50 yıllık grup fotoğrafları bize ne anlattı

Troc Burlesk Tiyatrosu, Philadelphia, Pensilvanya, 1972
Troc Burlesque Tiyatrosu, Philadelphia, Pennsylvania, 1972 ©  Courtesy of Neal Slavin from the book "When Two or More Are Gathered Together" - Published by Damiani Books
© Courtesy of Neal Slavin from the book "When Two or More Are Gathered Together" - Published by Damiani Books
By Tokunbo Salako
Yayınlanma Tarihi
Paylaş Yorumlar
Paylaş Close Button

Neal Slavin'in çığır açan fotoğraf kitabı "When Two or More Are Gathered Together", 20. yüzyıl Amerikan toplumunun birçok yönünü gözler önüne seriyor ve özellikle renk kullanımıyla öne çıkıyor. 50. yılında fotoğrafçı, kitabın kalıcı mirasını Euronews Culture'a anlattı.

Neal Slavin, grup fotoğrafçılığının öncülerinden.

REKLAM
REKLAM

Amerikalı sanatçının portreleri, renk kullanımının tarihindeki önemli bir referans noktası ve doğduğu ülkenin toplumsal ve siyasi yapısına duygusallıktan uzak ama keskin bir bakış sunuyor.

Almanya'nın Düsseldorf kentindeki Kunstpalast şu sıralar Photography and Belonging (kaynak İngilizce)(kaynak İngilizce)target='_blank' rel='noopener noreferrer' href='https://eur03.safelinks.protection.outlook.com/?url=https%3A%2F%2Fwww.kunstpalast.de%2Fen%2Fevent%2Fcommunity-photography-and-community%2F&data=05%7C02%7Ctokunbo.salako%40euronews.com%7C658291a91ff44c2a81a708de6353a2db%7Ce59fa28a32ed49aca5a09c46118cfecf%7C0%7C0%7C639057408405220768%7CUnknown%7CTWFpbGZsb3d8eyJFbXB0eU1hcGkiOnRydWUsIlYiOiIwLjAuMDAwMCIsIlAiOiJXaW4zMiIsIkFOIjoiTWFpbCIsIldUIjoyfQ%3D%3D%7C0%7C%7C%7C&sdata=8TkCU37k2kvPXysN0YM4PVAL3W8diKWP8C14Oh9XJvY%3D&reserved=0' tooltip='https://eur03.safelinks.protection.outlook.com/?url=https%3A%2F%2Fwww.kunstpalast.de%2Fen%2Fevent%2Fcommunity-photography-and-community%2F&data=05%7C02%7Ctokunbo.salako%40euronews.com%7C658291a91ff44c2a81a708de6353a2db%7Ce59fa28a32ed49aca5a09c46118cfecf%7C0%7C0%7C639057408405220768%7CUnknown%7CTWFpbGZsb3d8eyJFbXB0eU1hcGkiOnRydWUsIlYiOiIwLjAuMDAwMCIsIlAiOiJXaW4zMiIsIkFOIjoiTWFpbCIsIldUIjoyfQ%3D%3D%7C0%7C0%7C%7C%7C&sdata=8TkCU37k2kvPXysN0YM4PVAL3W8diKWP8C14Oh9XJvY%3D&reserved=0'> adlı sergiye ev sahipliği yapıyor; Slavin'in, 20. yüzyılın sonlarındaki toplumsal dinamikleri anlamak açısından kritik bir kayıt haline gelen çalışmalarının önemli bir bölümü burada yer alıyor.

Bu yıl, onun temel çalışması olan When Two or More Are Gathered Together adlı kitabının gözden geçirilmiş 50. yıl özel baskısına denk geliyor. Slavin de bu vesileyle Euronews Culture'a fotoğrafın geçmişi, bugünü ve geleceği üzerine konuştu.

Two or More Gathered Together ilk kez 1976'da yayımlandığında kısa sürede erken dönem renkli fotoğrafçılığın mihenk taşlarından biri haline geldi. Sizi en başta bireyler yerine grupları fotoğraflama fikrine çeken neydi?

Önce şuradan başlayalım: Ortada bir yanlış adlandırma ve bir hata var. Gruplar da bireylerden oluşur. Ve bence insanlar grup fotoğrafı çekerken, hatta fotoğrafçılar bile, kompozisyona, grubun nasıl dizildiğine öyle odaklanıyorlar ki, o grupta kaç kişi olursa olsun hepsinin aslında birer birey olduğunu unutuyorlar.

Beni grupları fotoğraflamaya çeken şey neydi, doğrusu bunun net bir cevabı yok. Ama şunu söyleyebilirim: Bir izci birliğinin, ben görmeden 10–11 yıl önce çekilmiş panoramik bir fotoğrafını gördüğümde büyülenmiştim. Gördüğüm şey temel olarak, 32 kadar erkek çocuktu, ya da her ne kadar genç çocuk varsa. İlk aklıma gelen çağrışım ise hafızaydı. Kendime şunu sordum: Bu harika, ama bu çocuklar şimdi nerede? Üzerinden 11 yıl geçti, onlar ne hale geldi? Ve bir anda bu, fotoğrafı hafıza olarak kavrayışımla birleşti.

Tüm fotoğraflar, resim, film, müzik ya da başka herhangi bir mecradan çok daha fazla ölçüde, hafızayı en iyi tetikleyen ve zamanı yeniden, yeniden ve yeniden yaşatan şeydir. Yani fotoğraf, izleyici için aynı deneyimi defalarca canlandırır. İşte bu, beni grupları fotoğraflamaya, yani bir grubun içindeki bireyleri fotoğraflamaya yönelten şeydi.

Star Trek Kongresi, Star Trek Associates, Tellurian Enterprises, Inc.'in bir bölümü, Brooklyn, New York, 1972-75Star Trek Kongresi, Star Trek Associates, Tellurian Enterprises, Inc.'in bir bölümü, Brooklyn, New York, 1972-75

1970'lerin başında renkli fotoğraf, sanat dünyasında hâlâ kendini kabul ettirmeye çalışıyordu. Siz o dönemin ruhuyla ne kadar uyum içinde ya da ona ne kadar karşı durarak çalıştığınızın farkındaydınız?

Son derece farkındaydım. Renkli fotoğrafa atlamaya hazır 15–18 fotoğrafçı kadar vardık. Renk o güne dek esas olarak reklamcılıkta ticari bir araç olarak kullanılıyordu, ama alıntı işareti içinde söylersem ciddi fotoğraf için değil. Biz gençler, eski kuşaktan epey tepki işittik; bunun ciddi bir çalışma olmadığını söylüyorlardı.

Öncelikle fotoğrafların kalıcı olmayacağını, arşivlik sayılmayacağını söylüyorlardı, ama biz gençler bunu pek umursamıyorduk. Daha çok, her birimizin fotoğrafik ifadesini dünyaya salmakla ve bir diyalog başlatmakla ilgileniyorduk. O diyalog da, betimleyici bir biçim olarak rengin kendisi üzerineydi. Bunu o dönem hemen herkes için rahatlıkla söyleyebilirim: Renk, çektiğimiz fotoğrafları gerçekliğe bir adım daha yaklaştırmanın yanıtıydı. Siyah-beyazın da kendi içinde son derece güzel bir soyutlama türü olduğunu görüyorduk. Amacımız siyah-beyaz fotoğrafı alaşağı etmek değildi; dünyayı gerçek rengiyle, kendi rengiyle göstermenin anlamını genişletmekti.

Belki sorudan öne geçmiş olacağım ama çok erken bir dönemde yaşadığım bir deneyim var. Bir grup portresi çekiyordum; aslında ilk renkli fotoğrafımdı: bir grup gönüllü ambulans şoförünün portresi. Boş zamanlarında yarışlar yapar, kupalar kazanırlardı. Klasik üç renkte olurlardı: altın, gümüş ve bronz. O kareyi, tamamen tesadüfen, hem siyah-beyaz hem renkli çekmiştim. Filmi banyodan çıkarıp kontak baskılarını yaptığımda, mercekle bakarken çok önemli bir şey keşfettiğimi fark ettim. Siyah-beyaz kontaklara baktığımda altın bir kupayla gümüş bir kupayı ayırt edemiyordum; renklide ise her şey apaçık ortadaydı. O anda, renk demek bilgi demektir, bilgi olmadan neyin kaldığını sorgulamaya başladım.

Doğru mu bilmiyorum ama Henri Cartier-Bresson'un neden renkli çalışmadığı sorulduğunda, çok fazla bilgi olduğu için dediğini bir yerde okuduğumu sanıyorum. Ben altın ve gümüş kupalar arasındaki farkı gördüğümde, bende tam tersi duyguyu uyandırdı: Yeterince bilgiye sahip olmadığımı fark ettim. Böylece büyük bir inatla gördüğüm her şeyi renkli çekmeye yöneldim; siyah-beyaz ise yavaş yavaş benden uzaklaştı. Ama onu hiç eleştirmedim; kötü bir yol olduğunu hiç düşünmedim. Çok güzel bir mecradır, ama benim için renk çok önemliydi.

Objektifin ardındaki adam: Neal SlavinObjektifin ardındaki adam: Neal Slavin

Karelerin içinde insanların kendi yerlerini kendilerinin seçmesine izin verdiniz. Bu süreç size hiyerarşi, kimlik ve güç hakkında neler gösterdi?

Çoğu insan bir grubu ya da tek bir kişiyi fotoğraflarken, kişiyi ya da kişileri, çoğu zaman grubun karakterine hiç uymayan pozlara sokar. Bunu en başından beri fark ettim: İnsanları sosis kılıfına sokar gibi kalıplara tıkamazsınız.

Bu işlemez, çünkü elinizde sadece sosis kılıfına sıkıştırılmış insanlar kalır. Benim yaptığım şu: Önce mekâna bakarım. Genellikle bu, grubun başkanı, direktörü ya da patronuyla birlikte yapılır; seçtiğim mekânın onun da içinde rahat ettiği, işe yarayacağına inandığı bir yer olmasına dikkat ederim. Bunu netleştirdikten sonra grupta kaç kişi olacağını öğrenirim ve sıra geldiğinde, genellikle sadece şöyle derim: Buyurun, sahneye gelin.

Onlar da gelir ve ben derim ki: İstediğiniz yere geçin. Kendinizi nereye ait hissediyorsanız oraya. Aidiyet, grup olgusunda son derece önemli bir kelimeye dönüşüyor. Bir mekânda aidiyet hissine sahip olmak, fotoğraf çekme sürecinin tam merkezinde yer alıyor. Çok ince ama muazzam bir ayrıntı bu; pek az fotoğrafçı bunun üzerinde düşünür.

Capital Wrestling Corporation, Washington, D.C., 1972-75Capital Wrestling Corporation, Washington, D.C., 1972-75

Herkes kendini olduğu yerde rahat hissettikten sonra, genellikle grubu biraz sıkılaştırırım; eğer biri görünmüyorsa, mesela şunu derim: Sanırım John biraz daha ortaya doğru gelebilir ya da benzeri yönlendirmeler yaparım. Ama aynı anda işleyen başka bir şey daha vardır.

Gary Owens Society of Girners (G.O.S.O.G.), Hollywood, California, 1972-75Gary Owens Society of Girners (G.O.S.O.G.), Hollywood, California, 1972-75

Bazı insanlar fotoğrafta olmak istemez, ama grup bir şirket, bir hobi topluluğu ya da bir meslek grubu olduğundan, grubun parçası oldukları için işin içinde yer alırlar. Biraz utangaçtırlar; buna saygı duymam gerekir. Başlarını biraz yana çevirmişlerse, nabızlarını yoklarım; nazikçe “Yüzünüzü öne döndürmenize itirazınız olur mu, yoksa böyle kalmak mı istersiniz?” diye sorarım. Bunu yaptığımda, 30, 40, 100 ya da kaç kişi varsa onlarla dolu bir fotoğraf yaratma macerası inanılmaz bir deneyime dönüşür.

Zihinsel ve psikolojik olarak kalabalığın içine karışırım; böylece beni biraz daha iyi tanırlar, bana güvenirler ve bir oyuna başlarız: Kameraya bakacağım ya da bakmayacağım; güleceğim ya da gülmeyeceğim. Onlara uygun hissettikleri her şeyi yapma özgürlüğü veririm. Yıllar içinde şunu öğrendim: İnsanları, tekrar o kelimeye dönersek, birey olmalarıyla baş başa bırakmanın yarattığı olgu grubu oluşturan şeydir. Grubu grup yapan, grup kavramı değil, bireylerin kendisidir.

Aradan neredeyse 50 yıl geçti. Kitabın gözden geçirilmiş ve genişletilmiş baskısını yayımlamak için neden tam şimdi doğru zaman olduğuna inandınız?

Aradan 50 yıl geçti ve dünyaya bambaşka bir mercekten bakıyoruz. Burada bir kelime oyunu yapmak istemem ama, bir araya gelme, birlikte vakit geçirme olgusunun azaldığı bir dönemdeyiz. Sabahları kahve içmek için buluşanların sayısı bile azaldı. Dinler yara aldı; dini topluluklar cemaatlerindeki insan sayısının düştüğünü görüyor. Ama ben insanların insana ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. İnsan, hissetmeye, dokunmaya, sarılmaya ve duygularını başkalarıyla yaşamaya muhtaçtır. İmkân verildiğinde insanlar bunu yapar.

D.C. Fencers Club, Washington, D.C., 1988D.C. Fencers Club, Washington, D.C., 1988

İnsanlar bir grubun içinde olmayı, fotoğraflarının çekilmesini sever. Sorun şu ki, 1972'de grupları fotoğraflamaya başladığım döneme göre çok farklı bir çağda yaşıyoruz. O zaman ne kişisel bilgisayarlar vardı ne de her yerde karşımıza çıkan akıllı telefonlar. Ekranlar, akıllı telefonlar ve sosyal medya yüzünden insanlar adeta bunlara –ben tuzak diyorum– geri çekilmiş durumda. Artık kimse telefonlara cevap vermiyor; ya e-posta ya da mesaj atılıyor. Bir gün sokakta duruyordum, bir çocuğun evine misafir olduğu arkadaşına “Görüşürüz, çevrimiçi” dediğini duydum. O an kafamda şimşek çaktı: Elbette, seni orada göreceğim. 1972'de böyle bir şey yoktu. İşte bu da kitabı, ilk kitabı yeniden yayımlamak istememin nedenlerinden biri. Bu türle 50 yılı aşkın süredir çalışıyorum.

Birkaç kitap yayımladım; ilki, 1972 tarihli When Two or More Are Gathered Together. Aslında benim fikrim değildi; zamanı gelmiş bir fikirdi. Bize insan olduğumuzu ve bireyler olduğumuzu hatırlatan bir fikir. Eğer gruplar olmasaydı –ki hâlâ varlar, sadece sayıları azalmış durumda– geriye yalnızca, az önce de söylediğim gibi ekranlar, akıllı telefonlar ve sosyal medya kalırdı. Ama tüm bunlara rağmen insanlar hâlâ bir araya gelmeyi, buluşmayı, birlikte fotoğraf çektirmeyi seviyor.

Bugün objektiften baktığınızda, 1970'lere kıyasla, karşınızda aynı insanlar var ama kaygılar farklı. Hâlâ aynı haklar, aynı yaşam biçimleri, birbirimizi görme biçimlerimiz için mücadele ediyoruz.

Akıllı telefon, eskiden fotoğraf çektirirken etrafta dolaşan o küçük kıkırdamaların yerini büyük ölçüde aldı. Selfie, 50 yıl önceki grup portresinin yeni karşılığı haline geldi. Dolayısıyla kitabın şimdi yayımlanması gerektiğine karar veren aslında ben değildim; biri bana bu fikri açtığında “Evet, kesinlikle katılıyorum” dedim.

Benzer nitelikte, içinde yine grupların yer aldığı başka kitaplarım da var; insanlar ne yapıyorsa yapsın, sorun aynı. Açık konuşmak gerekirse, kesin inancım şu: Eğer –bana ne söylerlerse söylesinler– gruplar olmasaydı, hayaletlerin yaşadığı bir gezegen olurduk. Ben hayaletlerden oluşan bir gezegende yaşamak istemiyorum; kimse istemez. Bu yüzden insanlara, farkında olsalar da olmasalar da, sevseler de sevmeseler de bir tür grubun parçası olduklarını hatırlatmanın zamanı geldi. Hepimiz birbirimizin parçasıyız; iki, üç, dört kişi bir araya geldiğiniz anda elinizde bir grup var, sizin grubunuz. Ben de bunu büyük bir ilgiyle izliyorum, çünkü insanların, sayıları azalmış olsa da hâlâ bir araya gelmeyi sevme biçimleri beni sosyolojik olarak büyülüyor. İyi ki de böyle, çünkü aksi halde, dediğim gibi, hayaletlerin yaşadığı bir gezegen olurduk.

Yeni baskı, Amerika'da derin siyasi ve toplumsal bölünmelerin yaşandığı bir dönemde yayımlanıyor. Çalışmanıza bugün baktığınızda, 1970'lerde gördüğünüzden farklı mı görüyorsunuz?

Cevaplaması zor bir soru. Bugün 1970'lere göre farklı mı görüyorum? Hayır, görmüyorum. İnsanlar özünde aynı. 60'larda Amerika'da neyle kaygılanıyorsak, bugün de aynı şeylerle kaygılanıyoruz: sivil haklar hareketi, ayrımcılık ve uzayıp giden diğer meseleler. İnsan türü sanki çatışma alanlarına doğru çekiliyor. Yani bugün de, o zamanki insanlarla aynıyız.

Bugün objektiften baktığınızda, 1970'lere kıyasla karşınızda aynı insanlar var ama farklılıklar farklı. Kaygılar farklı. Ama hâlâ aynı haklar, aynı yaşam biçimleri, birbirimizi görme biçimlerimiz için mücadele ediyoruz. Aslında bir fark yok. Hepimizin bir başı, iki kolu, iki bacağı var. Aynıyız ve bu değişmedi. O halde bugün o günden farklı olduğumuzu nasıl söyleyebilirsiniz? Gündemdeki meseleler değişmiş olabilir ama kökte, tabanda, meseleler hep aynı. Bireyler tarafından ortaya atılan nedenler, gruplar halinde büyüyor. Kulağa ne kadar mantıklı geliyor, bilmiyorum ama dünyayı gördüğüm merceği böyle anlatabilirim.

Yıldönümü baskısında, 2023'e kadar uzanan yeni grup fotoğrafları da yer alıyor. Bu yeni grupları, ilk seridekilerle karşılaştırınca sizi en çok ne etkiledi? Euronews Culture için kitaptan 10 favori kare seçtiniz. Tercihlerinizi ne belirledi?

Onlar, yakında açılacak bir sergi için seçilmişti. Ben de bu görüntüleri sevdiğim için onayladım. Asıl soru şu: Bir fotoğrafı neye göre seçersiniz, onunla yaşamaya neye göre karar verirsiniz? Bir fotoğrafı seviyor musunuz, onunla yaşayabilir misiniz? Bu yanıtlaması çok zor bir soru, çünkü her fotoğraf farklıdır.

Hepsi grup olduğu için birbirlerine benziyor gibi görünebilirler ama sanırım fotoğraflarımı, bana her gün ne kadar konuşabildiklerine göre seçiyorum. Eğer bir fotoğraftan bir hafta uzaklaşıp sonra geri döndüğümde hâlâ benimle konuşuyorsa, onu severim. Eğer orada öylece yatıyor, canlılığını yitirmiş, siz çok baktığınız için tüm etkisi sönmüşse, geriye çekilir. Bu da şu sonucu doğuruyor: Sanat yapmanın güzelliği, hiçbir zaman tamamlanmaması.

Downtown Independent Democrats, New York, New York, 2005Downtown Independent Democrats, New York, New York, 2005

Ben hem ressam hem fotoğrafçıyım. Resimde herkes şunu bilir: Bir tablo asla bitmiş sayılmaz. O an için, o gün için bitmiştir. Üç gün sonra kendinize “Şu bölgeye biraz daha kırmızı lazım galiba” diyebilirsiniz. Fotoğrafta da aynı şey geçerlidir. Fotoğrafta işiniz daha zor, çünkü karşınızdaki hazır bir görüntüdür; üzerinde oynayamazsınız. Fotoğrafı beğenmediğinizde kendinize kızarsınız ve “Bu kareyi neden böyle çekmişim?” dersiniz. Ama işte bu, öğrenme eğrisinin ta kendisidir ve işin güzelliği de budur.

Bir dahaki sefere kameranızı elinize aldığınızda, ya da nasıl fotoğraf çekiyorsanız, siz farkında olmadan bir öğrenme eğrisinden geçmiş olursunuz; size der ki: Bunu böyle çekme, başka türlü çek. Ötesini gör. Grubun içine bak. İnsanların içine bak. Karşınızdakiyle konuş. Yüz kişilik bir grup fotoğrafı çekerken, az önce söylediğim gibi, grubun içine karışırım. Muhtemelen 10 dakikalığına elli kadar arkadaşlık kurarım ve bu harika bir şeydir. Bir sürü farklı insan hakkında biraz bir şey öğrenirim; bu, çoğumuzun, hatta yakın arkadaşlarımızla bile pek nadiren elde ettiği bir ayrıcalıktır.

Dolayısıyla benim için grupları fotoğraflamak, 70'lerden farklı değil. İçerik değişti ama insanlar değişmedi. Ve benim sevdiğim de bu. Bu dinamik olmasaydı, hâlâ bu işi yapıyor olmazdım. 50 yılı aşkın süredir bu alanın içindeyim ve ortada hâlâ çok canlı bir dinamik var. Bunun, her türden insana, bu gezegendeki her renkten insana –beyaz, siyah, Hispanic, kim varsa– duyulan olağanüstü bir sevgi gerektirdiğini düşünüyorum. Farklılıkları seviyorum. Ama günün sonunda hepimiz aynıyız. Beni ayakta tutan şey de bu.

Çalışmalarınızda sık sık mizah hissi var; ama aynı zamanda sessiz ama çok net bir sosyolojik gözlem de taşıyorlar. Toplulukları fotoğraflarken ironiyle empati arasında nasıl denge kuruyorsunuz?

Bu sorunun bir kısmını, “İnsanları seviyorum” derken aslında yanıtlamış oldum. Birinin mavi, bir başkasının kırmızı gömlek giydiği bir durumu görmeyi seviyorum; kulağa basit gelebilir ama insanları izlemeyi ve insanların katılımını seviyorum. Dolayısıyla hiçbir şeyi dengelemeye çalışmıyorum; her şeyin kendiliğinden akmasına izin veriyorum. Bence hata, her şeyi dengelemeye çalışmak. Bu tam bir kabus olur, çünkü dengeleyemezsiniz. İnsanlar, kırmızı, mavi, siyah, beyaz gömlekli bireylerden oluşan gruplar içinde birbirlerine ait olurlar. Bu, DNA'mızın bir parçası. Bunu ben de inkâr edemem, siz de edemezsiniz; bu, insan olmanın özü.

Ya aitsinizdir ya değilsinizdir. Unutmayın, biz insanlar, bazılarını dışlarken bazılarını içeri buyur etme konusunda çok iyiyiz ve bu da dışarıda kalanları öteki haline getirir.New York Borsası, New York, 1986New York Borsası, New York, 1986

Aidiyetin tek bir biçimi olabilir: Ya aitsinizdir ya değilsinizdir. Unutmayın, biz insanlar bazılarını dışlamakta, bazılarını ise içeri buyur etmekte çok iyiyiz; bu da dışarıda kalanları öteki yapar. Bir gruba girip sonra dışına itildiyseniz, ne demek istediğimi çok iyi bilirsiniz. Bir grubun parçası olma duygusu hayati önemdedir; insanın özü budur. Burada mesele insanlardan oluşan grupların komik ya da ciddi fotoğraflarını çekmek değil. Bir gruba ait olma hissi, insanlığın en önemli sosyolojik unsurudur. Sırf “insanlık” kelimesinin kendisi bile kolektif bir güç taşıyor.

İşin mizah tarafına gelince, çalışmalarımda her zaman mizah yok. Bazı fotoğrafçılardan farklı olarak ben insanları seviyorum ve insanların kusurlarını seviyorum; hata yapma biçimimizi, kendimize gülme biçimimizi seviyorum. Fotoğraflarımı oluşturan anlar da bunlar. İnsanlar fotoğraflarıma baktıklarında komik buldukları şeyler görüyorsa, bunun sebebi kendileriyle alay etmeleri değil, kendileriyle birlikte gülmeleridir. Sosyolojik işler yapan farklı fotoğrafçılardan beni ayıran noktanın bu olduğuna inanıyorum. Kimseyle alay etmiyorum; insanlarla birlikte gülüyorum ve hep birlikte gülüyoruz. Amacım kimseyi küçümsemek, kimseyi eleştirmek değil. Ortada komik bir durum varsa ve hepimiz o şakaya dahiliysek, ne âlâ. Şunu netleştirmek isterim.

Özellikle Avrupalı izleyicilerinizin, bu Amerikan toplumuna dair görüntülerden ne çıkarmasını umuyorsunuz?

Bence Avrupa, Amerika'dan her zaman etkilenmiştir. Bunun sebebi, Amerika'nın büyük bir deney başlatmış olmasıdır: Tüm kadın ve erkeklerin eşit yaratıldığı fikri. Bu, Avrupa'da ya da dünyanın geri kalanında tarihin her döneminde geçerli olan bir ilke değildi. Amerika, insanların tarihte hiç sahip olmadığı bir yaşam biçiminin petri kabı haline geldi. Sorunlarımız vardı, hâlâ da var; umuyoruz ki ülke bu çalkantılı dönemden de çıkar. Ama tarihsel açıdan bakınca, Avrupalı izleyicilerin bu fotoğraflardan ne alacağını kestiremiyorum; çünkü bu görüntülerin temsil ettiği şey sadece Amerika ya da Amerikalılar değil, insanların birbirleriyle nasıl ilişki kurdukları, konuştukları ve iletişim kurdukları. Amerika, çok açık sözlü bir toplum olarak bilinir. Bence herkesi cezbeden de bu.

Yüzbaşı Harvey L. Miller Post 1434, Yabancı Savaş Gazileri (V.F.W.), Baldwin, New York, 1972-75Yüzbaşı Harvey L. Miller Post 1434, Yabancı Savaş Gazileri (V.F.W.), Baldwin, New York, 1972-75Warner Communications, Inc.'in Kadınlar Arası Softbol Takımı, New York, New York, 1972-75Warner Communications, Inc.'in Kadınlar Arası Softbol Takımı, New York, New York, 1972-75

Farklı grupları konu alan başka kitaplarım da var. Britons adlı bir kitabım bulunuyor; ayrıca toplu dua ve meditasyon üzerine büyük bir proje yürütüyorum, yani bir araya gelip dua ettiğimizde nasıl göründüğümüzü belgeliyorum. Bu fotoğraflar, insana komik gelen kareler olmayacak, ama 1974'teki fotoğraflarda gördüğünüz aynı unsurları yine göreceksiniz: Hepimizi birbirimize bağlayan temel bağ. Asıl önemli olan da bu. Bence Avrupalılar bunu anlıyor ve yaptıklarımızı ilgiyle izliyor. Ama Avrupa o kadar yol kat etti ki, herhangi bir ülkeyi eleştirmek istemiyorum; zaten istemem, ama gerçekten çok yol aldılar. Artık Amerika'ya, 50'lerde ya da 60'larda baktıkları gözle bakmıyorlar; çünkü Avrupa'da da demokrasi ve farklı toplumsal yönetim biçimleri var.

Soruyu çok iyi anlıyorum ve bu ülkeye, bir uçtan bir uca 24 bin mil boyunca uzanan bu ülkeye dair hâlâ bir merakın olduğunu biliyorum; kim olduğumuz, neler yaptığımız, pek çok Avrupalının aklına bile gelmeyecek şeyler… Hepimizin farklı sosyolojik kurguları var, hadi adına öyle diyelim, ve hepimiz birbirimizden bir şeyler öğreniyoruz. Sanırım Avrupa'nın Amerika'ya bakışı biraz daha az hayret içeren bir noktaya geldi, ama Avrupalıların Amerikalardan hâlâ büyülendiklerini düşünüyorum. Konuştukça fark ediyorum ki asıl cümle şu olmalı: Avrupalılar, Amerika'dan ziyade Amerikalılardan etkileniyor. Bendeki izlenim bu.

Fotoğraf, 1970'lerden bu yana köklü bir dönüşümden geçti; analog süreçlerden, dijital çağın her yere yayılan görüntülerine ve yapay zekânın ürettiği imgelerden oluşan yeni bir dünyaya geldik. Sizce neleri kazandık, neleri kaybettik?

Bu konuda bütün bir gün konuşabilirim. Neleri kazandık, tam emin değilim. Görebildiğim tek açık kazanım şu: Bir şey olurken onu görürseniz, akıllı telefonunuzu çıkarıp belgeleyebiliyorsunuz. Çünkü bir fotoğrafçı hazırlanıp kamerayı doğrultana kadar –savaşı takip eden bir foto muhabiri değilseniz– olay çoktan bitmiş olabilir. Bütün bu süreç, daha önce söylediğim başka bir meseleyle de birlikte ilerliyor: Dünyanın yavaş yavaş aptallaşması. Bir cümle yazıyorsunuz; yarısını bilgisayarınızın otomatik düzelticisi dolduruyor. Azar azar tembelleşiyoruz.

Hayatımızı ekranlara bakarak yaşıyoruz. Yan yana küçük bölmelerde çalışan insanların olduğu şirket ortamlarını biliriz; koltuğunuzu biraz geriye çekip “Hey Joe, ne zaman yemeğe gidiyorsun?” diye sormak yerine Joe'ya e-posta atılıyor ve sonra cevap bekleniyor. Bu çok rahatsız edici. Öte yandan dijital dünya, aklımıza bile gelmeyecek muazzam olanaklar açtı. Yani her şeyde olduğu gibi, burada da bir denge söz konusu.

Hayatınıza fayda sağlamak için ne kadar yapay zekâya ihtiyaç var, hayatınızı mahvetmek için ne kadarına? Bu çok büyük bir soru ve benim bu konuda bir cevabım yok. Bu alanda kendimi sadece bir seyirci olarak görüyorum. Eşitlik düzeyinde, dijital ve analog fotoğraf arasında çok büyük bir fark görmüyorum. Evet, süreç farklı; bizim zamanımızda, pozlamayı kendi içinde hesaplayan akıllı telefon kameraları yoktu. Ama en temel düzeye indiğinizde peşinde olduğumuz şey aynı. Tüm tabloyu kaynayana kadar indirgerseniz, hâlâ birbirimizin fotoğrafını çekiyoruz; selfie çekerken hâlâ kendimizi en iyi hâlimizle göstermeye çalışıyoruz. 1927'de, 1937'de de böyleydi. Yani insan açısından bakınca pek bir fark yok. Fark, tekniğin kendisinde. Ama sorun şu ki, tekniğin kendisi, bizi aptallaştıran şey haline gelebiliyor. Kendimizi aptallaştırmamak, az önce de söylediğim gibi, bu gezegende birer hayalete dönüşmemek için son derece dikkatli olmamız gereken bir dönemdeyiz.

Görüntülerle dolup taşan bu çağda fotoğrafın rolünü nasıl görüyorsunuz?

MOMA'nın fotoğraf direktörlüğünü yapmış olan John Szarkowski, ölümünden önce, sanırım 80'lerde şöyle demişti: “Artık dünyada tuğladan çok fotoğraf var.” Bu ne anlama geliyor? Şu anlama geliyor: Aynadaki yansımamızı durmadan çoğaltmak istiyoruz ki dönüp dönüp bakabilelim.

International Twins Association, Muncie, Indiana, 1972-75International Twins Association, Muncie, Indiana, 1972-75

Hatırladığım bir espri var: Sokakta iki büyükanne yürüyordur; birinin ittiği bebek arabasında bir bebek vardır. Diğer büyükanne arabaya eğilip bakar ve “Ne kadar güzel bir bebek” der. Arabayı süren büyükanne de “Eğer kendisini güzel bulduysan, bir de fotoğrafını görmelisin” diye karşılık verir. Bence bu, fotoğraf hakkında çok şey söylüyor. Nedir fotoğraf? Bir hafıza, bir kendine bakma yolu, bir tür tefekkür biçimi. Bu çizgiyi daha da uzatabilirim, çünkü fotoğraf tam olarak budur. Pek çok açıdan resmin üstlendiği rolü de devraldı; resmin yapmaya çalıştığı şeyi fotoğraf daha iyi yapar. Bu, resmin öldüğü anlamına gelmez, eskiden resim için söylenenin aksine. Resim bambaşka bir deneyimdir. Bunu biliyorum; ben de resim yapıyorum. Resmi çok farklı nedenlerle seviyorum. Bu nedenlerin bazıları fotoğrafla örtüşüyor, bazıları ise hiç örtüşmüyor.

Ancak birbirimizle iletişim kurma ve bir fotoğrafa bakarak kendimizle iletişim kurma ihtiyacımızı asla kaybetmeyeceğiz. Onu da elimizden alırsanız, geriye ne kalır? Yine hayaletlerle dolu bir gezegen.

2026'da hangi malzeme ve araçlarla çalışıyorsunuz? Zamanla fiziksel fotoğrafla ilişkiniz nasıl değişti?

Dijital fotoğrafla çalışıyorum, çünkü dijital ortamda filmle çalışırken yapabildiğimden çok daha fazlasını yapabiliyorum. Ama analog görüntüleri de seviyorum; farklı bir tadı var, daha yumuşaklar ve farklı ilişkilere kapı açıyorlar. Dijital çalışmak ise bana bir görüntüyü, üzerinde deney yapmadan, kilitleme ve diyelim ki beş baskı alacaksam hepsini birebir aynı üretme imkânı veriyor. Analog fotoğrafla da bunu hep yapardık. Ama nihayetinde, kaba olmak istemem, ama bu soru benim çoktan aştığım, artık bana anlamsız gelen bir soru. Artık bunu düşünmüyorum; dijital çalışıyorum. Filmle en son ne zaman çalıştığımı bile hatırlamıyorum, buna büyük saygı duymakla birlikte. Benim derdim bu değil; benim derdim karşımdaki konuya bakıp “Bu neyle ilgili? Ben konumla nasıl iletişim kuruyorum, konu bana nasıl karşılık veriyor?” sorularını sormak. Fotoğrafçının konusuyla ilişkisinin özü de budur ve bu hiç değişmez. 1972'de değişmemişti, 2026'da da değişmeyecek.

Selfie ve bireysel marka imajının öne çıktığı bir çağda, grup portrelerinin hâlâ aynı kültürel ağırlığa sahip olduğunu düşünüyor musunuz?

Bunu iyi yapıyorsanız, evet, sahip. Her yerde selfie'ler dolaşıyor; bu da bakışımızı fena halde köreltti. Ama karşınıza gerçekten konuşan bir şey çıkarsa; bir odada 500 kişi görür ve o 500 kişiyi, adıyla değil ama karakteriyle ayırt edebiliyorsanız –“Şu adamın koyu saçları var, şu kadın sarışın, öbürü oturuyor” gibi– elinizde, nereye çıktığı belli olmayan bir yolun haritası vardır. Bir haritaya bakıp “Demek şu kasaba, sandığımdan farklı olarak, bu şehre sadece 5 mil uzaklıktaymış” dediğiniz an gibi. Grup portresi tam olarak budur: İnsanlığa açılan bir yol haritası.

Ona baktığınızda, bir kişinin yanındakiyle nasıl ilişki kurduğunu, dört kişi ötede duranla ne bağı olduğunu fark edersiniz. Göz göze gelip gelmediklerini, birbirlerinin yanında olmayı isteyip istemediklerini anlarsınız. Bu tam bir maden. Asıl sohbet de orada başlar.

Sonuçta, eserlerinizin bugün izleyicide nasıl bir soru ya da mesaj bırakmasını isterdiniz?

Çalışmam bir yanıyla sosyolojik, bir yanıyla estetik. Eserlerimin izleyicide nasıl bir mesaj bırakmasını isterdim, bunu yanıtlayamam; çünkü bunun kontrolü bende değil. Mümkünse insanların, hepimizin insan olduğunu ve birbirimizle ilişkili olduğumuzu, bu yüzden gruplar halinde kaldığımızı anlamasını isterim. Ve bir tahminde bulunmama izin verirseniz, gezegen var oldukça gruplar da var olacak. Bir şekilde, birbirimizden asla vazgeçmeyeceğiz.

Neal Slavin'in When Two or More Are Gathered Together adlı kitabı şu anda Damiani Books'tan temin edilebilir.

Photography and Belonging (kaynak İngilizce)(kaynak İngilizce)target='_blank' rel='noopener noreferrer' href='https://eur03.safelinks.protection.outlook.com/?url=https%253A%252F%252Fwww.kunstpalast.de%252Fen%252Fevent%252Fcommunity-photography-and-community%252F&data=05%257C02%257Ctokunbo.salako%2540euronews.com%257C658291a91ff44c2a81a708de6353a2db%257Ce59fa28a32ed49aca5a09c46118cfecf%257C0%257C0%257C639057408405220768%257CUnknown%257CTWFpbGZsb3d8eyJFbXB0eU1hcGkiOnRydWUsIlYiOiIwLjAuMDAwMCIsIlAiOiJXaW4zMiIsIkFOIjoiTWFpbCIsIldUIjoyfQ%253D%253D%257C0%257C0%257C%257C%257C&sdata=8TkCU37k2kvPXysN0YM4PVAL3W8diKWP8C14Oh9XJvY%253D&reserved=0' tooltip='https://eur03.safelinks.protection.outlook.com/?url=https%253A%252F%252Fwww.kunstpalast.de%252Fen%252Fevent%252Fcommunity-photography-and-community%252F&data=05%257C02%257Ctokunbo.salako%2540euronews.com%257C658291a91ff44c2a81a708de6353a2db%257Ce59fa28a32ed49aca5a09c46118cfecf%257C0%257C0%257C639057408405220768%257CUnknown%257CTWFpbGZsb3d8eyJFbXB0eU1hcGkiOnRydWUsIlYiOiIwLjAuMDAwMCIsIlAiOiJXaW4zMiIsIkFOIjoiTWFpbCIsIldUIjoyfQ%253D%253D%257C0%257C0%257C%257C%257C&sdata=8TkCU37k2kvPXysN0YM4PVAL3W8diKWP8C14Oh9XJvY%253D&reserved=0'> 25 Mayıs 2026'ya kadar Almanya'nın Düsseldorf kentindeki Kunstpalast'ta görülebilir.

Erişilebilirlik kısayollarına git
Paylaş Yorumlar

Bu haberler de ilginizi çekebilir

Yorgos Lanthimos’un 182 fotoğraftan oluşan sergisi Atina’da açıldı

Neal Slavin: 50 yıllık grup fotoğrafları bize ne anlattı

Hindistan'ın en pahalı sanat eseri: ‘Yashoda and Krishna’ tablosu 15,9 milyon euroya satıldı